İçeriğe geç

4. KISIM – ORTAOKULUN EŞİĞİNDE

Altıncı sınıfın ilk sabahı Ali, okula giderken yanlışlıkla eski sınıfının kapısına kadar yürüdü. Kapının üzerindeki numara değişmişti. Koridorda durup önce kapıya, sonra elindeki deftere baktı. Bir yaz tatili boyunca boyu pek uzamamıştı ama okul, sanki ondan habersiz büyümüştü.

Aslında bina aynı binaydı. Bahçenin demir kapısı, duvarın dibindeki tozlu toprak, zil çaldığında merdivenlere koşan çocuklar… Hepsi yerli yerindeydi. Yalnız sınıflar karışmış, öğleden sonra okula gelen çocukların bir kısmı onların arasına katılmıştı. Eski arkadaşlarının yüzleri arasında tanımadığı yüzler belirmişti. Ali bir sıraya oturduğunda yanında kimin duracağını kestiremiyordu.

“Burası dolu mu?” diye sordu kısa saçlı bir çocuk.

“Değil.”

Çocuk çantasını bıraktı. “Ben geçen yıl akşamcıydım.”

Ali başını salladı. Akşamcı olmak, sanki başka bir şehirden gelmek gibi söylenmişti.

“Ben de sabahçıydım,” dedi. Sonra ikisi de güldü. Söylenecek daha iyi bir şey bulamamışlardı.

İlk derste öğretmen tahtaya uzun bir işlem yazdı. Ali defterinin üst köşesine tarihi attı, altına çizgi çekti, sonra pencereye baktı. Bahçedeki ağacın bir dalına poşet takılmıştı. Rüzgâr her estiğinde poşet havalanıyor, kurtulacakmış gibi yapıp yeniden dala dolanıyordu. Öğretmen tahtayı doldururken Ali poşetin kurtulup kurtulamayacağını düşünüyordu.

“Ali, sonuç kaç?”

Ali ayağa kalktı. Tahtadaki sayılara baktı. Sorunun başını kaçırmıştı.

“Hocam, hangisinin?”

Sınıfta birkaç kişi kıkırdadı. Öğretmen tebeşiri masaya bıraktı.

“Az önce anlattığımın.”

Ali defterine baktı. Defterinde tarih ve çok düzgün bir çizgi vardı. Sonuç yoktu.

O gün eve dönerken çantasını iki omzuna birden taktı. Mahallenin yokuşuna geldiğinde okulun neden bu kadar yorucu olduğunu düşündü. Bir gün boyunca oturmuştu; yine de bütün gün koşmuş gibi hissediyordu.

Mahalledeyse kimse altıncı sınıfa geçtiği için ona ayrıcalık tanımıyordu. Futbol oynanacaksa önce takım seçilir, sonra eksik kalanların yüzüne bakılırdı. Ali bazen en sona kalırdı. Birinin topu patladığında ya da kaleci gerektiğinde adı birden hatırlanırdı.

“Ali, geç kaleye!”

“Niye hep ben?”

“Çünkü sen kalede iyisin.”

Bu övgünün biraz aceleye getirildiğini anlayacak kadar büyümüştü. Yine de iki taşın arasına geçti. İlk şut yanından geçti; topu görmesine rağmen uzanamadı. İkinci şutta ise ayağını uzattı, top ayakkabısının burnundan sekti ve duvarın dibine gitti.

“Gördünüz mü!” diye bağırdı Ali.

“Gördük, topu taca attın!”

Bir süre sonra bir çocuk ayakkabısının bağcığını çözmüş halde şut çekti. Ayakkabı başka yöne, top başka yöne uçtu. Maç durdu. Herkes ayakkabının peşinden koşarken Ali kalenin önünde iki elini beline koydu.

“Şimdi gol saysak mı?” diye seslendi.

“Sen sus, kaleyi koru!”

Akşam hava kararırken annelerin sesleri balkonlardan ve pencerelerden yükselirdi. Bir evden “Hadi eve!” diye bağırılır, başka bir evden aynı ses daha yüksek gelirdi. Çocuklar duymazdan gelmekte ustaydı. Cep telefonu diye bir şey yoktu. Birini oyuna çağırmak için evinin önünde adını bağırmak, ziline basmak ya da çevirmeli telefonun ahizesini kaldırıp evini aramak gerekirdi.

Bir keresinde Ali arkadaşını aradı. Telefonu babası açtı.

“İyi akşamlar amca, oynayabilir mi?”

“Kim oynayabilir?”

Ali şaşırdı. Arkadaşının adını söylemeyi unutmuştu. Karşıdan gelen sessizlik uzadıkça uzadı. Sonunda adı söylediğinde adam güldü.

“Önce kiminle konuştuğumuzu öğrenelim, sonra oynarız.”

Sokağa çıktığında arkadaşları bu konuşmayı çoktan öğrenmişti. Bir hafta boyunca ona “Kim oynayabilir?” diye seslendiler.

Sınav günleri geldiğinde Ali'nin zihni daha da karışırdı. Öğretmenler bütün soruları sanki aynı gün sormak için anlaşmış gibiydi. Ali ders çalışmaya niyet eder, kitabı açar, bir sayfa okur, sonra satırların birbirine karıştığını fark ederdi. Evde bazen yükselen sesleri dinlemekten başka şeye odaklanamazdı. Bazen de ortada hiçbir kavga yokken aklı kendi kendine başka yerlere giderdi.

