İZMİR, ŞUBAT, 1950
Ormanın derinliklerinde gece, nefesini tutmuş bekliyordu.
Kızılçamların gövdelerinde dans eden meşale ışıkları Bornova Ormanları’nı aydınlatıyordu. Her ağaç arkasında pusuya yatmış bir düşman varmış izlenimi veren bu oyunda, Mirdark avcıydı. Elindeki kanlı gömlek parçasını havaya kaldırdı, rüzgârın yönünü ölçtü. Oğlunun kokusu hâlâ tazeydi.
Yedi vampir, ellerindeki meşalelerle onu takip ediyordu. İdam mangası yıllardır yuvanın korkulan infazcılarıydı ancak bu gece yüzlerinde tedirginlik vardı. Mirdark'ın öfkesi, bastırılmış bir fırtına gibi üzerlerinde geziniyordu. Liderlerinin evlatlarını öldürmeye kararlı olduğunu biliyorlardı.
Mirdark durdu. Meşaleyi yere dikti, parmaklarını toprağa bastırdı. Soğuk, nemli toprakta bir çukur vardı—ayağın izi. Yakın zamanda atılmıştı.
“Yaklaşıyoruz.”. Sesi, tıpkı yuva avlusundaki kadar soğuktu. “Oğlum, saklanmayı hiç beceremedi.”.
Arkasındaki yedi vampir meşalelerini yükseltti, ışık kayalıklara vurdu. Önlerinde, çam ağaçlarının seyreldiği bir bölge uzanıyordu. Sergen, yakınlardaydı.
***
Sergen; bir kaya oyuğunun en karanlık köşesine sığınmış, nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Üzerindeki gömlek kan ve terle yapışmıştı. Bir vampirin iyileşme gücü vardı elbette ancak bu gücün işlemesi için zamana ve sessizliğe ihtiyacı vardı. Oysa şimdi ikisi de yoktu.
Bileklerindeki zincir izleri hâlâ tazeydi. Mahzende geçen günlerin yorgunluğu kemiklerine işlemişti. Ancak Orlina'nın kokusu hâlâ üzerindeydi. Hafif çiçeksi, ince bir parfüm; sarıldıkları sırada üstüne sinmişti. Kız kardeşi onu kurtarmak için her şeyi riske atmıştı.
Uzaktan meşale ışıkları belirdi. Sergen'in gözbebekleri hızla büyüdü, vampir gece görüşüyle aydınlanmayan karanlığı taradı. Sekiz ışık demeti, düzenli bir hat halinde ilerliyordu. Babası ve idam mangasıydı.
Hızla ayağa kalktı, kayalığın diğer tarafına yöneldi. Ancak bacakları mahzende geçen günlerin ağırlığını taşıyamıyordu, her adımda sendeleyip duruyordu. Yine de durmadı. Düşmemeliydi. Düşerse, Orlina'nın verdiği şansı heba ederdi.
Kayalıklardan aşağıya indi, çam iğneleriyle kaplı toprak ayak seslerini boğuyordu. Bir süre sonra ağaçların arasında açıklığa çıktı. Kaçış yolu olmayan bir tuzağın tam ortasındaydı. Arkasından bir dal koptu.
Sergen döndü. Babası, ağaçların gölgesinden çıkıyordu. Mirdark'ın yüzünde ne öfke vardı ne de acıma. Yalnızca soğuk, hesapçı bir ifade. Arkasında, yedi vampir çemberi daraltmış, her kaçış yolunu kapatmıştı.
“Kaçış yok, oğlum.”.
Mirdark'ın sesi gece havasında kristal gibi berraktı. “İlk idam edilecek sensin. Sıra daha sonra diğer haine—kızım, senin kardeşin Orlina'ya—gelecek.”dedi.
Sergen'in elleri yumruk oldu. “Orlina'nın suçu ne? Senin adaletin masumları da mı vuracak?”.
Mirdark'ın dudaklarında soğuk bir gülümseme belirdi. “Masum mu? Senin kaçtığın gün o da yuvadan gizemli bir şekilde ayrıldı. Kaçması, yuvamızdan bir vampirin boğazına bıçak dayayıp senin kaçman için fırsat yarattıktan hemen sonra oldu. Bilmiyorum mu sandınız evlatlarım?”.
