Beşinci sınıfa yaklaşırken ailenin hayatında bir değişiklik olmuştu. Gecekondudan bir apartmanın teras katına taşınmışlardı. Tavan beton değil, ahşap yapıydı. Terasın sonradan kapatılan camlı bölümü ayrı bir oda olmuştu; salonla arasında normal camlı bir kapı vardı. Eski evde kullanılan katalitik soba burada yetmeyince soba kurulmuştu. Ali yeni evin odalarına, sobanın etrafında toplanılan akşamlara ve camlı kapının ardındaki terasa alışıyordu. Okul yolu ve 108. Sokak’taki oyunlar sürerken artık eve döndüğünde girdiği kapı değişmişti.
Beşinci sınıfa başladığında okul artık Ali’ye ilk günkü kadar büyük görünmüyordu. Hangi kapının nereye açıldığını, teneffüste çocukların nerede toplandığını, Hale Öğretmen’in derse nasıl başladığını biliyordu. Sabahları çantasını alıp yürüdüğü yol da değişmemişti. Değişen, sınıftaki çocukların birbirlerini artık daha uzun zamandır tanıyor olmasıydı.
Bir gün Hale Öğretmen kompozisyon ödevi verdi. Herkes sınıftan birini gözlemleyip yazacaktı. Bu, her zamanki konulardan farklıydı. Kimi kimin hakkında yazacağını düşünürken sınıfta küçük bir hareketlilik oldu. Birkaç çocuk hemen defterine eğildi; bazıları etrafına bakıp kendine birini seçmeye çalıştı.
Ali de yazmaya başladı. Arkasında Murat oturuyordu. Yakın arkadaş değillerdi. Murat sınıfta her gün gördüğü çocuklardan biriydi; teneffüste konuşulsa da konuşulmasa da arka sırada olduğunu bilirdi Ali. Bir ara dönüp baktığında Murat’ın kâğıdında kendi adını gördü.
İnsan adını başkasının yazısında görünce biraz daha bakmak ister. Ali de baktı. Murat’ın yazdıklarının anlamı şuydu: Ali arkadaşları olduğuna inanıyordu, ama aslında ne kadar yalnız kaldığının farkında değildi.
Ali bir an ne okuduğunu düşündü. Sonra öfkelendi.
“Ben böyle değilim. Benim arkadaşlarım çok!”
Sesinin yüksek çıkmasıyla Murat’ın kâğıdındaki cümleler değişmedi. Ali, aynı sınıfta yıllardır gördüğü çocukları düşündü. Kerem vardı. Emre, Burak vardı. Ailelerin birlikte gittiği piknikler, yaz akşamları oyun kurulan sokak vardı. Derya’yı ve İrem’i de kendi doğum gününe çağırmıştı. Bunca insanın arasında Murat nasıl böyle bir şey yazabilirdi?
Murat onun yakın arkadaşı bile değildi. Ali, kendisini uzaktan izleyen birinin bu kadar kesin konuşmasına kızıyordu. Defterler yeniden önlerine döndü. Ders devam etti. Ali bir süre sonra başka bir şeyle ilgilenmek zorunda kaldı; ama kendi adının altına yazılmış o düşünce aklında kaldı.
O gün okuldan çıkarken çocuklar kapıdan birlikte dağıldı. Birkaçının yolu aynı yöne düştü, sonra sokak başlarında ayrıldılar. Ali bildiği yoldan yürüdü. Mahalleye vardığında tanıdık evler, oynayacak çocuklar vardı. Murat’ın yazdıklarına katılmıyordu. O yaşta bunun üzerinde uzun uzun düşünmek yerine, ertesi gün Murat’a arkadaşlarının gerçekten çok olduğunu gösterebilse yeterli olacak sanıyordu.
Yeni evin ilk zamanlarında Ali, sobanın yanına bırakılan ayakkabıların ne zaman kuruyacağını merak ederdi. Sıcağa fazla yaklaştığında geri çekilir, sonra biraz daha uzaktan ellerini ısıtırdı. Terasın camlı kapısı gündüz ışığı salona taşıyor, akşam olduğunda odanın içindekileri yansıtıyordu. Yeni evin alışılacak yanları vardı; o günlerden bazılarında evin içi gerçekten neşeliydi.
