İçeriğe geç

BÖLÜM 1 – BEN DÜNYAYA GÖZLERİMİ AÇMADAN

1. KISIM – HAYATA TUTUNMAK

İnsan kendi doğumunu hatırlamaz.

Ben de hatırlamıyorum.

Ama bazı hikâyeler vardır ki insan onları o Kadar çok dinler ki bir süre sonra kendi hatırası sanmaya başlar.

Benim doğumum da öyleydi.

Annemin anlattıklarından, yıllar içinde aynı olayın farklı zamanlarda açılan parçalarından öğrendim dünyaya nasıl geldiğimi. O günleri hatırlamıyorum ama annemin sesini hatırlıyorum. Özellikle geçmişten söz ederken sesinin nasıl değiştiğini.

Annem henüz on dokuz yaşındaydı.

Köyden şehre gelmiş, evlenmiş, kendisine ait bir hayat kuracağını düşünmüştü. Ankara'da onu bekleyen ev ise hayal ettiği gibi değildi.

Hamileliği boyunca evdeki yiyeceklere bile istediği zaman ulaşamıyordu. Dolaplar kilitliydi. Anahtar babaannemde duruyordu. Annemin anlattığına göre kimi günler önüne haşlanmış patatesle ekmek konuyordu.

Bunları bana yıllar sonra anlatırken sesinde öfkeden çok yorgunluk vardı.

Sanki aradan geçen onca zamana rağmen o günlerin ağırlığı üzerinden tam olarak kalkmamıştı.

Karnında bir çocuk taşıyordu. Henüz yüzünü görmediği, nasıl bir hayatı olacağını bilmediği bir çocuk. Ali

***

9 Ağustos 1993.

Ankara, Sami Ulus Kadın Doğum Hastanesi.

Ali dünyaya beklenenden erken geldi.

Öyle küçüktü ki doğumdan sonra annesinin yanında kalamadı. Hemen Kuvöze alındı.

Annesi onu kucağına alamıyordu.

Bir annenin doğumdan sonra bebeğine dokunması, yüzünü yakından görmesi, onu göğsüne bastırması ne kadar sıradan görünür. Oysa annem için bunların hiçbiri hemen gerçekleşmedi.

Oğluna camın ardından bakabiliyordu.

Ali ise kuvöze içindeydi.

Dışarıdaki dünyadan henüz habersiz, küçücük bedeniyle yaşamaya çalışıyordu.

Günler geçti.

Annesi hastaneye geldiğinde yine aynı yere gidiyor, camın arkasındaki bebeğine bakıyordu. Onu alıp eve götüreceği günü bekliyordu.

Ama o gün hemen gelmedi.

Ali altı haftadan uzun süre kuvöze ’de kaldı.

Annemin anlattığı bir olay vardı. Her anlatışında aynı yerde durur, sanki o anı yeniden görüyormuş gibi konuşurdu.

Bir gün hemşirelerden biri Ali'nin yanına yaklaşmıştı. Parmağını küçük eline uzattığında Ali o parmağı kavramıştı.

Hemşire şaşırmış, anneme dönmüştü.

“Bu çocuk yaşayacak… Baksana… Hayata tutunuyor.”

Annem bu cümleyi hiç unutmamıştı.

Belki de o gün, haftalardır camın ardından baktığı oğlunu ilk kez yalnızca hasta ve güçsüz bir bebek olarak değil, eve götürebileceği bir çocuk olarak görmüştü.

Ali'nin parmakları küçüktü.

Ama uzatılan parmağı bırakmıyordu.

***

Ben o günü hatırlamıyorum.

Hemşirenin yüzünü de, annemin camın arkasında nasıl beklediğini de bilmiyorum. Bunları bana anlatılanlardan öğrendim.

Yine de kendi hikâyemi düşündüğümde gözümün önüne hep o küçük el geliyor.

Dünyaya gelir gelmez tutunacak bir şey arayan bir el.

Henüz kimseyi tanımayan, kendisini nasıl bir hayatın beklediğini bilmeyen bir çocuk.

O gün kuvözün içinde yalnızca yaşamaya çalışıyordum.

Sonrasında neler olacağını bilmiyordum.

Annem de bilmiyordu.

Altı haftadan uzun süren bekleyişin ardından bir gün hastanenin kapısından çıkacak, Ankara'nın kenar mahallelerinden birindeki küçük bir eve gidecektik.

Benim çocukluğum orada başlayacaktı.

Ve yıllar sonra hatırlayacağım ilk korkular, ilk oyunlar, ilk sesler o evin içinde birikecekti.

Ama henüz bunların hiçbiri yaşanmamıştı.

O günlerde annemin tek isteği beni eve götürebilmekti.

Benimse yapabildiğim tek şey, uzatılan bir parmağı tutmaktı.