Derya’nın doğum gününden sonra hayat, Ali’nin beklediği gibi büyük bir değişikliğe uğramadı. Ertesi gün sınıfa girdiğinde Derya da İrem de oradaydı. Çantalar sıraların yanına bırakıldı, defterler açıldı. Birinin kalemi kayboldu, biri silgi istedi. Teneffüs zili çaldığında çocuklar kapıya yöneldi. Ali de onlarla birlikte çıktı.
Derya’yla konuşmaya devam ettiler. Çocuklar bazen bir gün önce birbirine söylediklerini ertesi gün hatırlatmazdı. Bu, yaşananların silindiği anlamına gelmezdi; yalnızca yeni bir oyun, yeni bir ders, yeni bir gün başlamış olurdu. Ali’nin okulda tanıdığı çocuklar çoktu. En azından o, öyle düşünüyordu.
Kerem de aynı sınıftaydı. Ali’nin gözünde dersleri kolay anlayan, bir şeyi söylemeden önce uzun uzun düşünmesine gerek kalmayan çocuklardandı. Üstelik yalnızca okuldan tanışmıyorlardı. Aileleri görüşür; Emre’nin ve Burak’ın aileleriyle bir araya gelir, bazen pikniğe giderlerdi. Büyükler kendi aralarında konuşurken çocuklar da bir şeyler bulup oynardı. Ali, bu yüzden Kerem’i yakın arkadaşı sayardı.
Ne var ki okul bahçesinde herkesin kendine göre bir çevresi vardı. Kerem bir grubun yanında dururken Ali o grubun içine her zaman kolayca giremezdi. Bir süre yanlarında beklediği, sonra başka tarafa yürüdüğü olurdu. Eve dönüşte de çoğunlukla tek başınaydı. Yürürken okulun kapısındaki kalabalık geride kalır, adımları bildiği sokağa dönerdi. O yaşta yalnız yürümeyi, yalnız olmakla aynı şey saymıyordu.
Bir teneffüste bahçede top oynayanların arasına girmek için Ali de sıranın ucunda bekledi. Takım seçen çocuklar isimleri sayarken top iki kişinin arasında yuvarlanıp kenara kaçtı. Ali topu almaya koştu; ayağının içiyle geri göndermek isterken top bahçe duvarına doğru gitti. Bir çocuk, “Sen pası bize değil duvara verdin!” diye bağırdı. Ali, “Duvar boştu, ona attım,” deyince birkaç kişi güldü. Bu küçük şaka sayesinde oyunun bir sonraki turunda kenarda beklemek yerine kaleye geçti. Kerem başka çocuklarla konuşuyordu. Ali onu çağırmadı; oyun başlamıştı zaten.
O gün çıkışta çantasının fermuarı sıkıştı. Herkes kapıya yürürken Ali bir süre çekiştirdi, sonra çantayı kolunun altına alıp yürüdü. Sokağa varınca annesinin göreceği ilk şeyin fermuar olacağını düşündü. Eve girer girmez onu açmaya çalıştı. Okuldaki küçük dertler böyleydi: Bahçede büyük görünen bir mesele, eve gelince çantanın ağzına sıkışan kumaş kadar yer kaplardı.
Bir gün okuldan sonra Keremlerin evine gitti. Ailelerin birbirini tanıdığı evlerden biriydi burası; Ali kapıdan içeri girerken misafirliğe ilk kez gelmiş gibi çekinmezdi. Büyüklerin konuşması bir odadan diğerine uzanıyor, çocuklar oyun kurup bozuyordu. Bir şey bulmak için kalkıyor, sonra başka bir şeyin peşinden gidiyorlardı. Ali de Kerem’in yanındaydı. O günün başlangıcında olağanüstü bir şey yoktu.
Sonra Kerem annesine Ali hakkında bir şey söyledi.
Ali ne olduğunu duyunca şaşırdı. Anlatılan doğru değildi. Söylenenin ayrıntısından çok kendisine yönelen kızgınlık belleğinde kaldı. Kerem’in annesi ona çıkıştı. Ali, az önce oynadığı evin içinde bir anda kendisini açıklaması gereken çocuk hâline geldi.