Sergen'in içine bir şey oturdu. Orlina her şeyi planlamıştı. Zincirleri gevşetmiş, kargaşa yaratmış, kendini de tehlikeye atmıştı. “Deli kız…”diye geçirdi içinden ve yüzünde istemsiz, acı bir gülümseme belirdi.
“Gülümsüyorsun.”. Mirdark'ın sesindeki soğukluk iyice keskinleşti. “İdam anında gülümseyen bir oğlum var. Ne kadar... İlginç…”.
Sergen, babasının gözlerine baktı. “Seni hayal kırıklığına uğrattığımı biliyorum. Ancak insan kanı içmeyi reddetmek... Bu bir ihanet değil, seçimdir.”.
“Seçim?”. Mirdark bir adım attı. “Sen bir vampirsin. Kan, bizim varlık sebebimizdir. Hayvan kanıyla yaşamak... Soyuna ihanettir bu.”.
“Peki ya insanlar?”. Sergen'in sesi titremiyordu. “Onlar da yaşamayı hak etmiyor mu?”.
Mirdark'ın cevabı yumruk oldu. Sergen'in yüzüne indirdiği darbe onu yere çaldı. Ardından diğer vampirler üşüştü ve Sergen’i kollarından, bacaklarından tutup yere sabitlediler. Sergen'in bedeni çam iğnelerine gömüldü, ay ışığı gözlerini kamaştırıyordu.
Mirdark, elindeki gümüş hançeri çıkardı. Bıçağın üzerindeki rünler ay ışığında parıldıyordu. Yuvanın en kutsal silahıydı bu; yalnızca en ağır suçluların infazında kullanılırdı.
Mirdark'ın sesi, oğlunun kulağına bir lanet fısıldar gibi eğildi: “Orlina'yı bulduğumda, onu senin gözlerinin önünde öldüreceğim. Önce kollarını keseceğim, sonra bacaklarını. En sonunda başını. Ve sen, onun kanını içmeye zorlanacaksın. İnsan kanı içmeyen oğlum, sonunda kardeşinin kanını içecek.”.
Sergen'in gözleri büyüdü. Daha önce hiç duymadığı bir sesle fısıldadı: “Yapma. Ona dokunma. Ne istersen yaparım.”.
Mirdark güldü. “Artık çok geç. Senin seçme hakkın yok. İkiniz de ibret olacaksınız.”dedi.
“Orlina’nın kafasını kesip konağımızın girişinde ibret olsun diye mızrakta sergileyeceğim.”. Mirdark hançeri oğlunun boğazına dayadı. “Ve hemen ardından kardeşinin kanını içirdiğim senin başın da Orlina'nın başının yanına gelecek.”.
Sergen'in gözleri doldu. Ölümden korkmuyordu ancak kardeşinin de onunla aynı kaderi paylaşacağını bilmek... Bu, dayanabileceğinden ağırdı.
“Affet beni, Orlina.”diye fısıldadı. Gitmek kolay olmalıydı, kalmak bu kadar zorken.
Mirdark'ın eli yükseldi.
***
Aysu, ormanda birkaç gündür dolaşıyordu.
Sürgün edileli birkaç gün olmuştu. Bohçasındaki erzak bitmek üzereydi ancak açlık değildi onu rahatsız eden. Onu asıl rahatsız eden; yuvasız kalmanın, aidiyetsizliğin getirdiği derin sessizlikti. Babasının gözleri ve sözleri hâlâ aklındaydı.
Hammas'ın sırıtışı, kalabalığın gülüşü, babasının “Liderlik babadan oğula geçer” sözü... Bunları düşündükçe elleri pençeleşiyor, tırnakları uzuyordu. Bastırmak zorunda kalıyordu kendini.
