İçeriğe geç

BÖLÜM 2 - İHANET VE KAÇIŞ

İZMİR, 26 OCAK 1950

 

Ormanın sessizliği, bir mezarın derin uykusu gibiydi. İzmir'in Bornova semtinin yukarılarında, zeytinliklerin ve kızılçamların arasında kaybolmuş eski Rum köşkü, gece yarısının karanlığında terk edilmiş bir iskelet gibi duruyordu. Dış cephesini saran sarmaşıklar rüzgârda hafifçe hışırdıyor, paslanmış balkon korkulukları gıcırdıyor, tahtalarla kapatılmış pencerelerin ardında hiçbir ışık yanmıyordu. Köylüler buraya “Eski Nikos-Daniela Köşkü” der, haç işareti yapıp geçerlerdi.

 

Oysa içeride, kalın duvarların ardında, bir başka dünya nefes alıyordu.

 

Mirdark, salonun ortasındaki meşe masanın başında oturuyordu. Siyah saçları atkuyruğunda toplanmış, dar üçgen yüzü yarı aydınlıkta bir heykel kadar hareketsizdi. Badem şeklindeki ela gözleri, karşısındaki radyoya odaklanmıştı. İnce dudaklarının arasından tek bir söz çıkmıyordu; sol elinin parmakları, masanın üzerindeki haritanın kenarında usulca geziniyordu.

 

Radyodan hafif bir cızırtı yükseldi, ardından anonsçu sesi: “Bugün Hindistan resmen cumhuriyet ilan edildi. Jawaharlal Nehru başbakanlık görevine devam ediyor...”.

 

Mirdark'ın ince kaşları hafifçe çatıldı. Arkasındaki duvarda asılı duran harita, yuvanın yirmi vampirinin av sahalarını, gözetleme noktalarını ve kaçış yollarını gösteriyordu—her biri yüzlerce yıllık tecrübeyle işaretlenmişti.

 

“İnsanlar...”dedi Mirdark, sesi salonun soğuk havasında kristal bir bıçak gibi keskin. “...Gelişmeye çalışıyorlar.”.

 

Salonda duran üç vampir başlarını eğdi. Kimse konuşmuyordu. Yuva sessizdi; gece rutini işlemekteydi. Dışarıda, çatıdaki gözetleme kulesinde bir nöbetçi, Bornova vadisini ve aşağıda ışıkları titreşen İzmir'i izliyordu. İçeride ise bir idamın hazırlığı yapılıyordu.

 

Mirdark ayağa kalktı. Siyah pelerini omuzlarından ağır bir karanlık gibi süzüldü; taş zeminde ayak sesi duyulmadı. “Mahzen kapısını açın.”dedi. Sesinde hiçbir acıma yoktu. “Oğlumla vedalaşma zamanı.”.

 

Sergen, bileklerinden ve boynundan ağır demir zincirlerle duvara asılıydı. Kaç gündür burada olduğunu bilmiyordu. Ancak son yedi gün, babasının yüzünü görmemişti, kardeşinin sesini duymamıştı. Siyah kısa saçları terden sırılsıklamdı; 178 santimetrelik boyu, zincirlerin altında bükülmüş, kaslı bedeni ihanetin ağırlığıyla yere çökmüştü. Ancak başı dikti.

 

Mahzen kapısının aralığından sızan ışık, yüzüne vurdu. Sert oval çehresinde, belirgin çenesinde üç günlük sakal kararmıştı. Kalın dudakları kurumuş, siyah derin gözlerinde ise ne korku ne de pişmanlık vardı. Yalnızca yorgun bir kabulleniş ve sönmeyen bir inat vardı.

 

İnsan kanı içmeyi reddetmişti. On dokuz yıl önce, bu yuvada doğduğunda kendisine öğretilen her şeye rağmen, hayvan kanıyla yetinmeyi seçmişti. Babası Mirdark için bu, soya ihanetti. Yuva kuralları için bu, affedilmez bir suçtu. Birkaç yarım yüzyıllık bir ömre sahip bir vampirin oğlu olarak, iki yüz yetmiş yıl daha yaşayabilecekken, yirmi dokuzuncu yılını idam sehpasında tamamlamaya hazırlanıyordu.