“Ben yapmadım,” dedi.
Kerem’in annesi konuşurken Ali önce onu dinledi, sonra kendi sözünü araya sokmaya çalıştı. Kerem’in anlattığı şey, Ali daha ağzını açmadan söylenmişti. Ne kadar açıklarsa açıklasın önce o sözü düzeltmesi gerekiyordu. Ali’nin bakışı Kerem’e kaydı. Aynı odadaydılar. Kerem olup biteni biliyordu.
“Öyle olmadı ki, Kerem.”
Bir an Kerem’in konuşmasını bekledi. Büyüklerin sesleri ve evin gündelik uğultusu sürüyordu. Ali ise yalnızca Kerem’in ne diyeceğine dikkat kesilmişti. Sonunda Kerem, yanlış hatırladığını, karıştırdığını kabul etti. Annesinin kızgınlığı yatıştı. Konuşma başka bir konuya döndü.
Ali oradan çıkıp gitmedi. Biraz sonra yine çocukların arasındaydı. Oyun devam ettiğinde insanın eli de ayağı da oyuna uyardı; ama birinin annesinin karşısında haksız yere kendini savunmak zorunda kalmak kolayca unutulmuyordu. Kerem’in yanlış hatırladığını söylemesi iyi olmuştu. Ali yine de bunun neden en başta söylenmediğini anlayamamıştı.
Bir başka gün Ali ilk kez okul servisine bindi. Normalde okula yürüyerek gider, aynı yoldan dönerdi. O gün annesi, Emre’nin annesi ve Burak’ın annesi Keremlerin evindeydi. Ali de okul çıkışında oraya gidecekti. Servise binerken kendini biraz yabancı hissetti; öteki çocuklar nereye oturacaklarını, çantalarını nereye koyacaklarını biliyor gibiydi. O, kendine bir yer bulup etrafına baktı.
Kerem’i görmek başlangıçta iyi geldi. Fakat yolculuk sırasında Kerem’in yaptığı bir şey onu diğer çocukların önünde utandırdı. O davranışın ayrıntısından çok, yüzünün ısınması, o an herkesin dikkatinden çıkmak istemesi ve yolun bir türlü bitmemesiydi. İndiklerinde aynı eve gideceklerdi. Ali, Kerem’in yanında yürümeye devam etti. Böyle şeylerden sonra arkadaşlığın bittiği ilan edilmezdi. Ertesi gün okul vardı; sonraki gün yine görüşebilirlerdi.
Yaz tatili yaklaştığında Ali’nin aklı giderek sokaktaki oyunlara kaydı. 108. Sokak’ta çocuk bulmak için önceden sözleşmek gerekmezdi. Birisi evin önüne çıkar, ötekine seslenir, kısa süre sonra birkaç çocuk bir araya gelirdi. Evlerin birbirine yakınlığı sayesinde oyunun başladığı kapalı bir kapının ardından bile anlaşılırdı. Ali çantasını bırakıp sokağa çıktığında önce hangi taraftan ses geldiğine bakardı.
Futbol oynanıyorsa Ali’nin işi biraz zordu. Topu pek iyi kullanamazdı. Çocuklar bunu bilir, bazen onu oyuna almazlardı. Alındığında da bir süre sonra neden almadıklarını hatırlatan bir şey olurdu. Bir gün kaleye geçti. Top ona doğru geldiğinde bütün gücüyle uzaklaştırmak istedi. Ayağını savurdu.
Top bir tarafa, ayakkabısı başka tarafa uçtu.
Çocuklardan biri koşmayı bırakıp ayakkabının havada çizdiği yolu izledi. Bir başkası Ali’nin tek ayakkabılı ayağına baktı. Sonra hepsi gülmeye başladı.
“Topa mı vurdun, ayakkabıya mı?”
Ali de güldü. Ayakkabısını almak için koştuğunda bir çorabı yere basıyor, öteki ayağı ayakkabının içinde kalıyordu. Eğilip ayakkabısını giydi, topu yeniden oyuna sokmadan önce ayağını birkaç kez yere vurdu.