Yürüdü Aysu. Sürgün edildiğinden beri aynı soru beyninin içinde dönüp duruyordu: “Bir baba, kızını nasıl kovar?”. Babası o adımı atmıştı ancak durmuş olması neyi değiştirmişti ki? Yine de göndermişti kızını. Yine de Hammas'ın yanında durmuştu. “Ancak”lar bir şey ifade etmiyordu çünkü “ancak” kendisinden önce gelen her yargının, her düşüncenin, her duygunun katiliydi.
Aysu şimdi ormanda yapayalnızdı. Babasının söylemediği o sözlerin ağırlığı sırtındaki bohçadan daha ağırdı. “Gurur duyuyorum.”demişti ya... Alçak sesle, kimsenin duymayacağı kadar alçak. O söz, bir teselli miydi, yoksa bir veda mı? Aysu anlayamadı. Ancak bildiği bir şey vardı; babalar, sözleriyle değil, duruşlarıyla belli ederdi sevgilerini ve Yoru, kızının yanında durmamıştı. Aysu da Yoru da biliyorlardı ki; pişmanlık, geç kalmış bir bilgeliğin feryadıydı.
O gece, ormanın derinliklerinde bir açıklığa gelen Aysu, bu düşüncelerle ilerlerken bir anda durdu. Ay ışığının vurduğu bu alan, kaçışı olmayan bir arena gibiydi. Ancak içgüdüleri onu durdurdu. Bir şey vardı burada. Koku...
Kan… Ter… Korku… Ve...
Vampir mi?
Birden fazla vampir. Dokuz, belki on. Açıklığın ortasında bir vampir yerdeydi, diğerleri onu sabitlemişti. Bir başkası, elindeki rünlü gümüş bıçağı yerdekinin boğazına dayamıştı. Konuşmaları dinledi, başka bir baba vardı ve elinde hançeri oğlunun boğazına dayamıştı.
Aysu'nun içgüdüleri alev aldı. Günlerdir sürgünde bastırdığı öfke, adaletsizlik, çaresizlik... Hepsi bir anda patlamaya hazırdı. Kendi sürüsünde söz hakkı verilmemişti, kendi babası onu kovmuştu, kendi abisi onu aşağılamıştı. Ancak burada, bu gece, kimse ona ne yapacağını söyleyemezdi.
***
Vahşi bir çığlık koptu gecede.
Aysu vampirlerin üstüne atılırken içinden tek bir cümle geçirdi: “Bacaklarım titriyor ancak durmayacağım.”.
Sesi ormanın sessizliğini paramparça etti. Açıklığa fırladığında, kurt kadının tüm gücüyle saldırıyordu. Pençeleri havada ıslık çaldı, en yakındaki iki vampirin göğsünü yardı. Onlar yere yığılırken Aysu döndü, diğerine hamle yaptı.
Kaos.
Yerdeki vampir, bir hamlede kurtuldu, ayağa fırladı. Aysu'nun yanında savaşmaya başladı. Birlikte, bir vampiri daha devirdiler.
Vampir idam mangasının lideri ve en iyi iz sürücü vampir olan Pistkar üstlerine saldıran dişi kurdu görünce donakaldı. Ne yapacağını bilemedi başta. Sonra Sors’un teklifi aklına geldi: “Abimin baskıcı ve sert liderliğinden sıkılmadın mı Pistkar?”. Hızlı bir şekilde karar veren Pistkar idam mangasına geri çekilme emri verdi. Bu Mirdark’tan kurtulmanın en kolay yoluydu. Vampir idam mangası kaçarken ellerindeki meşaleler söndü, karanlıkta kayboldular. Yerde yatan dört vampir de onları takip etti. Liderlerini ortada bırakarak.
Mirdark, tek başına kalmıştı.
Aysu, yaşlı vampirin karşısında duruyordu. Onun gözlerinde babasınınkinden farklı bir şey vardı. Orada merhamet yoktu, tereddüt yoktu. Yalnızca soğuk, hesaplayan bir zekâ vardı. Ne babalar vardı?
“Sen kimsin?”dedi Mirdark, pençelerini çıkarmış, savaş pozisyonuna geçmişti.
“Sürgün.”. Aysu'nun sesi sertti. “Oğlundan pek bir farkım yok.”.
