İZMİR, ŞUBAT, 1950
Sabahın ilk ışıkları, Bornova ormanlarının üzerinde yükselen duman tabakasını altın sarısına boyuyordu. O ışık, sık çam ağaçlarının arasından süzülüp geldiğinde, ormanın kendine özgü kokusu da uyanıyordu. Terk edilmiş Rum köyünün taş duvarları, bu ışıkla birlikte kendi gölgelerinden sıyrılıp ortaya çıkıyor; sarmaşıkların sardığı çökmüş çatılar, yosun tutmuş çeşmeler, devrilmiş kapılar. Yıllardır kimsenin uğramadığı bu harabeler, şafakla birlikte uyanıyordu.
Ocak ateşlerinin külü tütüyor, taş evlerin içinden ağır adımların sesi geliyordu. Bir kapı gıcırdadı, ardından diğeri… Yedi taş evin her birinden, uyku mahmurluğuyla dışarı süzülen iri cüsseli gölgeler belirdi. Kurt adamlar…
Köyün ortasındaki meydanda, kurumuş çeşmenin yerine yapılmış büyük taş ocağın ateşi hâlâ sönmemişti. Taş ocağın etrafındaki taş banklarda oturan kurt adamlardan bazıları ellerindeki çiğ et parçalarını ateşe tutuyor, bazıları ise doğrudan dişliyordu. Deriyle birlikte, kanla birlikte. Çiğnenen etin sesi, dişlerin kemiğe vuruşu, dudakların şapırdatışı… İnsan kulağı için ürkütücü, onlar için sıradan bir sabah ritüeliydi bu.
Aysu, evinin önünde tek başına oturuyordu. Dizlerinde yassı bir taş vardı, elindeki sivri çakılla taşın yüzeyine bir şeyler kazıyordu. Koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülmüş, sabahın serinliğinde ensesini ürperten rüzgârla dalgalanıyordu. Geniş, gülümseyen yüzü şimdi ciddiydi; büyük kahverengi gözleri, elindeki işe odaklanmıştı. Dolgun dudakları hafifçe aralanmış, nefesi taşın yüzeyinde buğu yapıyordu. Kaşları çatılmıştı. Kalın, kavisli kaşlarının altındaki gözler, yalnızca taşı değil, aynı zamanda içindeki bir şeyi de işliyor gibiydi.
Çak. Çak. Çak.
Çakıl taşı, koyu renkli yassı taşın üzerinde ince çizgiler bırakıyordu. Aysu'nun parmakları, insan elinden beklenmeyecek bir kesinlikle hareket ediyordu. Tırnakları normaldi henüz, yalnızca biraz uzun, biraz kalındı. Pençeye dönüşmemişlerdi. Savaş zamanı değildi. Ancak içindeki huzursuzluk, pençelerini çıkarmasını gerektirecek kadar derindi.
Uzakta, bir evin önünde yükselen kahkaha, Aysu'nun elini durdurdu. Hammas'ın kahkahasıydı bu. Güçlü, gür, meydan okuyan… Aysu'nun çenesindeki kaslar gerildi, kalın kaşları iyice çatıldı. Eli havada kaldı bir an, sonra taşı yere bıraktı.
Ağır ağır doğruldu Aysu. 172 santimetrelik boyu, kurt adamlar arasında kısa sayılmazdı ancak erkeklerin yanında yine de küçük kalırdı. Ancak onu küçük gösteren boyu değildi. Dolgun, kum saati vücudu, geniş kalçaları, iri göğüsleri… Hepsi ona “dişi” olduğunu hatırlatan şeylerdi. Sürüde dişi olmak, zaten ikinci sınıf olmaktı. Bir de liderin kızı olmak…
Eteğindeki tozları silkelerken, sol kolundaki yara izi gün ışığında parladı. Geçen ayki avda bir geyiğin boynuzundan kalmıştı. Hızla iyileşmişti ancak iz kalmıştı. Kurt adamların yenilenme gücü, her yarayı iz bırakmadan kapatamıyordu. Bu iz, Aysu'nun kolunda gururla taşıdığı bir madalya gibiydi.
Oysa abisinin vücudunda hiç iz yoktu. Çünkü Hammas, savaşması gereken avları değil, kaçanları vuruyordu. Sırtından, uzaktan, korkup kaçarken.
Kahkaha tekrar yükseldi.
