Hastaneden sonra Ali'nin dünyası, Ankara'nın Karşıyaka Mahallesi'ndeki 108. Sokak oldu.
Burası, evlerin birbirine neredeyse değdiği bir mahalleydi. Gecekondularla apartmanlar yan yana yükselir, iki bina arasında bazen insanın geçeceği kadar bile yer kalmazdı. Asfalt sokaklar üç ayrı yokuşa açılırdı: sağda uzun olan, ortada kısa olan, solda ise ikisinin arasında kalan. Ali büyüdükçe bu yokuşların her birini ayrı ayrı tanıyacaktı.
Mahallede yıkılmış binaların yerleri, boş araziler de vardı. Kimi bina altlarında, sokak kenarlarında kalacak başka yeri olmayan insanlar yatardı. Ali'nin çocukluk manzarası yalnızca oyun oynayan çocuklardan ve kapı önünde oturan komşulardan ibaret değildi; bütün bunlar aynı birkaç sokağa sığardı.
Onların evi sarı renkli, tek katlı bir gecekonduydu. Önünde beton dökülmüş düz bir alan vardı. Kapıdan dışarı bakınca karşı apartmanın önündeki vişne ağacı görünürdü. Ali biraz büyüdüğünde o ağaca tırmanacaktı. Mahallenin ortasında, her gün gördüğü için ayrıca düşünmediği şeylerden biriydi bu ağaç.
Yaz akşamları sokak kolay kolay boşalmazdı. Kadınlar kapı önlerinde toplanır, konuşur, mahallede olup biteni birbirlerine anlatırdı. Çocuklar bir evin önünden ötekine koşardı. Saklambaç oynanır, ay gördüm oynanır, uzun eşek için bir araya gelinirdi. Ali de bu oyunların içindeydi. Futbol olduğunda ise çoğu zaman kenarda kalırdı; iyi oynayamadığı için onu takıma almak istemezlerdi.
O zamanlar bütün bunların üzerinde uzun uzun durmazdı. Oyun bitince eve döner, ertesi gün yine dışarı çıkardı.
Kış geldiğinde aynı sokakların görüntüsü değişirdi. Kar bazen Ali'nin dizlerine kadar yükselir, okullar tatil olurdu. Sağdaki uzun yokuş çocukların poşetlerle kaydığı yere dönüşürdü. Yazın ayak seslerinin duyulduğu asfalt, kışın karın altında kaybolurdu. Ali kardan adam yaptığını hatırlamıyordu; onun aklında daha çok yokuşlar ve kaymak için kullanılan poşetler kalmıştı.
Ama bütün bu sokakların sonunda dönüp girdiği yer aynıydı: sarı gecekondu.
Dış kapının ardında, ayakkabıların bırakıldığı camlı bir giriş alanı vardı. Tuvalet hemen kapının arkasındaydı; ahşap kapısı ve karanlık gideriyle, Ali'nin ileride kolay kolay unutamayacağı bir yer olacaktı. Girişten içeri geçince salon açılırdı. Ev bir oda bir salondu. Mutfakla salonu bir kapı değil, perde ayırırdı.
Salonda kırmızı desenli bir halı seriliydi. Ali oyuncak arabalarını onun üzerinde sürerdi. Halının desenleri bazen yol olur, bazen viraj. Küçük arabalar bir çizgiden ötekine giderken odanın geri kalanı bir süreliğine ortadan kalkardı.
Katalitik soba da salondaydı. Kışın ısınan yer yalnızca burasıydı. Annesiyle babası yatak odasında yatarken Ali'nin yeri salondaydı. Bebekken beşiği olmamış, sandığın üzerinde yatırılmıştı. Evdeki eşyalardan biri, onun ilk yatağı olmuştu.
Salonun penceresi dış kapının bulunduğu tarafa bakardı. Kapının ötesinde beton alan, karşı apartman ve vişne ağacı vardı. İçerideyse halı, soba, oyuncak arabalar ve perdenin ardındaki mutfak.
Ali için dünya önce bu kadar küçüktü. Bir odadan diğerine, kapıdan sokağa, sokaktan yeniden eve uzanıyordu.
Yıllar sonra mahallenin üç yokuşunu da, karşıdaki vişne ağacını da hatırlayacaktı. Ama çocukken evin içindeki bazı sesleri sokaktaki bütün seslerden daha dikkatli dinlemeyi öğrenecekti.
Şimdilik kırmızı halının üzerinde arabalarıyla oynuyordu. Tuvaletin karanlık gideri de, kapının ardındaki sokak da yerli yerindeydi. Henüz küçük bir oyuncak arabanın o giderin içine düşeceği günü bilmiyordu.