Bir yazılıda, arka sırasında oturan Derya'nın defterinin köşesini gördü. Derya ile İrem yıllardır birbirinden ayrılmayan iki arkadaştı. Teneffüste beraber çıkar, sıraya beraber dönerlerdi. Ali dönüp fısıldadı:

“Üçüncü soru ne?”

Derya kaşlarını kaldırdı. “Önüne dön.”

“Bir kelime söyle.”

“Ali!”

Öğretmen masadan başını kaldırınca Ali birden kalemini yere düşürmüş gibi yaptı. Eğildi. Kalemi gerçekten yere düşürmek için elini açmayı unutmuştu; kalem hâlâ parmaklarının arasındaydı. Yan sıradaki çocuk bunu fark edip gülmemek için ağzını kapattı.

Ali doğrulduğunda Derya kendi kitabının arasına sıkıştırdığı küçük notu kapatıyordu. Ali'nin ağzı açık kaldı.

“Sen de mi—”

“Sus!”

Öğretmen bu kez doğrudan onlara baktı. Ali önüne döndü. Sınav kâğıdındaki üçüncü soruya uzun uzun baktı. Cevabı yine bilmiyordu ama artık soruyla kişisel bir meselesi vardı.

Teneffüste Derya, “Bir daha benimle konuşma sınavda,” dedi.

“Sen konuşuyorsun ama defterinle.”

İrem güldü. Derya da gülmemek için dudaklarını sıktı. Ali, en azından birilerini güldürmeyi başarmıştı.

 

Bir öğle arası Derya ile İrem, sınıfın cam kenarında otururken Ali'yi yanlarına çağırdı. Dışarıda rüzgâr vardı; pencerenin aralığından giren hava sıranın üzerindeki kâğıtları kıpırdatıyordu.

“Senin neden hiç sevgilin yok?” diye sordu Derya.

Ali'nin cevabı hazır değildi. Ama durup düşünürse bunu belli edecekti.

“Var,” dedi hemen.

İrem öne eğildi. “Kim?”

“Gülçin.”

İsmi söyler söylemez Gülçin diye bir kızın gerçekten var olabileceğini düşündü. Adını bir yerden duymuştu. Nasıl göründüğünü bilmiyordu. İrem sorular sordukça Ali, kendi anlattıklarına yetişmeye çalıştı: Nerede tanışmışlardı? Hangi mahallede oturuyordu? Ne zaman görüşüyorlardı?

“Başka okulda,” dedi. “Biraz uzakta.”

“Fotoğrafı var mı?”

“O zaman fotoğrafını nasıl taşıyayım?”

Derya omuz silkti. Konu o gün kapanmış gibi göründü. Ama bir hikâye bir kez anlatıldı mı sahibi onu bıraksa bile başkaları peşinden gelirdi.

Ertesi gün teneffüste Derya, Ali’nin sırasına küçük bir kâğıt bıraktı. Kâğıtta üç soru vardı: Gülçin kaç yaşındaydı, hangi sınıfa gidiyordu, en çok neyi severdi? İrem de altına bir kalp çizmişti. Ali kâğıdı avucunda buruşturdu; sonra açıp cevapları yazmaya koyuldu. İnsan bir kez sevgilisi olduğunu söyleyince, sevgilisinin sevdiği rengi de bilmek zorundaydı.

“Maviyi sever,” dedi teneffüste. “Bir de yağmurdan sonra dışarı çıkmayı.”

“Yağmurdan sonra herkes dışarı çıkar,” dedi Derya.

“O başka türlü çıkıyor.”

“Nasıl yani?”

Ali sustu. Kendisine sorulan her yeni soru, olmayan bir evin içine yeni bir oda ekliyordu. Derya ile İrem güldüler, sonra okulun bahçesine koştular. Ali onların peşinden giderken Gülçin’in artık hangi sokakta oturduğunu, penceresinden ne gördüğünü bile düşündü. Anlatmaya başladığı hikâyenin bir deftere sığmayacak kadar büyümesi hoşuna gidiyordu; fakat bir gün birinin o eve gitmek isteyebileceği aklına gelince keyfi kaçtı.

Haftalar sonra kızlar yine Gülçin'i sordu. Ali bu kez daha sessiz konuştu. Gülçin'in hasta olduğunu söyledi. Hastalığın adını söylerken kendi sesi bile kulağına yabancı geldi: kanser.

İrem'in yüzü ciddileşti. “İyileşecek mi?”

Ali bir süre cevap vermedi. Sonra başını iki yana salladı.

Bir başka gün, hikâyenin sonunu da anlattı. Elinde çiçeklerle Gülçin'in evine gidişini; apartmanın girişindeki kalabalığı; merdivenlere kadar dizilen ayakkabıları; kapıların önünde sessizce konuşan insanları. Sanki bayram ziyareti için herkes aynı anda gelmişti, ama kimse gülmüyordu. Ali, orada Gülçin'in öldüğünü öğrendiğini söyledi.