Aysu, evinin önünden meydana doğru yürüdü. Ayakları taşların üzerinde sessizce ilerliyordu; kurt adamların doğasında olan bir sessizlikti bu. İnsanların ayırt edemeyeceği incelikte bir fark; adımın toprağa düşüşündeki hafiflik, nefes alıştaki ritim, vücudun ağırlığını aktarıştaki kurda özgü yumuşaklık.
Kurt adamlar ve kurt kadınlar meydanda toplanmışlardı.
Sürünün üyelerinden yirmiye yakını, taş ocağının etrafındaki banklara oturmuş, ayakta dikilenleri dinliyordu. Taş basamaklarda, en yüksek yerde, sürü lideri Yoru oturuyordu. 180 santimetrelik boyu otururken bile heybetliydi; omuzlarına dökülen koyu kahverengi dalgalı saçları, geniş alnının iki yanından ayrılıyordu. Kalp şeklindeki dolgun yüzünde, büyük yeşil gözleri sabah ışığında birer zümrüt gibi parlıyordu. Ancak o gözlerin altında, yılların getirdiği ağırlık vardı. Bir asrı aşkın, neredeyse iki yüzyıla yaklaşan bir ömrün yorgunluğuydu bu.
Hammas, meydanın ortasında dimdik duruyor, kollarını iki yana açmış, gür sesiyle konuşuyordu.
“…ve artık eski düzen değişecek! Babamın bize öğrettiği gibi; diğer insansılardan saklanmak, gizlenmek, korkmak… Bunlar geride kalacak!”.
Aysu, kalabalığın arasına karıştı. Kimse onun geldiğini fark etmedi. Gözleri abisindeydi. Açık kahverengi asker kesimi saçları, köşeli yüzünü iyice vurguluyordu. Küçük mavi gözleri, konuşurken etrafı süpürüyor, dinleyenlerin tepkilerini ölçüyordu. Geniş, kemikli burnu, ince dudaklarının üzerinde bir kaya gibi duruyordu. 184 santimetrelik boyu, kaslı vücudu, güçlü çenesi… Fizik olarak Hammas, kurt adam idealinin resmiydi. Ancak ruh olarak eksikti.
“Bornova’daki diğer insansılar bizi görünce kaçıyor.”diye devam etti Hammas, sesi meydanda yankılanırken bir eliyle havayı yumrukluyordu. “Çünkü biliyorlar! Seziyorlar! Ancak biz neden saklanıyoruz? Neden onlardan korkuyoruz? En güçlü biziz!”.
“En güçlü sen misin?”diye fısıldadı Aysu kendi kendine, o kadar alçak sesle ki yanındaki bile duymadı. Hammas duydu ve bilendi.
Kurt adamların işitme duyusu, bir insanın hayal edemeyeceği kadar keskindi. Otuz metre ötedeki bir fısıltıyı, rüzgârın yönüne göre net bir konuşma gibi ayırt edebilirlerdi. Hammas’ın başı, anında Aysu’ya döndü. Küçük mavi gözleri, kalabalığın arasında kardeşini buldu.
Aysu, gözlerini kaçırmadı.
Kalabalık da fark etti artık. Sessizlik yayıldı. Taş ocağının ateşi çıtırdadı, külleri savruldu. Yoru, basamaklarda hafifçe doğruldu ancak müdahale etmedi. Yeşil gözleri, iki çocuğu arasında gidip geliyordu.
Hammas, ağır adımlarla Aysu’ya doğru yürüdü. Her adımda kasları geriliyor, omuzları daha da genişliyordu. Savaş anında kurt adamların vücutlarında olan o ufak değişim başlıyordu: kas kütlesi birkaç milimetre artıyor, ellerdeki pençeler parmakların içinden dışarı çıkmaya hazırlanıyor, damakta gizli dişler uyanıyordu.
Aysu, olduğu yerde kaldı. Ancak Aysu’nun vücudu da aynı değişimi geçiriyordu. Elleri yumruk oldu, tırnakların altındaki pençeler gerilmeye başladı.
“Kardeşim de orada durmuş.”dedi Hammas, sesi alaycı bir tınıyla doldu, “Bana lider olmayı öğretecekmiş gibi bakıyor.”.
Aysu’nun yüzü gerildi. Geniş, gülümseyen çehresi şimdi taş kesmişti. Dolgun dudakları ince bir çizgi haline geldi. Gözlerindeki misafirperver ışıltı sönmüş, yerini soğuk bir kararlılığa bırakmıştı.