“Benimle ne alıp veremediğin var?”.
Aysu cevap vermedi. Saldırdı.
Mirdark yaşına rağmen hızlıydı. Pençelerini savurdu, Aysu'nun kolunu sıyırdı. Ancak Aysu da durmadı, karşı saldırıya geçti. İkisi açıklığın ortasında boğuşurken, Sergen de savaşa katıldı. Bir sürgün ve bir kaçak, yaşlı vampiri sıkıştırdılar.
Mirdark bir anlık açık yakaladı, oğluna hamle yaptı. Ancak Sergen bekliyordu. Babasının kolunu yakaladı, ters bir hareketle kırdı. Çatırtı sesi geceye yayıldı. Mirdark'ın elindeki hançer yere düştü.
Yaşlı vampir yere yığıldı. Kolunun acısıyla kıvranıyordu ancak gözleri hâlâ o soğuk bakışla oğlunu deliyordu.
Sergen, babasının başında durdu. Gümüş hançeri eline aldı. Eli titremiyordu ancak içinde bir şeyler paramparça oluyordu.
“Kardeşimin kanını içmeyeceğim. İnsan kanı içmeyeceğim.”dedi alçak sesle.
Aysu yanına geldi, nefes nefeseydi. Kolundaki yarık hızla kapanmaya başlamıştı bile. “Kan içmeyen vampir... Babanı öldüremeyeceksen ben yaparım.”.
Sergen başını salladı. “Bunu ben yapmalıyım. Kendi kanımdan ve kendi yuvamdan olanı öldürmeliyim. Yapmazsam peşimi bırakmazlar. Sen yaparsan, senin peşine düşerler.”.
Sergen'in eli titriyordu. Hançer babasıyla geçirdiği o çocukluk yılları kadar ağırdı. Babasının ona savaşmayı öğrettiği günler geldi aklına. İlk avı… İlk ders… “Bir vampir, asla arkasını dönmez. Asla korkmaz. Asla affetmez.”.
“En büyük pişmanlık, yapamadıkların değil; yapıp da keşke yapmasaydım dediklerindir. Affet beni.”dedi Sergen. Ancak kime söylediğini bilmiyordu. Babasına mı? Kendine mi? Yoksa çocukluğuna mı, babasının gözlerinde bir gün onay görmeyi umut eden o çocuğa?
Mirdark'ın gözlerinde bir an bir şey parladı. Korku muydu? Pişmanlık mı? Yoksa yalnızca şaşkınlık mı? Sergen okuyamadı. Artık okumak istemiyordu. Eli titremiyordu artık. Babasının gözlerinin içine baktı. Mirdark'ın bakışlarını eski durumuna dönmüştü. Ne korku vardı ne de pişmanlık vardı. Yalnızca o bildik soğukluk…
“Orlina'yı bulacağım.”dedi Sergen. “Ona senin ne olduğunu anlatacağım. Seni anlatmayacağım. Senin ne olduğunu ve sana ne olduğunu anlatacağım.”.
Hançer indi.
Mirdark'ın dudakları aralandı. Son sözü, bir fısıltıdan farksızdı: “Onu bulamayacaksın. Orlina'yı. O da ölecek. Soyum… Lanetli…”.
Mirdark'ın gözleri bir an daha parladı, sonra söndü. Bedeni yere yığıldı, kan toprağa karıştı. Çam iğnelerinin arasında koyu bir leke gibi yayıldı.
Sergen bir süre öylece kaldı. Elleri kan içindeydi, gümüş hançer hâlâ tutuyordu. Sonra ayağa kalktı, hançeri beline taktı. Mirdark’ı öldürdükten sonra soğuk soğuk terlemeye başladı ve bir kızılçama elini yaslayarak yere eğilip son birkaç gündür yediği bitkileri ve içtiği vahşi hayvan kanlarını kusmaya başladı. Vücudu, işlediği bu ağır günahı taşıyamadı.
“Gitmeliyiz.”dedi Aysu ve sesi sertti ancak gözlerinde bir şey vardı—belki acıma, belki anlayış. “İzlerimizi yok etmeliyiz.”.