Anlatırken merdivenin kaç basamak olduğunu bile gözünün önünde canlandırmıştı. Çiçekleri hangi elinde tuttuğunu, kapıdaki insanların yüzüne nasıl baktığını biliyordu. Oysa böyle bir merdivenden çıkmamıştı.

Derya başını eğdi. İrem “Çok üzüldüm,” dedi. Ali de üzüldü; ama kime üzüldüğünü açıklayamazdı. Uydurduğu birini kaybetmiş, karşısındaki iki insanın gerçekten üzülmesine sebep olmuştu. Söylediklerini geri almak için çok geçti.

Sonraki günlerde Gülçin'in adı daha seyrek geçti. Ali, hikâyenin kapanmasına sevindi. O günlerde kızların anlattıklarını nasıl karşıladığından emin olamıyordu; yüzlerindeki üzüntü ona gerçek görünmüştü.

Zeynep'le konuşmak daha kolaydı. En azından Ali onun yanında sürekli yeni bir hikâye icat etmek zorunda hissetmiyordu. Aynı sınıftaydılar; ders aralarında konuşur, bazen beraber yürürlerdi. Zeynep bir şey anlatırken ellerini de kullanır, güldüğünde başını hafifçe geriye atardı. Ali onu dinlerken söyleyeceği cevabı unutacak kadar dikkat kesilirdi.

Bir gün okuldan sonra kendi yolunu uzattı. Zeynep'in oturduğu sokak aşağı taraftaydı; dört beş sokak inince evlerin biçimi değişiyor, balkonlar birbirine daha yakın görünüyordu. Ali birkaç kez aynı köşeden geçti. Sonunda balkonda çamaşır asan bir kadın gördü.

“Kolay gelsin teyze!” diye seslendi.

Kadın aşağı baktı. “Sağ ol oğlum.”

“Zeynep evde mi? Çağırabilir misin?”

Kadın mandalı sepetin kenarına bıraktı. “Sen kimsin?”

“Okuldan arkadaşıyım. Ali.”

Kadın içeri seslenirken balkon kapısında iki genç kız belirdi. Ali birine baktı, sonra ötekine. Aynı boy, aynı saç biçimi, aynı açık renk giysiler. Sarı saçları geriye toplanmıştı; kaşları öyle açıktı ki uzaktan neredeyse görünmüyordu. Ali, birinin aynada yansıdığını sandı. İki kız aynı anda ona bakınca iyice şaşırdı.

“Ne oldu?” diye sordu biri.

“Yok bir şey,” dedi Ali. “Siz… ikiniz…”

Öteki güldü. “İkiziz.”

“Anlaşılıyor,” dedi Ali, sonra bunun ne kadar gereksiz bir cevap olduğunu fark etti.

Zeynep kapıdan çıktığında Ali hâlâ yukarı bakıyordu.

“Ne yapıyorsun?”

“Ablalarını sayıyorum.”

“İki tane.”

“Ben de öyle düşündüm.”

Zeynep güldü. Ali'nin cesareti o gülüşle biraz arttı.

“Biraz gezelim mi?”

Balkondan annesinin sesi geldi: “Fazla uzaklaşmayın, yakınlarda gezin!”

İkisi yan yana yürüdü. Önce okuldan konuştular. Zeynep bir öğretmenin tahtaya yazdığı yanlış kelimeyi taklit etti; Ali güldü. Sonra bakkalın önünde durup dondurma fiyatlarına baktılar. Ali cebindeki bozuk paraları saydı, ikisine de yetecek kadar olmadığını anlayınca hiçbir şey almadan yürümeyi önerdi.

“Dondurma mı bakıyordun?” dedi Zeynep.

“Yok,” dedi Ali, paraları yeniden cebine atarken. “Fiyatların ne kadar yükseldiğine bakıyordum.”

“Ekonomist misin sen?” diye takıldı Zeynep.

“Biraz,” dedi Ali. “Ama hesaplarım pek iyi değil.”

Zeynep güldü. Sokağın sonunda dönmeleri gerekti; annesinin uyarısı ikisinin de aklındaydı. Dönüş yolunda Ali, ona söylemek istediği cümleyi defalarca düşündü. Her seferinde başka bir şey sordu: Ödevini yapmış mıydı, yarın hangi ders vardı, ablaları hep aynı mı giyiniyordu?

Zeynep kapısına geldiğinde “Yarın görüşürüz,” dedi.

Ertesi sabah sınıfta Zeynep sıranın kenarına dirseğini dayayıp “Dün eve gidince ablamlara ne dediğini anlattım,” dedi.

“Ne dedim ki?”

“İkisini sayıyormuşsun.”

Ali yüzünü defterine çevirdi. “Yanlış saymamışım.”

“Onlar da seni merak etti.”

“İyi bir şey mi bu?”

“Bilmiyorum. Dün akşam beni rahat bırakmadılar.”

Zeynep gülerek çantasını açtı. Ali de kendi defterini çıkardı. Öğretmen sınıfa girince konuşmaları yarım kaldı. Ders boyunca aklına zaman zaman bir önceki günün yürüyüşü geldi; ama teneffüste yine sıradan şeylerden söz edebildiler. Söylemek istediği asıl cümle içinse henüz cesaretini toplayamamıştı.