Hammas durdu. Kardeşine bir adım daha yaklaştı. Şimdi aralarında iki metre vardı. Aysu başını kaldırmak zorunda kalıyordu; abisi ondan neredeyse bir baş uzundu.
“Ne oldu?”dedi Hammas, başını eğip Aysu’nun gözlerinin içine bakarak. Alaycılık yerini keskin bir sorgulamaya bırakmıştı. “Yoksa gerçekten lider olmak mı istiyorsun? Senin gibi bir dişi kurt mu?”.
Son kelimeleri tükürür gibi söyledi. Dişi kurt… Sürüde en ağır hakaretlerden biriydi bu. Cinsiyeti, bir kusur olarak sunmak…
Aysu’nun içinde bir şey koptu. Yıllardır yuttuğu her şey, her aşağılanma, her “dişi olduğun için” sözü, her avda arkada bırakılışı, her toplantıda söz hakkı verilmeyişi… Hepsi aynı anda boğazına yığıldı. Yutamayacağını fark etti.
“Senin gibi acımasız, onursuz birinin lider olmasındansa…”dedi, sesi titremiyordu, “Bir kurt kadının lider olması iyidir!”.
Sessizlik… Taş ocağının ateşi bile sustu sanki. Rüzgâr durdu. Ağaçlar nefesini tuttu. Uzakta bir pınarın şırıltısı bile ormanın derinliklerine çekilmiş gibiydi.
Yoru, basamaklarda ayağa kalktı. Yüzünde bir ifade yoktu ancak elleri, taşın soğuk yüzeyini kavramıştı.
Kalabalık şaşkındı. Kimse Aysu’nun bu kadar ileri gideceğini tahmin etmemişti. Sürüdeki kadınlar, başları öne eğik, sessizce geriye çekildiler. Erkekler ise ne yapacaklarını bilemeden oldukları yerde kalakaldılar.
Hammas’ın yüzü öfkeyle kıpkırmızı kesildi. Han duruşu tekniklerini sonuna kadar kullanacaktı.
Tüm doğaüstü insansılar; tarihin karanlık bir döneminde, kendilerini sistemli bir şekilde avlayan” Sötet Ehdoron Sihirgerler” adlı kötü büyücü örgüt ile karşılaşmıştı. Bu örgütün üyeleri; sayı, büyü ve insansıların zayıflıkları olan silahlarla donanmıştı. Onlara karşı geleneksel güç gösterileri ve doğrudan saldırılar, intihardı.
Uzun ömürlü insansılardan yüz yaşından büyük yuva liderlerinin, yuva liderleri yardımcılarının, yuva lideri adaylarının öğrendiği han duruşu; bu zorunluluktan doğdu. Farklı uzun ömürlü insansılardan gelen en zeki savaş stratejistleri, gizli bir toplantıda buluştu. Amaçları basitti, kendilerini korumak. Bu sanat; hayatta kalanların sırrı olarak nesiller boyu, yalnızca en disiplinli ve stratejik kişilere öğretildi. Mirdark, Sors, Yoru ve Hammas; bu sanatı biliyordu.
Bir adım attı Hammas. Bu seferki adım, tehdit doluydu. Pençeleri parmaklarının içinden fırladı, gün ışığında bembeyaz parladı. Ağzını açtığında, damağındaki fazladan dişler aşağı indi; sıradan bir insan ağzında olmayan, vahşi ve keskin bir çene belirginleşti.
Aysu geri çekilmedi. Onun da pençeleri çıktı, çenesi değişti. İki kardeş, meydanın ortasında karşı karşıya duruyorlardı.
Hammas saldırdı.
Hammas’ın hamlesi çığlık gibiydi. Kocaman pençesi Aysu’nun sol kolunu hedef aldığında, havayı yardı, sesi duyuldu. Aysu çeyrek saniye geç kaldı. O çeyrek saniye, kanına mal oldu.
Pençeler eti yardı. Dört paralel yara. İlki omuz başında açıldı, ikincisi dirseğe doğru uzandı, üçüncüsü bileğe kadar indi. Kan, ilk anda çıkmadı; sanki et, yaranın şokunu yaşıyordu. Sonra kan akmaya başladı. Sıcak, koyu kırmızı, Aysu’nun parmaklarından süzüldü, yere damladı.
Aysu’nun dişleri sıkıldı. Acıyla değil, öfkeyle. Vurmuştu. Gerçekten vurmuştu. Abisi, Aysu’yu öldürmek istiyor.