Fatma halasının geldiği gün de öyle başlamıştı.
Hala eve geldiğinde selamlaştılar. Salonda birlikte oturdular. Annesiyle babası sohbet ediyordu; babasının tavrında Ali’nin o sırada dikkatini çeken bir terslik yoktu. O gün neşeliydiler. Ali de yanlarındaydı. Misafir gelince evin içindeki konuşmaların çoğalmasını severdi; birinin sözüne öteki yetişir, arada gülüşmeler olurdu. Salonda otururken annenin birazdan namaz kılmak için kalkması da Ali’ye olağan gelmişti.
Annesi camlı teras odasına geçti. Salonla arasında kapı vardı. Namaza durdu. Ali, halası ve babası salonda kaldı. Sohbetin yönü annesine döndüğünde Ali önce söylenen sözün neyi değiştireceğini anlayamadı.
“Gardaş, ben misafirliğe gelmişim, karın namaz kılmaya başka odaya gidiyor,” dedi Fatma halası.
Bunu sitem ederek söylemişti. Ali için annesinin namaz kılması, misafir geldiğinde ortadan kaybolmak demek değildi. Annesi biraz sonra dönecekti. Fakat babası birden ayağa kalktı. Camlı kapının öte yanında annesi hâlâ namazdaydı. Selamını bile vermesine fırsat kalmadan babası içeri girdi.
“Vay, ablam gelmiş, sen nasıl gider salonda yalnız bırakırsın!”
Annesinin başını tuttu, yazmasını çekti ve vurdu. Annesi yere düştüğünde tekmelemeye devam etti.
Ali salondaydı. Kapının ardından annesini görüyordu ama yanına gidemiyordu. Babası kızıyor, kapıyı açmıyordu. Ali ne yapacağını bilemediği için değil, yapabildiği şeyi yapmak için halasına döndü.
“Hala, babam annemi dövüyor, yardım et!”
Fatma halasının yüzüne baktı. Halası gülüyordu.
Ali yeniden ağlayarak yardım istedi. Camın öte yanında annesi yerdeydi. Biraz önce aynı salonda neşeyle konuşan büyükler şimdi iki ayrı yerdeydi: babası annesinin başında, halası Ali’nin yanında. Ali kapıdan geçemiyordu. Halasının kalkıp müdahale etmesini bekledi; beklediği yardım gelmedi.
Babasının öfkesi yatışınca halası, “Gel kardeşim, yeter,” dedi. O söz geldiğinde annesi zaten yerdeydi. Babası durdu. Salondaki gürültü kesildiğinde Ali’nin ağlaması hemen kesilmedi. Annesi yaklaşık on dakika yerde kaldı. Kendini toparlayınca halasına seslendi:
“Abla, neden böyle yaptın?”
Fatma halası cevap vermedi.
Ali sonunda annesinin yanına gidebildi. Kalkmasına yardım etti. Birbirlerine sarıldılar, birlikte ağladılar. Annesinin yazması çekilmişti; Ali’nin aklında ise biraz önce camın ardından gördüğü hareketler ve halasının yüzündeki gülüş vardı. Annesine sarılırken ne diyeceğini bulması gerekmiyordu. İkisi de ağlıyordu.
Sonrasında babasıyla halası sohbet ettiler. Evde konuşma yeniden başlamıştı, ama annesi konuşmadı. Ali kendi odasına geçti. O gece orada uyudu. Annesi ise yeniden babasının yanına yattı. Ali, bunu bir barışma sahnesi olarak hatırlamadı; annesinin başka bir seçeneği olmadığını yıllar sonra daha iyi anlayacaktı.
Ertesi sabah ev aynı evdi. Sobanın başında gündelik işler devam etti; Ali’nin okulu, evin dışındaki hayatı bekliyordu. Annesiyle o gece sarılıp ağlamışlardı ama bunun ardından herkesin önünde konuşulmuş, açıklığa kavuşmuş bir mesele yoktu. Ali, halasının neden gülüp sonra sustuğunu soramadı. Annesinin de konuşmadığını görüyordu. Okula giderken o camlı kapı evde kaldı; gördükleri ise onunla birlikteydi.