Bir başka hafta sonu Ali'nin aklına piknik yapmak geldi. Küçüktepe'nin orada bir yer biliyordu. Arkadaşlarına öğleden sonra buluşmayı önerdi. Herkes bir şeyler söyledi, kimisi geleceğini belirtti, kimisi annesinden izin alması gerektiğini. Ali bu sözlerin ne kadarının gerçek olduğunu anlayamadı.

Öğleden sonra tepeye çıktığında ortalık boştu. Yanında getirdiği domatesleri ve birkaç parça yiyeceği yere koydu. Çevrede kuru otlar, taşlar ve rüzgârın sürüklediği kâğıtlar vardı. Uzaktan bir köpek havladı. Ali oturdu, kalktı, tekrar oturdu. Saatine bakacak bir şeyi yoktu; beklediği süreyi güneşin yeriyle ölçmeye çalıştı.

“Gelmezlerse hepsini ben yerim,” diye söylendi. Elindeki domateslere baktı. “Domates ziyafeti.”

Biraz ilerideki çeşmeye gidip domatesleri yıkarken arkasından sesler duydu. Döndüğünde birkaç arkadaşının yokuştan çıktığını gördü. Zeynep de aralarındaydı. Ellerinde poşetler vardı. Birisi ekmek getirmiş, öteki peynir. Bir başkası da koca bir karpuzu taşıdığı için şikâyet ediyordu.

“Niye bu kadar erken geldin?” diye sordular.

Ali, çeşmenin başında beklemekten ıslanmış ellerini salladı. “Ben erken gelmedim, siz geç kaldınız.”

Karpuzu taşıyan çocuk “O zaman bunu sen taşı,” dedi.

“Ben organizatörüm,” diye karşılık verdi Ali. “Organizatör karpuz taşımaz.”

O gün yemeklerin bir kısmı toprağa döküldü, ekmekleri rüzgârdan korumak için üstlerine taş kondu, karpuzu kesecek düzgün bıçak bulmak mesele oldu. Ama kimse hemen eve dönmek istemedi. Zeynep çeşmenin yanında ellerini yıkarken Ali'ye dönüp “İyi düşünmüşsün,” dedi.

Ali bütün öğleden sonrayı o iki kelimeyi duymak için planlamış değildi. Yine de eve dönerken en çok onları hatırladı.

Derken akşamlar serinledi; sokaktaki oyunlar erkenden bitmeye, okul çantaları kapı yanlarında yeniden yerini almaya başladı. Evdeyse başka bir hazırlık vardı. Mutfak sandalyesinin üzerinde katlanmış minicik giysiler, sobanın yanında kurumayı bekleyen bezler duruyordu. Ali bunlara baktıkça gelecek kardeşinin nasıl biri olacağını merak ediyordu.

Bir akşam annesi yere oturmuş minik bir zıbının iplerini çözmeye çalışıyordu. Ali karşısına çömeldi.

“Bunu kim giyecek?”

“Kardeşin.”

“Buna sığarsa çok küçük olacak.”

Annesi güldü. “Bebek dediğin zaten küçük olur.”

Ali zıbını iki parmağıyla havaya kaldırdı. “Ben bunun içine elimi bile sokamam.”

“Sen de bir zamanlar böyleydin.”

Ali inanmaz gibi baktı. Sonra zıbını dikkatle annesinin yanına bıraktı. Odada henüz bebek yoktu; ama bebek için ayrılmış bir yer, daha gelmeden herkesin yolunu değiştirmeye başlamıştı.

Okullar açıldığında annesi daha çabuk yoruluyordu. Ali sabahları çantasını alırken onun oturup soluklanmasını görüyor, akşamları eve döndüğünde bazen mutfağın sessizliğine şaşırıyordu. Bir gün teyzesi geldi; elinde bir çanta vardı. Ali çantayı görünce bunun sıradan bir ziyaret olmadığını anladı.

“Annen bir süre hastanede kalacak,” dedi teyzesi. “Ben seninle ilgileneceğim.”

Ali önce çantaya, sonra annesinin kapının yanına koyduğu ayakkabılara baktı. “Ne zaman dönecek?”

“Belli olunca söyleyeceğiz.”

Ali daha fazla sormadı. O gece okul önlüğünü kendi başına hazırladı. Sabah olunca evin içindeki seslerin değiştiğini fark etti.

Teyzesi sabahları çayı demliyor, Ali’ye okul saatini hatırlatıyordu. Ali kapıdan çıkarken mutfaktan gelen sese alışmaya çalıştı. Annesinin ayakkabılarını aramayı bıraktı; evde olmadığını zaten biliyordu. Yine de merdivenlerde ayak sesi duyulduğunda dönüp bakıyordu.

“Annem bugün gelir mi?” diye sordu Ali.

“Doktorlar ne zaman uygun görürse.”

“Bebek de gelecek mi?”

“Annen gelirse bebek de gelir.”

Ali bunun mantıklı bir cevap olduğunu düşündü ama beklemek yine de kolaylaşmadı. Okuldan dönünce kapının açılmasını bekliyor, içeriden teyzesinin sesini duyunca kısa bir an duraksıyordu. “Önce ellerini yıka!” diyordu teyzesi. Ali ellerini yıkarken annesinin ne zaman döneceğini bir kez daha sorup sormamayı düşünüyordu.