 

Yukarıdan ayak sesleri duyuldu. Ağır, kararlı, ritmik. Sergen gözlerini kapattı. Babasının yürüyüşüydü bu. Yıllardır aynı tempoda, aynı soğuklukta.

 

Kapı gıcırdayarak açıldığında, gözlerini açmadı. Işık yüzüne vurdu, göz kapaklarının ardında turuncu bir parlama bıraktı.

 

“Oğlum.”.

 

Ses, mahzenin nemli duvarlarında yankılandı. Sergen gözlerini açtı. Babası kapıda duruyordu, elleri arkasında, yüzü ifadesiz. Arkasında iki gardiyan vampir, siyah pelerinleriyle birer heykel gibi duruyordu.

 

“Baba.”dedi Sergen. Ses kısıktı, üç gündür su verilmemişti.

 

Mirdark: “Sabah oluyor.”dedi yalnızca. “İnsanların güneşi doğmadan önce, senin güneşin batacak.”.

 

Sergen hafifçe gülümsedi. Kalın dudaklarının arasında, damağından çıkan gizli dişler henüz uyanmamıştı. Belki de hiç uyanmayacaktı.

 

“Orlina'yı çağırma.”dedi. “Görmek istemem.”.

 

Mirdark başını hafifçe eğdi. “Zaten çağırmayacaktım. Seni ibret olsun diye herkesin gözü önünde öldüreceğim. İdam sırasında kızımın, abisinin kanını izlemesi, ona iyi bir ders olur.”.

 

Sergen'in gözleri kısıldı. Zincirler gerildi, demir halkalar duvarda sarsıldı. “Ona dokunma.”.

 

Mirdark arkasını döndü. “Sözümden çıkmazsa dokunmayacağım. İdam mangası avluda. Çıkarın onu.”.

 

Yuva avlusu, meşalelerin turuncu ışığıyla yıkanıyordu; alevlerin çıtırtısı, kuru yaprakların hışırtısıyla karışıyordu. Ortada, yedi vampirden oluşan idam mangası sıraya girmişti; siyah pelerinlerinin altında, gümüş oklu yayları ay ışığında parıldıyordu. Gümüş, vampirler için zayıflatıcıydı, öldürmezdi ancak acı verirdi. İdamlarda kullanılmasının nedeni buydu: ibret.

 

Avlunun kenarlarında, kalan dokuz vampir toplanmıştı. Fısıltıyla konuşuyorlardı; kimi meraklı, kimi korkulu gözlerle mahzen kapısına bakıyordu. Yirmi kişilik yuvanın içinde, liderin oğluna karşı alınan bu karar, herkesin aklındaki soruyu büyütüyordu: Kurallar aile için de geçerli miydi?

 

Avlunun yukarısındaki taş balkonda, Mirdark elleri arkada duruyordu. Yüzü ifadesizdi. Başını hafifçe salladı. Mahzen kapısı gıcırdayarak açıldı.

 

Sergen, iki gardiyan vampirin arasında, zincirleri sürüklenerek avluya çıktı. Üzerinde günlerdir değiştirmediği kanlı gömlek, yüzünde morluklar vardı. Ancak başı dikti. Gözleri, kalabalığın arasında bir an kız kardeşine takıldı.

 

Orlina, kalabalığın en ön sırasında duruyordu. Koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülmüş, kalp şeklindeki yüzünde yeşil gözleri yaşlarla parlıyordu. Ancak başını eğmedi. Siyah pelerininin altında, beline gizlediği kısa hançeri eliyle yokladı. Yuvanın prensesi olarak her zaman hançerini yanında tutardı. İnce ve düzgün şekilli dudaklarının arasında, belki de hiç kullanmayacağını düşündüğü o gizli dişler, bugün için uyanmaya hazırdı.

 

Sergen, idam mangasının önüne götürüldü. Diz çöktürüldü. Taş zemin soğuktu, diz kapaklarını kesen küçük taş parçaları vardı.