Sergen başını salladı. Birlikte, Mirdark'ın cesedini sürükleyerek yakındaki bir mağaraya götürdüler. Aysu mağaranın içinde bir ateş yaktı, cesedi alevlere verdi. Kemikler kütürdüyor, duman mağaranın tavanına yükseliyordu.
Sergen dışarı çıktı, kan izlerini ve ayak izlerini silmeye başladı. Toprağı düzledi, yapraklarla kapattı. Aysu da mağaradan çıktığında aynı şekilde izlerini yok etti.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra, farkında olmadan, aynı açıklığa geri döndüler.
Ay ışığı üzerlerine vuruyordu. Aysu'nun kurt kadın özellikleri yavaş yavaş geri çekiliyor, tırnakları normal haline dönüyordu. Sergen'in yüzündeki morluklar solmaya başlamıştı, vampir iyileşmesi işliyordu.
“Teşekkür ederim.”. Sergen'in sesi kısıktı. “Ölüyordum.”.
Aysu omuz silkti. “Saymadım ama var birkaç günlük sürgün hayatım var. Bu gece bir vampiri kurtarmakla geçti. İlginçti.”.
Sergen'in dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Benim kaçaklığım da yeni. Daha ilginç olacak.”.
“Kan içmeyen vampir.”. Aysu başını eğdi. “Sürüden kovulan kurt. Ne garip bir ikiliyiz.”.
Sergen başını kaldırdı, ağaçların arasından süzülen ay ışığına baktı. Fıstıkçamları ve kızılçamların dalları arasında dans eden ışık, yerdeki gölgeleri sürekli değiştiriyordu. “Belki de bu yüzden karşılaştık. Belki birbirimize ihtiyacımız var.”.
Aysu bir süre sessiz kaldı. Sonra başını salladı. “Belki. Ancak şimdilik hayatta kalmalıyız. Yuvan vampirleri benim kokumu aldı. Sürü de seninkini alırsa...”.
“O zaman birlikte kalmalıyız.”. Sergen'in sesinde kararlılık vardı. “En azından bir süre.”.
Aysu ona baktı. Gözlerinde, ilk kez sürgün edildiğinden beri bir şey vardı. Yalnız olmadığını bilmenin verdiği o hafif rahatlama…
“Peki ancak ilk iş, bana avlanmayı öğreteceksin. Hayvan kanıyla yaşayan vampir, kurt kadına avlanmayı öğretsin.”.
Sergen güldü. İlk kez gülüyordu. “Anlaştık. Ancak önce ismini bileyim.”.
“Aysu.”.
“Sergen.”.
Tokalaştılar. İkisinin de avuçları kanlıydı ancak bu, bir başlangıcın kanıydı.
Tokalaşma bitince Sergen fenalaştı ve Aysu’nun üzerine doğru bayıldı.
***
Kayalık çıkıntıda, yedi siluet hareketsiz duruyordu.
Yumantıra dürbününü indirdi. Yüzünde okunması zor bir ifade vardı. Arkasında, Ilus Metsa elindeki yaprağa yeni işaretler çiziyor, dalların arasından süzülen ay ışığını takip ediyordu. Mersin ve defne çalılarının arasına gizlenmiş beş ayıhı ise hiç kıpırdamıyordu.
Yumantıra'nın sözleri: “İlginç bir ittifak ve beklemediğimiz bir gelişme…”oldu.
Ilus Metsa yaprağı bıraktı, ayağa kalktı. Gözleri aşağıdaki açıklıkta el sıkışan iki figürdeydi. “Olaylar karışıyor. Umarım iki yuvayı da yok edeceğimiz fırsatı elde edebiliriz.”.
Yumantıra başını salladı, dürbünü kemerine taktı. “Plan değişmiyor. Önce yuvalar, sonra kaçanlar. Ancak sen ne demiştin? Bu ikisi ve kaçan o vampir... Farklı kokuyor.”.