Annesiyle Emir'in eve döndüğü günün ayrıntıları yıllar sonra Ali'nin aklında kalmadı. O günü hatırladığını iddia edemezdi. Ama sonrasında evin içinde küçük bir bebeğin varlığını, bezlerin ve çamaşırların hiç bitmeyişini, annesinin uykusuz gözlerini hatırlıyordu.

Emir ağladığında Ali beşiğin başına gider, yüzünü tuhaf biçimlere sokardı. Bazen bebek susar, bazen daha yüksek sesle ağlardı.

“Benden korktu galiba,” derdi Ali.

Annesi yorgunluğunun arasından gülümserdi. “Biraz daha az surat yap.”

Alt değiştirmeyi de öğrendi. İlk denemelerinde temiz bezin hangi tarafının nereye geleceğini karıştırdı. Annesi elini uzatıp düzeltti.

“Böyle yapacaksın.”

“Bu bebek hiç yerinde durmuyor.”

“Sen duruyor muydun sanki?”

Ali cevap vermedi. Annesi ona küçükken neler yaptığını anlatmaya başlayınca Emir'in bezi bir süreliğine unutuldu. Ali, kendisi hakkında komik bir hikâye dinlemeyi seviyordu.

Emir büyüdükçe babasının ailesi onunla daha fazla ilgilendi. Dedelerinin adını taşıdığı için ayrı bir yakınlık gösterenler vardı. Eve gelenler beşiğin başında toplanıyor, bebeğin ellerini, gözlerini, kime benzediğini konuşuyordu. Ali'ye bazen “Sen artık abisin,” deniyor, bazen de büyüklerin sözünü kesmemesi söyleniyordu. Emir'in anne babasının arasında uyuduğu geceler oldu; Ali'nin aynı yere girmesine izin verilmediği zamanlar da.

Ali kardeşinin üzerindeki örtüyü düzelttiği bir gece kapı aralığından annesine baktı. Annesi oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Biraz sonra uyanıp onu görünce “Yatmadın mı hâlâ?” dedi.

“Emir'in üstü açılmış.”

“Sağ ol oğlum. Hadi sen de yat.”

Ali yatağına döndü. O sırada kardeşini sevdiğini biliyordu. Evdeki herkesin sevgisinin neden aynı biçimde gösterilmediğiniyse henüz anlayamıyordu.

Bir gün annesi, havalar biraz düzeldiğinde köye gidip Möğ Dede’yi görebileceklerini söyledi. Ali’nin aklına hemen evin karşısındaki büyük kaya ve avludaki çeşme geldi.

Yolculuk sabahı annesi Emir’in eşyalarını çantanın üst gözüne yerleştirdi. Üçü birlikte otobüse bindiler. Ali cam kenarına oturur oturmaz dışarıdaki evleri saymaya başladı; şehir geride kaldıkça köye varacakları anı düşünüyordu.

Yol uzadıkça Ali’nin karnı acıktı. Bir süre sonra dayanamayarak annesine döndü.

“Daha yeni yedin,” dedi annesi.

“O şehirdeydi. Şimdi yoldayız.”

Annesi gülmemek için dudaklarını bastırdı. “Yolun da midesi ayrı mı?”

“Bence ayrı.”

Annesi çantasından bir simit parçası çıkardı. Ali zafer kazanmış gibi aldı. Emir annesinin kucağında uyuyordu. Ali simidini bitirince yeniden cama döndü.

Köyün yolu yukarı doğru kıvrılırdı. İki katlı ev, yokuşun sonunda, sıvası yer yer dökülmüş duvarlarıyla onları beklerdi. Kapının önünde ayakkabılara bulaşan ince bir toprak vardı. Avludaki çeşmenin suyu yazın bile elleri uyuşturacak kadar serindi. Evin pencerelerinden biri yukarı açılırdı; Ali her gelişinde onun nasıl havada durduğunu incelerdi.

Karşıdaki kaya, çocuk gözünde başlı başına bir dağdı. Ayağını bir çıkıntıya yerleştirir, elleriyle başka bir taş arar, sonunda tepesine çıkardı. Oradan bakınca evin çatısı ve avlunun bir kısmı görünürdü.

“Beni görüyor musunuz?” diye bağırırdı.

Pencereden bir ses gelirdi: “Görüyoruz! Şimdi aşağı in de bizi de görelim!”

Möğ Dede'nin sesiydi bu. Ali küçükken ineklerin çıkardığı sesi ona yakıştırmış, adını böyle koymuştu. Dede lakabı benimsemişti. Ali seslendiğinde bazen karşılık olarak uzun bir “Mööö!” çekiyor, annesi de içeriden “İkiniz de susun artık!” diye çıkışıyordu.

Möğ Dede kısa boylu, güneşte koyulaşmış yüzlü bir adamdı. Samsun sigarasını yakar, ince belli bardaktaki çayını yukarı açılan pencerenin yanına koyardı. Çay kaşığı tabağa değdiğinde Ali onun evde olduğunu başka odaya gitse bile anlardı. Üstünde sigara, saman, toprak ve eski evin nemli ahşabından gelen kokular birbirine karışırdı.