Günler ilerledi. Ali yine okula gitti, teneffüse çıktı, ödevlerini yaptı. Evde yaşananları sınıfa anlatmadı. Bazen okuldan döndüğünde annesini sobanın yanında bulur, çantasını bırakıp gündelik bir şey sorardı. O geceyi konuşmaya başlamazlardı. Hayat devam ederken olanların ortadan kalkmadığını Ali kendi içinde biliyordu.
Yıl ilerlerken Hale Öğretmen sınıf için bir oyun yazdı. Bir süre ders aralarında oyunun hazırlığı konuşuldu. Rol alan çocuklar kimin ne zaman konuşacağını karıştırıyor, biri sözünü erken söyleyince diğeri nereden başlayacağını şaşırıyordu. Ali oyunda rol almayacaktı; oyun başlamadan önce sahneye çıkıp bir şarkı söyleyecekti.
Bir provada Ali, rolü olanların sıralarını bekleyişini seyretti. Bir çocuk söyleyeceği sözü unutunca yanındaki arkadaşı dudaklarını oynatarak yardım etmeye çalıştı. Hale Öğretmen ikisine de baktı; sınıftan birkaç kişi gülünce herkes yeniden başlamak zorunda kaldı. Ali de güldü. Birkaç dakika sonra kendi sırasının nasıl geleceğini düşünmeye başladı. Onun görevi başkasının repliğini beklemek değil, oyundan önce tek başına şarkı söylemekti.
Gösteri günü geldiğinde çocukların her zamanki sınıf gürültüsüne başka bir telaş karıştı. Birinin yeri soruluyor, biri arkadaşına ne zaman çıkacağını hatırlatıyordu. Ali de sırasını bekledi. Sahneye çıkınca karşısındaki insanları gördü. Şarkısını söyledi, sonra yerini oyundaki çocuklara bıraktı. Şarkının adını yıllar sonra hatırlamayacaktı; ama oyunda rol almadığı hâlde o gün sahneye çıktığını unutmadı. Oyun başlayınca artık seyredenlerin arasındaydı. Biraz önce prova sırasında karıştırılan sözler şimdi sırayla söyleniyordu.
Beşinci sınıfın son günlerinde okulun alışılmış telaşına vedalar karıştı. Defterler kapanıyor, çocuklar tatilde ne yapacaklarını konuşuyordu. Bir de Keremlerin Antalya’ya taşınacağı öğrenildi. Ali, ailesiyle de görüştükleri arkadaşının artık başka şehirde yaşayacağını duydu. Antalya’nın adını biliyordu; ama oraya taşınmak, ertesi gün yine aynı sınıfta buluşmamak demekti.
Ali, Kerem’le yaşadığı iki tatsız günü de biliyordu: evlerinde kendini savunmak zorunda kalmış, ilk servis yolculuğunda utanmıştı. Buna rağmen onu arkadaşı saymayı bırakmamıştı. Birlikte geçirilen günler, ailelerin buluşmaları ve aynı sınıfta oturmak Ali için hâlâ önemliydi. Taşınma haberiyle bu günlerin devam etmeyeceğini ilk kez somut biçimde düşündü.
Son günlerde sınıfın içindeki sesler değişmedi; yine biri kalem aradı, biri teneffüs zilini bekledi. Fakat son zil çaldığında Ali, bir daha herkesin aynı sıralara dönmeyeceğini biliyordu. Okuldan çıkıp evin yoluna yürüdü. Yaz gelince sokakta yine oyun kurulacak, birileri hile yapacak, birileri itiraz edecekti. İlkokulun kapısı ise arkasında kalıyordu.
İlkokul yıllarının sonuna gelindiğinde mahallenin alışkanlıkları değişmeye başlamıştı; ama çocukların dünyasında en güvenilir haberleşme hâlâ kapı ziliydi. Sokak başındaki bakkalda gazoz şişeleri dizilir, okulun yakınındaki kırtasiyede renkli defter kapakları asılırdı. Ali, bir zamanlar kendisine kocaman gelen okul kapısının önünden artık daha hızlı geçiyordu. Altıncı sınıf başlayınca da o kapı değişmeyecekti; değişen, içeridekiler olacaktı.