“Uzun süredir insan kanı içmemiş vampirler. Kurt kadın ise sürüsünden ayrıldığından beri iksirlerle ve hayvan etleriyle idare ediyor. Ormanda sürüye bağlı değilsen insan eti de insan kanı da bulmak zordur.”. Ilus Metsa'nın parmakları toprakla oynuyordu, ormanın nabzını dinler gibiydi.
Arkalarında beş ayıhı sessizce bekliyordu. Miğferlerinin altından, gece görüşleriyle aşağıdaki sahneyi izliyor, ellerindeki mavi-beyaz enerjiyle alev alan palalar dimdik duruyordu. Tudorun Valvur Soturileri'nin ölümcül muhafızları, bir an olsun tetikte olmayı bırakmıyordu.
Ilus Metsa elini toprağa koydu. Bir an gözleri kapalı kaldı. Sonra açtı.
“Rüzgâr değişiyor.”. Sesi, rüzgârın getirdiği çam kokusuyla karışıyordu. “Yağmur gelecek. İzleri silecek.”.
“İyi.”. Yumantıra kemerindeki silahları yokladı. “O zaman biz de izlerimizi silelim.”.
Yedi siluet birden kayalıktan indi. Ayıhıların hareketleri o kadar sessizdi ki yapraklar bile hışırdamadı. Ilus Metsa'nın adımları doğanın sesine karıştı. Yumantıra en önde, gözleri karanlıkta keskin, elleri kemerindeki silahlardaydı.
Aşağıda, açıklıkta, bir kaçakla bir sürgün hâlâ duruyordu. Benzer kaderin çocukları…
Sergen başını kaldırdı, kayalıklara baktı. Bir an orada bir şey olduğunu hissetti. Ancak rüzgâr esmiş, yağmur kokusunu getirmişti. Başka bir şey yoktu.
“Bir sorun mu var?”diye sordu Aysu.
“Yok.”. Sergen başını iki yana salladı. “Yalnızca... Bir anlık garip bir his…”.
Aysu da başını kaldırdı, kurt kadının keskin koku alma duyusuyla havayı taradı. Çam reçinesi, nemli toprak, yaklaşan yağmur… Başka bir şey yoktu…
“Rüzgâr.”dedi. “Yalnızca rüzgâr.”.
Birlikte, ormanın derinliklerine doğru yürüdüler.
Yedi gözlemci, görevlerini tamamlamış, geceye karışmıştı. Bir kaçakla bir sürgün, bilmeden, görünmeyen bir ağın tam ortasında yürüyordu.
İzmir ormanlarında, 1950 yılının o soğuk gecesinde, kimse bilmiyordu ancak asıl fırtına henüz başlamamıştı.
***
Sors, Aydın’daki vampir yuvasıyla görüşmesinden yeni dönmüştü. Yuvalar ve türler arası bürokrasi daha çok Sors’un işiydi. Aydın’a da Orlina’yı Aydın vampir yuvası liderinin oğluyla evlenmesini konuşmak için abisi Mirdark tarafından gönderilmişti. Sonunda yuvaya döndüğünde ne abisi ne Sergen ne de Orlina vardı.
Vampir idam mangası, Sors’tan bir süre sonra kanlar içinde yuvaya giriş yaptı. Pistkar, her şeyi anlattı. Sergen, Orlina, kaçış, kurt kadın, Mirdark… Sors ve Pistkar; Mirdark’ı aramaya gittiler. Yanlarına başka vampir almadılar. Sors yolda bu yaptığı cesur hareket için Pistkar’ı tebrik etti ve yuva yardımcılığı rütbesine yükseltti. Pistkar ile aralarındaki tüm konuşmalar sır olarak kalacaktı.
Mirdark’ın cesedini Sors ve Pistkar bulduğunda artık çok geçti. Geriye sadece kömürleşmiş kemikleri kalmıştı.
“Ağabeyim… Hep senden güçlüydüm. Hep senden akıllıydım. Ancak yuva hep senindi. Şimdiyse benim...”. Sors’un zihninde canlanan cümleler bunlardı.
Bu ölümün haberi yuvaya ulaştığında derin bir sessizlik oldu. Tüm vampirler toplandı ve Mirdark’ın kardeşi Sors’un düzenlediği bir toplantıya katıldılar.