Bir sabah Ali erkenden kalktı. Dede avluda çeşmenin yanına teneke bırakıyordu.

“Bunu doldur bakalım,” dedi.

Ali tenekeyi çeşmenin altına yerleştirdi. Su dibine vurdukça ses büyüdü. Teneke dolunca iki eliyle kaldırdı; su ayakkabısına boşaldı.

“Bu teneke ağırmış!”

“Boşken hafifti,” dedi dede, büyük bir keşif yapmış gibi.

Ali suyun yarısını döküp yeniden kaldırdı. Bu kez birkaç adım yürüdü, ayağı taşa takıldı, kalan su da yere yayıldı. Möğ Dede gülmeye başladı.

“Su getirmedin ama avluyu güzelce suladın.”

“Bir daha dolduracağım.”

“Doldur. Çeşme kaçmıyor.”

Üçüncü seferde dede tenekenin bir kulpundan tuttu. Beraber içeri taşıdılar. Annesi onları kapıda görünce “Kim getirdi bunu?” diye sordu.

“Ben,” dedi Ali.

Möğ Dede göz kırptı. “Ben sadece tenekenin düşmemesini sağladım.”

Annesi ikisine birden baktı. “Öyleyse sofrayı da siz kurun.”

Dede gülüşünü saklamak için bardağını aradı. Ali, su taşımakla sofrayı kurmanın aynı iş olmadığını anlatmaya çalıştı. Annesi dinlemedi.

Öğleye doğru evin önünden bir komşu geçerdi. Kapının önünde durur, selam verir, sonra aceleyle işi olduğunu söyleyip uzun uzun konuşurdu. Köyde herkes birinin bahçesini, birinin hayvanını, birinin şehirden gelen çocuğunu biliyor gibiydi. Ali önce konuşulanları dinler, sıkılınca kaya tarafına giderdi.

Bir gün komşunun bıraktığı küçük bir sepetin içine bakarken Möğ Dede onu yakaladı.

“Ne arıyorsun?”

“Bir şey aramıyorum.”

“Öyleyse sepetin içindeki ne?”

Ali başını uzattı. “Yumurta.”

“Bak, aramayınca da bulunuyormuş.”

Dede eskiden baktığı ineklerden, eşeklerden, koyunlardan söz ederdi. Ali her birinin adını öğrenmek isterdi. Dede bazen ciddi ciddi isim sayar, bazen o anda uydururdu.

“Birinin adı da Paşa'ydı,” dedi bir gün.

“İnek mi?”

“Yok, eşek.”

“Eşeğe neden Paşa dedin?”

“Bütün gün çalışmadan gezerdi de ondan.”

Ali bu cevabı çok beğendi. Sonra hayvanların nerede olduğunu sordu. Möğ Dede bir süre avlunun dışındaki boşluğa baktı.

“Zamanla kalmadılar,” dedi. “Her şey aynı durmuyor.”

Ali daha fazla sormadı. Biraz sonra dedesi ona eski bir ip bulup düğüm atmayı öğretmeye çalıştı. Ali düğümü sıkmak yerine ipin ucunu çekip hepsini çözdü. Dede, “Sen düğüm atmıyorsun, düğümleri özgürlüğüne kavuşturuyorsun,” dedi. İkisi yeniden denedi.

Akşam olunca annesi yemek hazırlarken Ali kapının önüne otururdu. Tencereden yükselen kokuya, çeşmenin sesine, uzakta bir traktörün çalışmasına kulak verirdi. Möğ Dede şehirde çocuklarının yanına gittiğinde de çay içiyordu elbette; ama köydeki pencerenin önünde başka türlü oturuyordu. Bazen kimse konuşmadan dakikalar geçerdi. Dede bardağını tabağa bırakır, dışarıdaki yolu izlerdi.

“Burada sıkılmıyor musun?” diye sordu Ali.

“Sen sıkılıyor musun?”

“Bazen.”

“Ben de bazen. Sonra çay içiyorum.”

“Çay sıkılmayı geçiriyor mu?”

“Her şeyi geçirmiyor. Ama çay içene kadar vakit geçiyor.”

Ali bu cevabın ne kadar ciddi olduğunu anlayamadı. Dedesi gülümsediği için o da gülümsedi.

Köyde kaldıkları günlerden birinde öğleden sonra güneş avlu duvarının üzerinden çekilirken annesi fasulye ayıklıyordu. Ali, dedesinin oturduğu pencerenin altına çömeldi. Möğ Dede çayını içiyor, arada bardaktaki şekeri kaşığıyla karıştırıyordu. Ali yukarıdaki odanın kapısının neden gıcırdadığını sordu. Dede, “Kapı konuşuyor,” dedi. “Sen her geldiğinde bir şey anlatacak.”

“Ne anlatıyor?”

“Bugün yine biri merdivenleri üçer üçer çıktı, diyor.”

“Ben ikişer ikişer çıktım.”

“Demek kapı da biraz abartıyor.”

Annesi aşağıdan seslendi: “İkiniz konuşmayı bitirdiyseniz şu ayıkladıklarımı içeri taşıyın.” Möğ Dede, sanki çok önemli bir işi varmış gibi bardağını kaldırdı. Ali onun numarasını öğrenmişti; kâseyi aldı, merdivenlere yöneldi. Dedesi arkasından “Üçer üçer çıkma, kapı şikâyet ediyor,” diye seslendi.