Ancak Aysu geri çekilmedi çünkü geri çekilmek, ölüm demekti. Sürüde zayıflık gösterenin sonu gelirdi. Dişi olmak zaten zayıflık sayılıyordu. Bir de korkak olursa… Adı bile anılmazdı. Abisinin hamlesinin bitiş anında, ağırlığını öne verdi, sağ ayağıyla yere bastı, gövdesini döndürdü ve kendi pençesini Hammas’ın göğsüne gömdü.
Pençeler kumaşları yardı. Hammas’ın göğsünde dört paralel çizgi belirdi. Kan çıktı. Aysu’nun parmakları, abisinin kaslarının arasına girdiğini hissetti. Derin değildi ancak yeterliydi.
İşte bu. Geri çekilme. Vur.
Hammas şaşırdı. Beklemiyordu. Küçük kardeşi, dişi kardeşi, ona karşılık veriyordu. Gözlerinde bir an şaşkınlık parladı. Sonra kayboldu.
“Seni…”diye hırladı Hammas. Sesinde artık alay yoktu. Gözlerinde gerçek bir öfke vardı. Sürünün gözü önünde, herkesin önünde yara almıştı Hammas.
“Şimdi beni öldürecek.”diye düşündü Aysu. “Pişman değilim.”.
Hammas’ın ikinci hamlesi birinciden daha hızlıydı. Aysu’nun sağ omzunu yakaladı. Pençelerini derine batırdı. Çekti. Aysu’nun kolu yandan yırtıldı. Bu sefer kan öylece sızmadı, fışkırdı. Koyu kırmızı, sıcak, parmak aralarından, dirsekten, bilekten… Sanki kolunun içindeki her damar aynı anda açılmıştı.
Aysu’nun ağzından bir inilti kaçtı. Bastırdı. Kurt adamlar acı göstermezdi. Acı, zayıflıktı.
“Dayan. Dayan. Yılma. Yılma.”diye kendi kendine söylendi Aysu. Dişlerini gösterdi. Ağzını açtığında damağındaki fazladan dişler aşağı indi. Bir kurt adamın en büyük silahı pençeleri değil, çenesiydi. Pençeler uzaktan yaralardı, çene ise ölümcüldü. Öne atıldı. Hammas’ın kolunu yakalamaya çalıştı. Isıracaktı. Isırığı ölümcül olabilirdi. Kolunu koparabilirdi. Abisi kolsuz kalırdı. Belki o zaman dururdu.
Ancak Hammas daha hızlıydı. Daha iriydi. Daha güçlüydü. Kardeşinin hamlesini savuştururken, sol eliyle Aysu’nun çenesini kavradı, itti. Sağ eli ise Aysu’nun boğazına yapıştı. Kocaman elleri, o ince boynu sarmıştı. Pençeler, derinin hemen altındaydı. Bir hareketle, Aysu’nun nefes borusunu paramparça edebilirdi.
Aysu’nun gözleri büyüdü. Havayı çekmeye çalıştı. Olmadı. Ciğerlerine hava gitmiyordu. Boğazında Hammas’ın parmakları, pençelerin ucu derisini delmişti, kan sızıyordu. Elleriyle Hammas’ın bileklerini kavradı. Çekti. İtti. Boşuna. Abisinin kolları, onun iki kolundan daha kalındı. Demir gibiydi. Kıpırdamıyordu.
“Nefes alamıyorum.”. Aklından geçen tek düşünce buydu.
Hammas sıktı. Aysu’nun yüzü morarmaya başladı. Önce dudakları, sonra yanakları, sonra göz kapakları… Kan dolaşımı kesiliyordu. Gözlerinin önüne siyah bir perde indi. Ağırlaştı. Kolları düştü. Dizleri çözüldü. Yere çakıldı.
Aysu; dizlerinin üzerine düştü önce, sonra gövdesi öne devrildi. Hammas onu yere serdi, boğazını sıkmaya devam ediyordu. Aysu’nun elleri yerdeydi, parmakları toprağı kazıyor, çam iğnelerini avuçluyor, tutunacak bir dal arıyordu. Bulamıyordu.
Aysu’nun aklından; “Ölüyorum. Abim beni öldürüyor.”. Gözlerinin önünden geçenlerse; babasının yüzü, ona ilk kez avlanmayı öğrettiği gün, annesinin elleri, annesinin saçlarını taradığı zamanlardaki yumuşaklığı, koşarken rüzgârın saçlarını okşayışı, abisinin çocukken gülüşü, abisinin onu sırtında taşıdığı günler…
“Ne zaman böyle olduk?”diye sordu içinden.
