Okul yalnızca derslerden ibaret değildi. Bir de beslenme saatleri vardı.
Sabahları annesi Ali'nin beslenme çantasını hazırlardı. Bazen domatesle salatalığı ekmeğin arasına koyar, bazen yanına beyaz peynir ya da birkaç zeytin eklerdi. Kimi gün yiyecekler ayrı ayrı dururdu çantada. Ali okulda çantasını açtığında ne çıkacağını aşağı yukarı bilirdi.
Beslenme saati geldiğinde çocuklar sıralarında oturur, evlerinden getirdiklerini çıkarırlardı. Bir yandan konuşur, bir yandan yerlerdi. Ali de ekmeğini önüne koyardı.
Emre'nin beslenme çantasında sık sık Alman pastası olurdu. Ali onu özellikle hatırlıyordu. Başka çocukların çantalarından da kekler çıkardı. Ali'nin gözü bazen kendi ekmeğinden kalkar, onların yiyeceklerine giderdi.
O da isterdi.
Ama annesine pek söylemezdi. Evde paranın nasıl hesaplandığını, her istenenin alınamadığını çocuk aklıyla da olsa biliyordu. Babası belediyede çalışıyor, annesi evdeydi. Yoksulluk Ali'nin okula başladığı yıl ortaya çıkmış yeni bir şey değildi; bildiği hayat buydu.
Kimse beslenme çantasındaki yiyeceklerle alay etmiyordu. Ama kimse ona kendi yiyeceğinden de uzatmıyordu.
Ali domatesli ekmeğini yer, sonra çantasını toplardı. Ertesi sabah annesi yine elindekilerle bir şeyler hazırlayacaktı.
Yıllar ilerledi. İlkokulun aynı sınıfında oturan çocuklar büyüdü; tahtaya yazılan kelimeler uzadı, defterlerdeki satırlar çoğaldı. Hale Öğretmen de sınıfın öğretmeni olarak kaldı.
Üçüncü sınıfta bir gün Ali'yi tahtaya kaldırdı.
Hale Öğretmen’in onu neden tahtaya kaldırdığını yıllar sonra hatırlayamayacaktı. Bir yaramazlık mı yapmıştı, yoksa başka bir şey mi olmuştu? Aklında kalan, tahtanın önünde durduğu ve öğretmeninin adını yazmasının istendiğiydi.
Ali tebeşiri eline aldı.
Öğretmeninin adı Hale'ydi. Ali, duyduğu gibi yazdı:
ALE
Başındaki H harfini koymamıştı. Ona göre söylenen sesler böyle yazılıyordu.
Hale Öğretmen yazıya baktı. Ardından Ali'nin başını birkaç kez tahtaya vurdu.
Ali'nin canı yandı. Elini başına götürdüğünde parmaklarında az miktarda kan gördü. Ağlamaya başladı.
Sınıfta ders devam etti. Öğretmeni yarası için bir şey yapmadı.
“Kimseye söyleme,” dedi.
Ali yerine geçti.
Başında sonradan şişlik oluştu. O günün geri kalanında ne işlendiğini, sınıfta kimin ne söylediğini hatırlamıyordu. Tahtayı, başındaki acıyı ve eline bulaşan kanı hatırlıyordu.
Eve gittiğinde annesine anlatmadı. Babasına da anlatmadı. Başındaki şişliği fark etmediler.
Ali öğretmeninin söylediğini yaptı.
Kimseye söylemedi.
Birinci sınıfta öğretmeni okul duvarının yanında beklemesini söylemişti. Ali, büyük çocuklar etrafını sarıp onunla alay ederken bile oradan ayrılmamıştı.
Üçüncü sınıfta başka bir söz duydu: “Kimseye söyleme.”
Bu kez de söylediğini yaptı.
Ali o yaşta iki olay arasında bir bağ kurmadı. Büyüklerin sözünü dinlemenin doğru olduğuna inanıyordu; korktuğunda da aynı şeyi yapıyordu.
Yıllar sonra o günü düşündüğünde başındaki yaradan çok, eve gidip annesine hiçbir şey anlatmamış olması ağır gelecekti.
Canı yanmıştı; yine de susmuştu.
Çünkü ona susması söylenmişti.
Sınıf Başkanı ve Davet
Üçüncü sınıfta Ali’nin okulda yaşadığı her şey kötü değildi. Bir gün sınıf başkanı seçilecekti. Öğretmen sınıftan çıktığında konuşanların adını tahtaya yazacak bir öğrenci gerekiyordu. Bu kez başkanı sınıf seçecekti.
Ali de aday oldu. Arkadaşlarının oyunu almak için onlara bir söz verdi:
“Beni seçerseniz sizi yazmam.”