 

Orlina'nın gözleri avluyu taradı. En yakın kaçış noktası, sol taraftaki yıkık duvar ve ardındaki sandal ağaçları, fundalar ve yabani keçiboynuzlarının sıklaştığı ormandı. Babasının balkondaki konumunu hesapladı. Anlık bir dikkat dağılması yeterliydi. Sağ eli, hançerin kabzasında bekledi.

 

İdam mangasının lideri, elini kaldırdı. Yedi yay aynı anda gerildi, oklar Sergen'e çevrildi.

 

Mirdark, balkondan soğuk bir ifadeyle oğluna baktı. Göz göze geldiler.

 

Sergen'in dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Çenesindeki morluklar, bu gülümsemeyle daha da belirginleşti.

 

Mirdark'ın kaşları çatıldı.

 

Bir... İki... Üç...

 

Orlina, kendi kalp atışlarını sayıyordu. Bir vampirin kalbi yavaş atardı ancak şimdi göğsünün içinde bir kuş çırpınıyordu. Hissediyordu. Babasının balkondaki konumunu hesaplamıştı—tam sol üst, mermer korkuluğun arkasında, elleri arkada. İdam mangasının lideri, sağ elini havaya kaldırmış, bekliyordu. Yedi yay, abisinin kalbine nişanlıydı. Okların uçları, ay ışığında beyaz birer ışık noktasıydı.

 

Hançer, yanındaki vampirin boğazına dayandı.

 

Gümüş değildi, yalnızca sıradan bir çelikti ancak bir vampirin boynunu kesmeye yeterdi. Orlina'nın parmakları kabzada kavisleşti, bileği hafifçe gerildi. Hançeri yıllardır taşıyordu ancak bugüne kadar hiç kullanmamıştı. Eli titremiyordu. Şaşırtıcıydı bu. İçinde her şey titrerken, eli sapasağlamdı.

 

Orlina, yanındaki vampirin boğazına hançeri bastırdı. Keskin çelik, soluk teni yardı, ilk kan damlası parmağına sıçradı. Ilık, metalik kokulu… Bir çığlık koptu. Keskin, kısa, avludaki herkesin dikkatini anında çeken bir çığlık. Ses, taş duvarlardan sekip avluda üç kez yankılandı.

 

“Kıpırdamayın!”.

 

Sesi çıkmıyor sandı. Boğazı kurumuştu, dudakları birbirine yapışmıştı. Ancak gür, keskin, tüm avluda yankılanan bir komut olarak sesi çıktı. Kardeşinin ona öğrettiği nefes tekniği işe yaramıştı. Abisi ona yıllar önce söylemişti: Korktuğunda sesini kalbinden çıkar, boğazından değil. Kalp korkmaz.

 

Kalabalık dalgalandı. Vampirler ne olduğunu anlamaya çalışırken Orlina'nın gözleri avluyu tarıyordu. Sol taraftaki yıkık duvar, ardındaki orman. Rüzgâr batıdan esiyordu, kokularını ormana doğru taşıyacaktı. Babasının balkondaki figürü bir an dondu, sonra…

 

“Orlina!”.

 

Babasının sesi. Hiç duymadığı bir tonda. Kızgınlık değildi bu, şaşkınlıktı. Belki de hayal kırıklığı… Onu küçük kızı sanıyordu hâlâ. Hançer taşıyan, abisi için ölümü göze alan bir kadın olduğunu görmemişti.

 

İdam mangasının lideri Pistkar, elini indirip “Durun!” diye bağırdı. Yedi yay birden gevşedi, oklar yere düştü. Taş zeminde metalik bir tıkırtı, ardından sessizlik…

 

Mirdark, balkondan aşağı atladı. 173 santimetrelik boyu, taş zemine sessizce indi. Yüzünde ilk kez bir kırılma belirdi, kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti, ince dudakları gerildi. Ancak Orlina'nın gözleri babasında değildi. Abisindeydi.

 

Sergen, bileklerindeki zincirlerin aslında önceden gevşetildiğini fark etti. Orlina bunu zamanla ve kimseye fark ettirmeden yapmış olmalıydı. Mahzene inip zincirleri törpülemiş, her gece birkaç milim. Sergen, Orlina’ya baktı. Orlina, abisinin bakışlarıyla karşılaştı. Gözleriyle anlaştılar.