Akşam evin üst katında ince bir serinlik dolaştı. Bir komşu uğrayıp köy yolunun bozuk yerlerinden söz etti, annesi mutfaktan bir tabak getirdi, Möğ Dede yıllar önce aynı yolda çamura saplanan bir eşeği anlattı. Hikâyeyi her anlattığında eşeğin çamura battığı yer biraz değişiyordu. Ali bunu fark etti ama dedesini düzeltmedi. Eşeğin sonunda nasıl kurtulacağını biliyordu; yine de sonunu bir kez daha dinlemek istiyordu.

 

 

Yağmurlu bir öğleden sonra dışarı çıkamadılar. Yağmur çatıya vuruyor, yukarı açılan pencerenin önündeki toprak koyulaşıyordu. Annesi içeride bir şeylerle uğraşıyordu. Ali, Möğ Dede'nin çay tabağını ve kaşığını aldı.

“Dede, doktorculuk oynayalım mı?”

“Hasta mıyım ben?”

“Bakmadan bilemem.”

Dede bardağını dikkatle kenara çekti. “Buyur doktor bey.”

Ali önce kulağını inceledi, sonra kaşığı stetoskop gibi göğsüne dayadı. Ciddi görünmek için kaşlarını çattı. Dede de ona uyup hiç kıpırdamadan oturdu.

“Derin nefes al.”

Dede öyle derin nefes aldı ki Ali güldü.

“Bu kadar değil!”

“Sen söylemedin mi?”

Ali bu kez başına bakmak istedi. Saçların arasındaki küçük yarayı görünce kaşığı indirdi.

“Dede, senin kafa çatlak!”

Möğ Dede kahkahayı patlattı. Çay tabağı yerinden oynadı.

“Eyvah! Ne yapacağız şimdi?”

“İyileştiririm ben seni.”

“Çayımı içebilir miyim bari?”

Ali bir süre düşündü. “İç. Ama yavaş iç.”

Dede bardağını kaldırdı. “Senin gibi doktor bulmuşken insanın hasta olası geliyor.”

“Yarın kontrole geleceğim.”

“Gel ama randevu al.”

Annesi mutfaktan seslendi: “Doktor bey, sofraya da bakacak mısın?”

Ali ayağa fırladı. “Geliyorum!”

Möğ Dede arkasından bağırdı: “Benim tedavi yarım kaldı!”

Ali kapıda dönüp işaret parmağını kaldırdı. “Hastalar beklesin!”

Yağmur dinene kadar evin içinde bu oyunun sözü edildi. Akşam dede başındaki küçük yarayı gösterip annesine “Doktor çatlak dedi, haberin olsun,” deyince annesi gülmekten çayını içemedi.

Şehre döndüklerinde Ali birkaç gün boyunca köyün avlusunu düşündü. Okul bahçesinde çocuklar yine kimin kaleye geçeceğini tartışıyor, evde ekmek ve ödev telaşı sürüyordu. Ali bazen Möğ Dede’nin pencere başındaki sözlerini annesine anlatıyor, annesi bir ayrıntıyı düzeltip kendi çocukluğundan başka bir hikâyeye geçiyordu. Dedesinin sesi, köyden ayrıldıktan sonra da mutfaktaki konuşmalara karışıyordu.

Bir teneffüs, sınıftan iki çocuk koridorda top yerine buruşturulmuş bir kâğıtla maç yapmaya kalktı. Kâğıt Ali'nin ayakkabısının ucuna gelince o da vurdu. Top saydıkları şey sınıf kapısından içeri süzülüp öğretmenin masasının altına girdi.

“Kim attı bunu?” diye sordu öğretmen, kapıda belirince.

Herkes birbirine baktı. Ali kâğıdı işaret edip “Aslında top değildi öğretmenim,” dedi.

Öğretmen kaşlarını kaldırdı. “Onu ben de gördüm. Ama yine de içeri uçmuş.”

Çocuklar gülmemek için ağızlarını kapattı. Ali, bir an için Möğ Dede'nin “Doktor bey” diye seslenişini hatırladı. Kâğıdı yerden alıp çöpe attı; ders başlayınca defterini açtı.

Sonbahar ilerlerken sokaklar akşamları daha erken boşalmaya başladı. Bir gün okul çıkışında arkadaşları son bir maç için ısrar etti. Ali kaleye geçti. Top ilk şutta yanından geçti, ikincisinde ayağına çarpıp geri döndü. Üçüncü şutta öyle bir sıçradı ki topu yakalayamasa da herkes onun atlayışını konuştu.

“Kaleci değil, kuşsun sen!” diye bağırdı biri.

“O zaman topu havadan atmayın,” dedi Ali.

Eve vardığında ayakkabıları çamur içindeydi. Annesi onu kapının önünde durdurup “Önce onları çıkar,” dedi. Ali ayakkabılarını kapının yanında bırakıp içeri geçti. Mutfaktan gelen yemek kokusu, okul çıkışındaki maçın yorgunluğunu bir anda hatırlattı.