Gözleri kapanıyordu. Aysu’nun aklından son bir şey geçti: “Babam…”.
“YETER!”.
Yoru’nun sesi, meydanda bir gök gürültüsü gibi çınladı. Ağaçların dalları sarsıldı, taş ocağının ateşi titredi. Sesi öyle gürdü ki, sürüdeki herkes bir an kulaklarını kapattı.
Hammas durdu. Elleri hâlâ kardeşinin boğazındaydı. Pençeler kardeşinin derisine batmıştı, kan sızıyordu, on küçük kırmızı nokta… Ancak sıkmıyordu artık. Nefes alıyordu Hammas ağır ağır. Göğsü inip kalkıyor, burun delikleri açılıp kapanıyordu. Gözlerindeki öfke, yavaş yavaş yerini bir şeye bırakıyordu. Utanca mı? Pişmanlığa mı? Yoksa yalnızca itaate mi? Yavaşça bıraktı.
Aysu yerde kaldı. Boğazından kan, ağzından salya, kolundan, omzundan kan… Yüzü mor, gözleri kan çanağı, nefes nefese… Ancak bakışları hâlâ dimdikti. Yerdeydi ancak yenilmemişti.
Hammas’a baktı. Abisine baktı. Hiçbir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu. Bakışları her şeyi anlatıyordu.
“Ben buradayım. Hâlâ buradayım. Ve sen beni öldüremedin.”diye aklından geçirirken burnundan soluyordu.
Yoru, basamaklardan indi. Adımları ağırdı, ölçülüydü. Her adımda, bir asrı devirmiş otoritesi meydana yayılıyordu. Sürü üyeleri saygıyla iki yana çekildi. Kadınlar başlarını eğdi. Erkekler gözlerini indirdi.
Yoru, kızının önünde durdu.
Aysu, başını kaldırıp babasına baktı. Yeşil gözler, kahverengi gözler. Bir asrı devirmiş bir baba, henüz yirmilerinde bir kız…
“Ayağa kalk.”diye emretti.
Aysu, sendeleyerek ayağa kalktı. Kan kaybından başı dönüyordu, bacakları titriyordu. Ancak dikildi. Dimdik.
Yoru, bir an kızına baktı. Gözlerinde bir şey vardı. Gurur muydu? Pişmanlık mı? Acı mı? Aysu okuyamadı. Ancak babasının çenesindeki kasların gerildiğini gördü.
“Asıl lider olmak isteyen sensin Aysu, biliyorum.”.
Aysu’nun gözleri doldu. Ancak ses çıkarmadı.
“Ve seninle gurur duyuyorum.”dedi Yoru ancak bu sefer o kadar alçak sesle söyledi ki, yalnızca Aysu duydu. Belki de duymak istediği için duydu.
Sonra sesi yeniden yükseldi. Resmileşti. Taşlaştı.
“Liderlik, bizim sürümüzde babadan oğula geçer. Hammas, en büyük erkek çocuğum olarak varisimdir.”.
Aysu’nun elleri yumruk oldu. Kan, parmaklarının arasından damlıyordu.
“Sen…” Yoru’nun sesi titredi. Yalnızca bir an. O kadar kısa bir an ki, belki de rüzgârdan sandılar. “Sen gidiyorsun.”.
Aysu’nun nefesi kesildi. Gözlerindeki yaşlar, akmamak için direniyordu. “Topraklarımızı terk edeceksin.”dedi Yoru, her kelimeyi bir bıçak gibi saplayarak. “Bir daha asla dönmeyeceksin. Sürgün edildin.”.
Sözleri meydanda yankılandı. Taş duvarlar bu kelimeleri emdi, ağaçlar fısıldadı, rüzgâr aldı götürdü. Kimse ses çıkarmadı. Yoru, bir an kızıyla göz göze geldi. Aysu, babasının gözlerinin dolduğunu gördü.
İki damla yaş, o büyük yeşil gözlerde parlıyor, akmamak için direniyordu. Yoru’nun elleri, yanlarında titredi. Dudakları aralandı, bir şeyler söyleyecek oldu. Söylemedi. Bir adım attı kızına doğru ancak durdu. Liderliği ve gelenekleri, babalığından önce geliyordu.
Aysu dimdik durdu, başını eğmedi, gözlerini kaçırmadı.
Yoru, bakışlarını kızından ayırdı. Başını çevirdi, gözlerini köyün çıkışına dikti.