 

Sergen'in dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Kimsenin duyamayacağı bir sesle mırıldandı:

 

“Deli kız...”.

 

Orlina'nın gözleri doldu ve gülümsedi. Sonra abisi tek bir hamleyle zincirlerden kurtuldu, ayağa fırladı.

 

Orlina, elindeki hançeri fırlattı. Hançer metalik bir çizgi çizdi havada, meşalelerden birinin ipini kopardı. Meşale yere düştü, alev hemen kuru yapraklara sıçradı. Alevler, kermes meşesinin ve pırnal meşesinin kuru dallarına tırmandı. Bir anda avlu turuncu ve kırmızıya boyandı, duman gökyüzüne yükseldi.

 

Arkasından oklar ıslık çaldı. Bir ok, abisinin omzunu sıyırdı. Orlina gördü, kan fışkırdığını gördü, dişlerini sıktı. Ancak abisi koşmaya devam etti. Sola, yıkık duvara doğru.

 

Orlina ise ana kapıya yöneldi. Adımları hızlıydı, rüzgâr saçlarını yüzüne vuruyor, duman ciğerlerini yakıyordu. Arkasında babasının haykırışı:

 

“Yakalayın! İkisini de!”.

 

Ancak sesi, alevlerin çıtırtısında, dumanın uğultusunda, kendi kalp atışlarının gürültüsünde kaybolup gidiyordu.

 

Orlina kapıdan fırladı. Orman Orlina’yı karanlığıyla kucakladı. Koşarken arkasına bakmadı. Bakarsa duracağını, geri döneceğini biliyordu. Abisinin hayatta olduğunu biliyordu. Zincirler gevşemişti, oklar ıskalamıştı, abisi özgürdü.

 

Gözyaşları rüzgârda uçuşuyor, yanaklarında soğuyordu.

 

Orlina: “Yaşa, abi. Yaşa.”diyebildi kaçarken.

 

***

 

Ormanda koşarken dallar Sergen’in yüzünü çizdi, dikenler gömleğini yırttı. Yabani keçiboynuzu ağaçlarının sert dalları, kızılçamların reçineli kabukları, pırnal meşesinin dikenli yaprakları… Her biri kaçışını engellemeye çalışan binlerce koldu. Ayaklarının altında çam iğneleri vardı, sesini boğuyordu ancak peşindekilerin çığlıkları hâlâ arkadaydı.

 

Peşindekilerin sesleri giderek uzaklaştı. Bir kayanın arkasında soluğu aldı. Yere yığıldı, sırtını kayaya yasladı. Kayaların üzeri yosun tutmuştu, soğuk ve nemliydi. Gözlerini kapattı. Nefes nefeseydi. Ağzında kan tadı, ciğerlerinde yangın vardı.

 

Derin bir nefes alırken, birden üzerindeki kokuyu fark etti. Hafif çiçeksi, ince bir parfüm... Kardeşi Orlina'nın kokusu. Zincirleri gevşeten, hançeri hazırlayan, o anı kollayan Orlina... Gözleri doldu. Öylece kaldı.

 

Uzaklaşan ayak sesleri kesildi. Orman sessizleşti. Yalnızca rüzgâr, ağaçlarda hışırdıyor; bir pınarın şırıltısı ise uzaktan gelen bir ninni gibi duyuluyordu. Başını kaldırdı. Ağaçların arasından süzülen ay ışığı, yerdeki kuru yaprakları gümüşe boyuyordu. Derin bir nefes aldı.

 

Ağaçlıkların arasından bir siluet çıktı. Siyah pelerin, omuzlara dökülen koyu kahverengi saçlar, kalp şeklinde yüz... Orlina, abisine koştu. Sarıldılar. Orlina'nın ince kolları, Sergen'in geniş omuzlarını kavradı; yüzünü abisinin göğsüne gömdü. Sessizce ağlıyordu.

 

“Başardık abi.”dedi fısıltıyla. “Kurtuldun.”.

 

Sergen, kız kardeşinin saçlarını okşadı. Kalın parmakları, koyu kahverengi tellerin arasında gezindi. “Deli kız.”dedi yine, sesi bu kez hırıltılıydı. “Sen de idam edileceksin.”.