“Bir daha vur da görelim!” diye seslendi biri.
“Önce bunu bağlayayım!”
Oyun devam etti. Ali’nin önüne yeni bir top geldiğinde çocuklar bu kez kaleye değil, onun ayakkabısına bakıyordu. Ali de istemeden aynı yere baktı. Top yanından geçip gidince gülüşmeler yeniden yükseldi. Bu sefer ayakkabı ayağında kalmıştı; Ali bunu küçük bir başarı sayabilirdi.
Akşamüstü güneş alçaldıkça futbol dağılıp yerini başka oyunlara bırakırdı. Yaz gecelerinin oyunu saklambaçtı. Evlerin yanları, duvar dipleri, dar geçişler karanlıkta yeni bir şekle bürünürdü. Sokak lambasının ışığı her yere yetişmezdi. Ali geceleri iyi görürdü. Ebe olduğunda yalnızca sayıp rastgele koşmaz, etrafı dikkatle incelerdi. Duvarın gerisinden görünen bir ayakkabı burnu, karanlıkta yer değiştiren bir gölge ona yeterdi.
Bir akşam saymayı bitirdiğinde önce sokağın başına baktı. Kimse görünmüyordu. Birkaç adım yürüdü, sonra geri döndü. Az önce boş sandığı duvarın yanında hafif bir kıpırtı vardı.
“Gördüm seni!”
Çocuk yerinden fırladı. Ali sobeye doğru koştu. Tam yetişecekken öteki çocuk hızlandı; ikisi birden sobeye uzandı. Kimin önce dokunduğu üzerine tartışma çıktı. Ali kendi gördüğüne güveniyordu. Arkadaşları da kendi lehlerine olanı görmeyi iyi biliyordu.
Sonraki turda Ali daha dikkatli davrandı. Sokağın bir tarafında saklananı ararken arkasından ayak sesleri duydu. Döndüğünde iki çocuk mahallenin arka tarafından dolanıp sobeye koşuyordu. Birkaç saniye önce kontrol ettiği yerden çıkmış gibi görünüyorlardı.
“Hile yaptınız! Oradan dolaşılmaz!”
“Yakalasaydın!”
“Ben sizi orada aramıyorum ki!”
“Biz de o yüzden oradan geldik!”
Ali itiraz ettikçe çocuklar daha çok güldü. Biri yeni oyun için sayışmaya başladı. Ali, hile yapanları oyundan çıkarmaya karar verdiğini söyledi; ama birkaç dakika sonra yine aynı çocuklarla saklambaç oynuyordu. Bu kez arka yolu kolladı. Onlar başka bir geçiş buldu. Ali’nin gözleri iyiydi, fakat mahallenin bütün köşelerine aynı anda bakması mümkün değildi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kapılardan sesler yükselirdi. Bir anne çocuğunu çağırır, çocuk “Son oyun!” diye karşılık verirdi. Son oyun çoğu kez bir sonraki oyunun bahanesiydi. Ali de bir kez daha ebe olup hepsini yakalayacağını söylerdi. Eve dönerken ertesi gün hangi duvarın arkasına önce bakacağını düşünürdü. Ayakkabının uçtuğu futbol oyunu gündüzde kalmış, akşamın tartışması kimin hile yaptığına dönmüştü.
Başka günlerde çocuklar “Ay gördüm!” diye birbirlerine seslenir, uzun eşek için kimlerin aynı tarafta olacağını tartışırdı. Ali’nin bir oyunda iyi olması ötekinde de iyi olacağı anlamına gelmiyordu. Bir akşam uzun eşekte sıra kendisine gelince herkes aynı anda konuşmaya başladı. Biri “Biraz öne!” derken diğeri “Hayır, yerinde dur!” diyordu. Ali, “İkiniz bir karar verin de öyle oynayalım,” diye söylendi. Oyun daha başlamadan çıkan tartışmaya kapı önünden bakan bir kadın gülünce çocuklar da güldü. Bir süre sonra başka bir oyun kurulmuştu; sokakta kimse bütün akşam tek bir oyuna bağlı kalmazdı.
