İçeriğe geç

Sabah

Gökyüzü güneş ile ayın kavgası rengindeyken kızıl minik yuvarlak sanki ufka demir atmış gibi aşağıya kaymıyordu. Tam böyle bir vakitte akşam ezanı sessizliği yırtarcasına kulağıma yükseldi, bir kaç kuş uçtu köşedeki evin çatısından. Şehir sanki boşaltılmış gibiydi, nadiren uzaktan gelen tatlı korna sesleri birilerinin olduğunun ispatıydı. Bakkala çıktığım yokuştan aşağıya inerken
2 gecekondu ev arasından gözüken deniz manzarası bana çok kısa göz kırpmıştı, o mavi gözlere doyamayıp tekrar dönüp baktım. Normale göre daha uzun süren bir iç çekişin ardından yokuştan aşağıya, nispeten daha düz bir yolu olan yan sokağa girdim. Zaman durmuş gibiydi, "ayakları tersine gitmek" deyimini ilk defa gerçek hayatta yaşıyordum. Evler boşaltılmış gibiydi, balkonlarda kimse yok, hiçbir evin ışığı yanmıyordu, fakat biliyordum, birileri vardı elbet. Kıyafeti yırtık pırtık turuncu sokak kedisi , 2 çift kuş için pusuya yatmıştı. Son derece gerilmişti, hedefine o kadar kitlenmişti ki beni hiç dinlemedi. Kuşlara yazık olmasın diye hamle yapacağım sırada o da aynı anda hamle yapmaya atıldı fakat ikimizde amacımıza ulaşamadık. Sokağın en ucundaki evden gelen yedi el silah sesi sanki "koskoca şehir hiç boş olur mu?" dermişcesine ikinci kez şehrin boş olmadığını suratıma çok sert şekilde vurdu. Ne yapacağımı bilemedim dondum kaldım. Hızlıca eve doğru koştum anahtarı taktım fakat çevirirken düşürdüm, bu sefer daha sakin bir şekilde denerken köşedeki evden bir adam kendine has öfkesi dışında tüm duyguları yaşıyormuşcasına bir surat ifadesiyle jet hızında evlerinden fırladı ve elinde silah olan sağ elinin bileğiyle gözyaşlarını silerken köşeyi döndü ve yok oldu. Hızlıca apartmana girdim. Merdivenleri nasıl çıktığımı hatırlamıyorum bile. Demir kapıyı o kadar hızlı ve sert çarptım ki ses tüm binada inledi resmen. Yere oturup sırtımı kapıya verdim , sırtıma bir soğukluk geldi, soğukluk geçene kadar oturdum. O sırada polis, ambulans gelmiş kalabalık toplanmış en son herkes dağılmıştı. Hava iyice kararıp karşımdaki askılık canlı bir silüete dönüşünce zar zor ayağı kalktım. Aldığım ekmekleri mutfaktaki ekmek kovasının içine koydum. Kapağını kapattım. Camdan sokağa baktım. Bir iki ev dışında tüm evlerin ışığı kapalı, sokak çok sessizdi. Kafamı pencereden içeri soktum. Camı açık bıraktım, hafif esiyordu. Yaz, akşamın hakkını veriyordu. Acıkmıştım. Buzdolabından salamı çıkardım, salamlı omlet gibi bir şey yaptım ne yaptığımı çok hatırlamıyorum , tadını da . Tek hatırladığım çok yavaş hareket ettiğimdi. O gün o yemeği yapmam yaklaşık bir saatimi almış olabilir. Yemeğimi alıp televizyonun karşısına geçtim. Televizyonda her zamanki gibi komik olmayan komedi programları skeçler sunuyor, solcu haberler sağcı haber kanallarına sallıyordu. Aynı şekilde sağcılarda solculara sallıyordu tabi. Televizyonda bir kaç kanal geçtikten sonra televizyonu kapadım. Siyah ekran karşısında yemeğimi yedim. Yemeği ocağın üstüne koydum. O gün bulaşıkları yıkamadım. Olanları düşünerek uyumaya çalıştım, her seferinde gözümü açtım, kapattım . Her kapatışta bir silah sesi beynimin koridorlarında yankılandı. Sağa sola bir kaç dönüşten sonra uyudum, uyandım. Üşümüştüm , mutfağın penceresini kapatıp salon koltuğuna uzandım. Kurşun gibi ağırlaşmıştım. Esnedim, kıvrandım en sonunda üstümdeki ağırlığı atıp ayağa kalktım. İş kıyafetlerini ve iş ayakkabısını poşete koyup aşağı indim. Kaldırımda oturup Fatih abiyi bekledim. Bİ kaç soğuk rüzgar sonra eski arabasıyla geldi, sağ koltuğa bindim. Hiç konuşmadık. Fırına gittik, boyoz ile patatesli börek aldık. Fatih abi : "Aç burada ye yemeği çok işi var" dedi. Hızlı ve az öfkeli bir şekilde. Arabayla dükkana gidip pas kokulu, gri , kimi yeri yamalanmış, bazı yerlerinde göçükler olan devasa sürgülü kapıyı gıcırdama ve sürüklenme sesleri eşliğinde sürükleyerek açtım. Tuvaletin yanındaki lambası bozuk küçük odada iş kıyafetlerini giyip poşetimi astım ve çıktım. Takım arabasının yanına giderken, Ali usta işe yeni geliyordu. Takımları silip yerine dizerken, eski iş yerinden kalma, gri, kimi yerlerine pis siyah yağ bulaşmış, bazı yerlerinde çok küçük yırtıklar olan eski -belki 10 yıllık- tişörtünü giyip, ağır gövdesiyle bana doğru yavaşça yaklaştı:
"Ati, ne olmuş be oğlum sizin mahallede dün ?"