Kararında kesindi.
“Eşyalarını topla.”dedi. Sesi çatallanmıştı ancak dimdikti. “Bir saat sonra burada olmayacaksın.”.
Aysu, arkasını döndü. Yürüdü. Her adımda kan damlıyordu, her adımda bir şey kopuyordu içinden. Ancak başı dikti. Sırtı dümdüzdü.
Evine girdiğinde, kapıyı arkasından kapattı. Bir süre kapının arkasında durdu, alnını soğuk taşa dayadı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ancak ses çıkaramıyordu.
Odada, duvarda asılı postlar, yerde serili kuru otlar, ocakta sönmüş ateş… Çocukluğunun geçtiği, annesinin kokusunun sinmiş olduğu bu ev. Şimdi sonsuza dek terk edecekti.
Eşyalarını topladı. Fazla bir şeyi yoktu zaten. Birkaç post, bir tas, bir bıçak, bir tespih… Küçük bohçaya sığdı her şey.
Bir saat sonra, köyün girişinde belirdi.
Sürü toplanmıştı. Kadınlar ağlıyordu sessizce. Erkekler başlarını eğmişti. Hammas, en önde duruyor, gururla sırıtıyordu. Kolları göğsünde bağlı, yarasını bile sarmamıştı. Göstermek için.
Aysu, sırtındaki bohçayla durdu. Arkasına baktı. Bir an göz göze geldiği babası Yoru, başını çevirdi. Ancak dönüşü çok yavaştı. Sanki başı ağırlaşmıştı. Omuzları çökmüştü.
Aysu, başını eğmeden ormana doğru yürüdü.
Hammas’ın yüzündeki gülümseme kaybolmuştu ve gözlerinde nefret belirmişti. Yuva liderinin erkek varisi olarak sıradaki yuva lideri kendisiydi zaten. Aysu ile kavgası yuva liderliğiyle alakalı değildi aslında. Hammas’ın derdi; babası Yoru’nun her zaman Aysu’yu daha çok sevmesiydi. Yoru, bunu çok belli etmemeye çalıştığını sanıyordu ancak Hammas anlamıştı. Hammas’ın derdi Aysu’dan kurtulmaktı ve en kısa sürede kardeşinin peşine düşecekti.
Aysu, ormanda yürüdü. Nereye gittiğini bilmiyordu. Yalnızca uzaklaşıyordu. Geride bıraktığı her adım, bir daha geri dönemeyeceği anlamına geliyordu. Gözyaşlarını silmedi. Bıraktı. Kimse görmüyordu. Ancak ormanda, onu görenler vardı.
***
Ormanın derinliklerinde, 465 yıllık karaçamın dalları arasında, beş ayıhı sessizce konumlanmıştı. Ağacın gövdesi o kadar kalındı ki beş kişi el ele tutuşsa ancak çevreleyebilirdi. Kabuğu, yüzyılların getirdiği derin çatlaklarla kaplıydı; siyaha çalan rengi, bu ağaca kadim bir görünüm veriyordu. Kırk metreye yaklaşan boyuyla ormanın en yüksek noktalarından biriydi. Rüzgâr estikçe dallar hafifçe çıtırdıyor, iğne yapraklar hışırdıyordu. Zırhları, üzerindeki karmaşık desenlerle bütün vücutlarını kaplıyor, yüzleri tamamen gizliyordu. Hareket etmiyorlardı. Neredeyse nefes almıyorlardı. Ayıhıların sessizliği, bu ormanın doğal sessizliğinden bile derindi. Miğferlerinin altında gözleri görünmüyordu ancak her biri, köyde olup bitenleri izlemişti.
Yumantıra, onların arasında, bir dalın üzerinde duruyordu. Hafif zırhı, ayıhılarınkine göre daha ince, daha esnekti. Mavi gözleri, ormanda kaybolan kurt kadına odaklanmıştı. Elinde küçük bir dürbün vardı ancak kullanmıyordu. Yılların deneyimi, ona dürbünsüz de görmeyi öğretmişti.
Biraz ötede, bir maki çalılığının arkasında Ilus Metsa duruyordu. Loş ışık, duman, hiçbiri onun görüşünü engellemezdi. Parmakları arasında bir defne yaprağı vardı, üzerine ince bir çizgi çekti. Defnenin kendine özgü keskin kokusu, parmaklarında kaldı. Sonra, yaprağı bıraktı. Rüzgâr aldı, götürdü.