Çocuklar onu seçti. Ali, öğretmenin bulunmadığı zamanlarda tahtanın başına geçmeye başladı. Sınıfın uğultusu yükselir, sıralar arasında konuşmalar çoğalırdı. Birileri yerinden kalktığında Ali tebeşiri alıp isimleri yazardı.
Ve verdiği söze rağmen, kendisini seçen arkadaşlarını da yazardı. Yaramazlık yapıyorlarsa onların adını da tahtaya geçiriyordu. Başkan olmayı istemişti; şimdi görevini yapması gerektiğini düşünüyordu.
Çocuklar ise seçilmeden önce söylediğini unutmamıştı.
Derya bu durumdan hoşnut değildi. En yakın arkadaşı İrem de onun yanındaydı. Bir gün Hale Öğretmen’e Ali’nin yalnızca isim yazmadığını, cetvelle çocukların kafasına vurduğunu söylediler. Onları destekleyen başka arkadaşları da vardı.
Bu doğru değildi. Ali kimsenin kafasına cetvelle vurmamıştı.
Öğretmen de anlatılanların doğru olmadığını anladı. Ali’yi cezalandırmadı. Fakat sınıftaki çocukların artık onu başkan olarak istemediği ortadaydı. Yeniden seçim yapıldı ve başka biri seçildi.
Ali sırasına döndü. Kısa süre önce kendisini seçen çocuklar şimdi başkasını istiyordu. Aralarında, tahtaya adını yazdığı arkadaşları da vardı.
O gün ne kadar kırıldığını yıllar sonra bile tam olarak ölçemeyecekti. Oysa o sırada, kendisine sırt çeviren çocukları hâlâ arkadaşı sayıyordu.
Bir süre sonra Derya’nın doğum günü yaklaşmıştı. Sınıfta çocukları davet ediyordu. Emre de gidecekti; başka arkadaşları da. Ali, çağrılanları duydukça kendisinin de orada olacağını düşündü.
“Ben de geleyim mi?” diye sordu.
Derya’nın cevabı kısaydı:
“Sen gelme.”
Ali daha fazla üstelemedi. Eve gidince annesine, Derya’nın herkesi çağırıp kendisini çağırmadığını anlattı. Üzüldüğünü gören annesi Derya’nın annesini aradı ve oğlunun bu duruma çok üzüldüğünü söyledi.
Telefonun öbür ucunda neler konuşulduğunu, sonrasında Derya’ya ne söylendiğini Ali bilmiyordu.
Doğum günü akşamı dayısının evindeydi. Dayısının evi, Derya’ların evinin tam karşısındaydı. Aralarında yalnızca sokak vardı.
Karşı taraftan çocuk sesleri geliyordu. Konuşmalar, oyunlar, gülüşmeler… Sınıfta her gün gördüğü çocuklar oradaydı. Ali seslerini duyabiliyor, ama yanlarına gidemiyordu.
Ertesi sabah okulda Derya ona sordu:
“Sen de gelseydin. Niye gelmedin?”
Ali, bir gün önce duyduğu “Sen gelme” sözünü hatırlıyordu. Yine de bunu söylemedi.
“Dayımlara gittik,” dedi.
Sanki gitmemeyi kendisi seçmiş gibi.
Yaz akşamları topun kimin evinin duvarına çarptığına göre bölünürdü. Bir komşu camdan kızar, çocuklar iki dakika sessiz kalır, sonra aynı topu daha yavaş vuracaklarına söz verip yine hızlanırlardı. O günlerin oyunu, eve dönmek için birinin adını pencereden bağırmasına kadar sürerdi.
Mahallenin çocukları için buluşma saati pek belirli değildi. Birinin evindeki çevirmeli telefon çalarsa annesi ahizeyi kaldırır, “Bir dakika, çağırıyorum,” derdi. Çoğu zaman telefona da gerek kalmazdı. Sokaktan yükselen “Aliii!” sesi, her türlü davetten daha etkiliydi. Annesi pencereden “Önce ödevini bitirsin!” diye seslenince aşağıdakiler kendi aralarında pazarlığa girişirdi.
Ali’nin kendi doğum günü geldiğinde o da sınıftaki arkadaşlarını çağırdı. Derya’yı da, İrem’i de. Onların kendisini çağırmamış olması, Ali’nin onları arkadaş olarak görmesini hemen değiştirmedi.
Ertesi günlerde aynı sınıfta oturdular, konuşmaya devam ettiler. Ali o yaşta arkadaşlığın iki tarafta da aynı anlama gelmeyebileceğini henüz bilmiyordu.
Bunu anlaması için daha uzun yıllar geçecekti.