Birkaç hafta sonra, soğuk bir akşamüstü Ali eve geldiğinde evin içinde alışılmış sesler yoktu. Merdivenlere yönelirken annesinin yukarıdan gelen telaşlı sesini duydu. Çantasını yere bıraktı; bunun sıradan bir çağrı olmadığını anlamıştı.

“Ali, yukarı gel! Baban geliyor. Deden hastalanmış, gideceğiz.”

Evde eşyalar toparlandı. Babası bir araba bulmuştu. Ali kapının yanında beklerken annesinin aceleyle katladığı hırkayı elinden düşürdüğünü gördü. Eğilip aldı, ona uzattı. Annesi hırkayı çantasına koydu; ikisi de bir şey söylemedi.

Yola çıktıklarında kimse hangi tepenin ardından ne görüneceğini anlatmadı. Annesi ellerini kucağında tutuyordu. Ali camdan bakıyor, arada onun yüzüne dönüyordu. Dedesinin hastalığının ne olduğunu sormak istedi ama sesini çıkaramadı.

Dedesinin öldüğünü hangi kapının önünde, yolun hangi anında öğrendiğini yıllar sonra hatırlayamayacaktı. Belleğinde kesin kalan, onu artık göremeyeceğini öğrendiğinde ağladığıydı. Möğ Dede'nin sesi, başındaki küçük yara, çay tabağı ve avludaki teneke birbiri ardına aklına geliyordu. Oyun oynarken güldüğü şeyler, birden dayanılması zor anılara dönüşmüştü.

Annesi sonraki günlerde babasından sık sık söz etti. Bazen bir hikâyeye başlayıp ortasında duruyor, bazen Kur’an okuyordu. Ali okuldan döndüğünde onu mutfakta çay bardağıyla otururken gördüğü de oluyordu. Bir şey sormadan yanına oturuyor, annesi konuşursa dinliyordu.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Bir akşam annesi dolaptan köyden getirdikleri eski bir örtüyü çıkardı. Örtünün kenarında sökülmüş bir dikiş vardı. “Bunu babamın evinden almıştım,” dedi. Kumaşı dizlerine serdi, söküğü parmağıyla yokladı. Ali masanın öbür ucuna oturdu.

“Dede çayı hep o pencerenin önünde mi içerdi?” diye sordu.

Annesi başını salladı. “Sabah da akşam da. Bir yere oturacaksa önce oraya bakardı.”

“Bana bir gün eşeğinin adını Paşa demişti.”

Annesi hafifçe güldü. “Hangisine ne ad koyduğunu o da karıştırırdı.”

Bir süre Paşa’nın gerçekten var olup olmadığını konuştular. Ali, dedesinin gülüşünü taklit etmeye çalışınca annesi bu kez daha açık güldü. Sonra gözleri doldu. Ali ne yapacağını bilemedi; örtünün açık kalan ucunu alıp onunla birlikte katladı. O akşam dedesinden söz etmek ikisine de hem iyi gelmiş hem de yorucu olmuştu.

Annesi örtüyü dolaba kaldırmadan önce sökük kenarını bir kez daha düzeltti. Ali sofradaki boş çay bardağını alıp mutfağa götürdü. Arkasında dolap kapağının kapandığını duydu.

Ertesi sabah evde kahvaltı hazırlandı, Ali çantasını alıp okula gitti. Annesi onu kapıdan uğurladı. İkisi de önceki akşamdan söz etmedi.

Okulda biri silgisini kaybetti, öğretmen ödevleri topladı, teneffüste maç için tartışma çıktı. Ali de koştu, güldü, arkadaşlarına laf yetiştirdi. Eve dönerken bir bakkalın çay tabağına çarpan kaşığını duyduğunda adımları yavaşladı. Bir an Möğ Dede’nin pencere önündeki bardağını gördü sanki; sonra yoluna devam etti.

Yıllar geçti. Köye gidişler seyrekleşti; evde kimse sürekli kalmayınca kapılar daha az açıldı, çeşmenin çevresindeki taşların arasından otlar yükseldi. Aile köye çoğu zaman mezarlık için uğrar oldu. Ali büyüdü, başka sokaklardan geçti, başka işlere yetişti. Ama çocukken çıktığı kayanın görüntüsü aklında hep aynı büyüklükte kaldı.

Yetişkin olduğunda bir gün yeniden o yokuşa çıktı. Evin karşısındaki kayayı aradı. Önünde duran taş yığınına bakınca önce yanlış yere geldiğini sandı. Sonra tanıdı: Çocukken tepesine çıkmak için uğraştığı kaya buydu. Şimdi birkaç adımda yanına varabiliyordu.

Avluya geçti. Çeşmenin başında durup musluğu açtı. Su ellerine değince bir zamanlar tenekeyi kaldırırken ayakkabılarına döktüğü suyu hatırladı. Başını kaldırıp yukarı açılan pencereye baktı. Pencere sessizdi.

Bir an, arkasından “Tenekeyi mi yıkıyorsun, kendini mi?” diyen bir ses gelecekmiş gibi bekledi.

Ses gelmedi. Ali avuçlarındaki suyu yüzüne sürdü. Sonra çeşmeyi kapatıp evin kapısına doğru yürüdü.