Dallardan biri, ayıhıların lideri Yumantıra’ya doğru eğildi. Ilus Metsa’nın bitkilerle kurduğu iletişimdi bu. Sessiz, görünmez, etkili… Ağacın altında, yerdeki sarmaşıklar da hafifçe kıpırdamıştı, sanki ormanın kendisi bir mesaj taşıyordu. Yumantıra, başını hafifçe eğdi. Anlamıştı. Aysu, şimdi ağaçların arasında bir gölge gibi süzülüyordu. Kanı hâlâ damlıyordu, kokusu ormana yayılıyordu.
Ilus Metsa’nın bitkilerle ördüğü dallar, onları fark edilmez kılıyordu. Sarmaşıklar yavaşça büyüyor, çalılar kapanıyor, ağaçlar gölgelerini değiştiriyordu. Ilus Metsa yanlarında olduğu sürece, doğa, onların en sadık ve en güçlü askeriydi.
Yumantıra’nın eli, kemerindeki küçük bir keseye gitti. İçinde, Tudorun Valvur Soturileri’nin göreviyle ilgili notlar vardı. Bornova’daki taşkınlık yapan yuvaları yok etmek için gönderilmişlerdi. Vampirler ve kurt adamlar… Ancak şimdi, bu kurt kadını izlerken, notlarına bakmadı. Yalnızca izledi. Çünkü bazen, bir ava başlamadan önce, avını anlamak gerekirdi.
Ilus Metsa, çalılığın arkasında, bir dalın üzerine bir çentik daha attı. Teninde, omzuna vuran güneşle birlikte hafif bir ağaç kabuğu deseni belirdi. Bakırımsı-yeşilimsi renk, yaprakların arasında eriyip gitti. Derisinde, yalnızca bilenlerin fark edebileceği o ince doku, gün ışığıyla birlikte canlanıyordu.
Sabah ışığı, ormanın üzerinde yükseldi. Kuşlar ötmeye başladı. Sincaplar dallarda koşuşturdu. Orman, kendi hayatına döndü. Uzakta bir ağaçkakan, karaçamın kabuğuna vuruyor, ritmik sesi ormanın derinliklerine yayılıyordu. Yerdeki çam iğnelerinin arasında, bir sincap fıstıkçamının kozalaklarını karıştırıyor, telaşlı hareketleriyle kuru yaprakları havalandırıyordu.
***
Hammas, Aysu giderken köyün girişinde durdu. Aysu’nun silueti ormanın karanlığında eriyip giderken, içindeki öfke göğsünü dağlıyordu. Sürgün, babasının kararıydı bu. Ancak o, kardeşinin kaçıp kurtulmasına izin mi verecekti?
“Sen kurtuldun sanma.”diye mırıldandı, dişlerinin arasından. “Bulacağım seni.”.
Kimseye söylemedi. Gece yarısını beklemedi bile. Köyün arka tarafından, kimsenin görmediği bir anda, sessizce sıvıştı. Kurt adam duyularıyla havayı taradı. Rüzgâr güneyden esiyordu, topraktan yükselen nemle birlikte Aysu’nun kokusunu taşıyordu; kan, ter, korku…
Adımlarını sessizleştirdi, gölgelerin arasında kayboldu. Yılların avcılığı, kurt adam doğasının verdiği o doğuştan gelen yetenek… Aysu’dan daha iyi biliyordu ormanı. Onu bulacaktı.
Saatlerce yürüdü. Ay tepedeyken, vadinin derinliklerine, karaçamların ve andız ağaçlarının sıklaştığı bölgeye geldi. Aysu’nun kokusu burada daha tazeydi, neredeyse elle tutulur gibi. Hammas’ın dudaklarında zafer dolu bir sırıtış belirdi.
Derken bir ses duydu.
Hırıltı değildi, uluma değildi. Nefes alışı ağırdı. Kalın pençeler kuru yaprakları eziyor, dallar gıcırdıyordu. Hammas’ın ensesindeki tüyler diken diken oldu. Döndü.
Erşek, kayaların arasından çıktı.
Gövdesi pars, kafası ayı. Küçük, kan çanağına dönmüş gözleri karanlıkta parlıyor, ağzından sarkan dili hayvanın açlığını ele veriyordu. Pençeleri, ayınınki gibi kocaman ve keskindi. Dört ayak üstünde duruyor, Hammas’a doğru homurdanarak yaklaşıyordu.