Ramazan’ın yaz akşamlarında çocuklar teravihe de giderdi. Camide büyüklerin düzeni vardı, çocuklarınsa birbirlerini güldürmek için buldukları küçük yollar. Biri tesbihi ötekine uzatır, bir başkası ayağıyla arkadaşını dürterdi. Ali de yaramazlığın içindeydi. Gülmemek için başını eğdikçe yanındakinin gülüşü daha bulaşıcı olurdu.
Bir gece rükû sırasında çocuklardan biri bir şey yaptı. Ali bunun ne olduğunu sonradan tam hatırlayamadı. Birkaç çocuk kaçtı. Sağa selam verilir verilmez yaşlı adamlardan bazıları kalan çocuklara tokat attı ve onları camiden çıkardı. Dışarı çıktıklarında bir süre kimse az önceki gibi gülmedi. Yaramazlık yaptıklarını biliyorlardı; ama tokat yemek oyunun bekledikleri sonu değildi. Yaz akşamı sokakta sürüyordu. Çocukların o gecesi ise caminin kapısında başka bir hâl almıştı.
Yazın sonuna doğru günler kısaldı. Saklambaç daha erken karanlıkta başlıyor, kapı önlerinde oturanlar daha erken içeri giriyordu. Bir akşam Ali tam yeni oyun için saymaya hazırlanırken evden çağrıldı. “Bir tur daha!” diye seslendi; cevap değişmedi. Arkadaşlarına yarın görüşeceklerini söyleyip eve girdi. Çok geçmeden sabahları yeniden okul çantası hazırlanacaktı.
Sonbaharda 108. Sokak’ın sesleri değişti. Çocuklar hâlâ oynuyordu ama okul çıkışından sonra önce eve uğramak, ödevleri düşünmek gerekiyordu. Vişne ağacının yaprakları azaldı. Akşam serinliği erkene çekildi. Ali sabah yürürken ellerini ceplerine sokmak istiyor, çantasını tutabilmek için birini yeniden çıkarıyordu. Kerem’le okulda karşılaşıyor, bazen konuşuyor, bazen teneffüs bitince ayrı sıralara dönüyorlardı. Ali onu hâlâ arkadaşı sayıyordu.
Soğuk günler uzadıkça sokaktaki oyunların biçimi de değişti. Bir sabah kar yağmıştı. Kar bazen Ali’nin dizlerine kadar çıkardı. Okul tatil edildiğinde çocuklar evde oturmadı. Poşetlerini kapıp 108. Sokak’ın sağındaki uzun yokuşa çıktılar. Aşağı kaymak birkaç saniye sürüyor, yeniden tepeye tırmanmak çok daha uzun geliyordu. Poşet yamuluyor, çocuk yana devriliyor, kalkıp üstünü silkeleyerek yeniden sıraya giriyordu.
Ali de birkaç kez kaydı. Bir inişte dengesini kaybedip yana doğru devrildi; kalkınca poşetini düzeltip yeniden tepeye yürümeye başladı. Arkasından çocuk sesleri geliyordu. Önüne tam bakmadığı bir anda bir polis memuruna hafifçe çarptı. Adam düşmedi; sert bir çarpışma değildi.
“Oynayacak başka yer bulamadınız mı?” dedi polis.
Ardından Ali’ye tokat attı. Yanağında beş parmağın izi çıktı. Ali ağlamamak için kendini tuttu. Elindeki poşetle yokuşun tepesine bir daha çıkmadı. Evlerinin önüne gidip oturdu. Karın üstünde oyun sürerken o soğukta bekledi. Hava kararana kadar içeri girmedi; elleri üşümekten neredeyse hissizleşmişti.
Eve girdiğinde parmak izleri silinmiş, yüzünde kızarıklık kalmıştı. Evdekilere anlatmadı. O günün başında poşetini alıp sokağa çıkarken aklında yalnızca bir kez daha kaymak vardı. Akşam olduğunda poşet de oyun da kapının dışında kalmıştı.