Hammas geri çekilmedi. Elleri yanlarında, parmaklarını yavaşça açtı, tırnaklarının altındaki pençeleri uyandırdı. Dişlerini gösterdi, Han Duruşu’nun ilk kuralını hatırladı: Düşmanın dengesini bozmadan saldırma.
Erşek saldırdı.
Pençeleri havada ıslık çaldı, Hammas’ın göğsüne inmek üzereydi ki Hammas yana sıçradı, kıl payı kurtuldu. Erşeğin pençeleri bir karaçamın gövdesini yardı, ağaç çatırdayarak devrildi.
Hammas’ın gözleri kısıldı. Bu yaratık, sıradan bir av değildi. Daha iri, daha güçlü, daha vahşi. Ancak o da sıradan bir kurt adam değildi.
Erşek tekrar saldırdı. Hammas bu sefer hazırdı. Eğildi, pençelerin altından geçti, yaratığın yanına dolandı. Tüm gücüyle erşeğin kaburgalarına yumruk indirdi. Yaratık acıyla homurdandı, döndü, ağzını açtı. Keskin dişler Hammas’ın omzuna yaklaştı, bir karış kala Hammas geri sıçradı.
İkisi karşılıklı durdu, nefes nefese. Erşeğin gözlerinde artık yalnızca açlık değil, öfke de vardı. Hammas’ın yüzünde ise sırıtış hâlâ duruyordu.
“Güçlüsün.”dedi Hammas alçak sesle, sanki yaratık onu anlıyormuş gibi. “Ama unutma, ben daha güçlüyüm.”.
Erşek son bir hamle yaptı. Tüm ağırlığıyla Hammas’ın üzerine atıldı, pençelerini havada savurdu, ağzını sonuna kadar açtı. Hammas geri adım atmadı. İleri atıldı, erşeğin hamlesinin içine girdi. Pençelerini yaratığın omuzlarına geçirdi, tüm gücüyle yere çaldı.
Toprak sarsıldı. Erşek sırt üstü düştü, nefesi kesildi. Hammas üzerine atladı, pençelerini boğazına dayadı. Bir hareketle, hayatına son verebilirdi.
Erşeğin gözlerine baktı. O küçük, kan çanağına dönmüş gözlerde, artık yalnızca korku vardı. Av olmanın korkusu.
Hammas pençelerini çekti. Ayağa kalktı, yaratığın başında durdu.
“Yaşa.” dedi. “Belki bir gün benden daha güçlü bir avcı çıkar karşına.”.
Arkasını döndü, ormanın derinliklerine yürüdü. Erşek yerde kaldı, nefes nefese, gözleri hâlâ korkuyla açık. Hammas’ın ardından baktı, uzun süre kıpırdamadı.
Hammas bir süre daha yürüdü. Aysu’nun kokusu artık daha da güçlenmişti, neredeyse ona ulaşmak üzereydi. Derken, rüzgâr yön değiştirdi. Arkasından, erşeğin olduğu yönden, keskin bir kan kokusu geldi. Kendi kokusu muydu, yoksa erşeğin mi? Hangisi olduğunu ayırt edemedi. Ancak Aysu’nun kokusu, bu keskin kokuya karışmış, dağılmış, kaybolmuştu.
Hammas durdu. Yumruklarını sıktı, dişlerini gıcırdattı.
“Lanet olsun.”.
Bir ağacın gövdesine yumruğunu vurdu. Karaçam sarsıldı, dallarındaki kozalaklar yere döküldü. İçindeki öfke, kaybettiği izin acısıyla birleşti, göğsünü yakıyordu.
“Bulacağım seni.”dedi, sesi ormanın sessizliğinde boğuk yankılandı. “Kaçabilirsin, saklanabilirsin. Ancak sonunda bulacağım seni”.
Sözünü tamamlamadı. Arkasını döndü, köye doğru yürümeye başladı. Yarası yoktu, yalnızca kibrine bir çizik atmıştı bu gece çünkü Aysu’nun izini kaybetmişti.
Köye vardığında, kimse uyanmamıştı. Odasına girdi, kapıyı arkasından kapattı. Pencereye yürüdü, ormanın karanlığına baktı.
“Kaç, küçük kardeşim.”diye fısıldadı. “Ama bil ki, bir gün bulacağım seni ve o gün, senin son günün olacak.”.
Ay bulutların arkasına geçti. Köyün üzerine karanlık çöktü. Ormanın derinliklerinde, Aysu hâlâ yürüyordu. Tehlikenin ne kadar yakınından geçtiğini bilmeden.