 

Orlina başını kaldırdı, yeşil gözleri abisinin siyah derin gözlerine baktı. “Tamam vampir yuvalarında genel kural değil ancak bence prensesler idam edilmez.”dedi gülerek ve göz yaşlarını silerek.

 

Sergen’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. Dudakları çatlamıştı, kanıyordu. “Babanın kızısın sen. Her şeyi yaparsın.”.

 

Orlina'nın yüzü buruştu. “Babanın oğlusun sen. İnsan kanı içmeyi reddeden, idamı göze alan...”.

 

Sergen başını iki yana salladı. “İkimizin de peşinden gelirler. Yanımda durma. Ayrılmalıyız.”.

 

Orlina'nın dudakları titredi. İnce dudağının kıvrımı, yüz ifadesine zarif bir hüzün kattı. “Nerede buluşacağız?”.

 

“Bilmiyorum.”Sergen elini kız kardeşinin yanağına koydu. “Ancak buluşuruz. Söz veriyorum. Şimdi olabildiğince uzak yerlere gidip, olabildiğince geç buluşalım.”.

 

Orlina, abisinin ellerini tuttu. Dudaklarına götürdü, öptü. Elleri kanlıydı, topraktı, korkuydu.

 

“Ölme abi.”dedi. Sesinde bir yüzyılın yalnızlığı, bir vampir kızının insanlardan öğrendiği son sığınak vardı. “Tekrar buluşacağız.”.

 

Orlina arkasını döndü, ormanın karanlığına karıştı. Siyah pelerini, kızılçamların arasında bir rüzgâr gibi kayboldu. Rüzgâr, ardında yalnızca fundaların hafif çiçeksi kokusunu ve nemli toprağın ağırlığını bıraktı.

 

Sergen, öylece kaldı. Avucunda kardeşinin dudaklarının sıcaklığı, parmaklarında gözyaşlarının ıslaklığı vardı.

 

***

 

Yuva avlusunda kaos yatışmıştı. Alevler söndürülmüş, yaralı vampirler odalarına çekilmişti. Taş zeminde kan lekeleri, kırık ok parçaları, bir hançerin izi vardı.

 

Mirdark, balkonda duruyordu. Avluda toplanan vampirlere baktı. Dokuz kişi kalmıştı; diğerleri iz takibine çıkmıştı.

 

Ellerini taş korkuluğa koydu. Taş soğuktu, ıslaktı. Sabaha karşı çöken nem, her yeri sarmıştı. Aşağıda, avlunun ortasında, oğlunun diz çöktüğü yerde kan lekeleri vardı. Okların düştüğü yerde çizikler. Kızının fırlattığı hançerin saplandığı tahta parçası hâlâ tütüyor, ince bir duman sütunu gökyüzüne yükseliyordu.

 

Yaklaşık bir hafta önceydi. Mahzene indiğinde oğlu zincirlere asılıydı, başı öne eğikti. Onu görünce başını kaldırmış, gözlerinin içine bakmıştı. Korku yoktu. Pişmanlık yoktu. Yalnızca o bildiği inat, o tanıdığı dik başlılık… Tıpkı kendisi gibi. Tıpkı kendisi gençken, kuralları sorguladığı, sınırları zorladığı günlerdeki gibi.

 

“Ne zaman bu kadar sertleştin baba?”diye sormuştu oğlu. Cevap vermemişti, daha doğrusu cevap verememişti Mirdark. Çünkü cevap, yuvanın ayakta kalması için gereken her şeydi. Cevap, üç yüz yıldır bu duvarların içinde kanun haline gelmiş o eski kuraldı: Kurallar herkes içindir. Liderin oğlu için de. Liderin kızı için de.

 

Şimdi, oğlu da kızı da kaçmıştı. Avluda kalanlar, sessizce bekliyor, liderlerinin kararını gözlüyordu.

 

İçinde, yıllardır susturduğu bir ses uyanmaya başlamıştı. “Onlar senin çocukların.”. Sesi bastırdı. “Kurallar herkes içindir.”. Sesi daha da yükseldi. Sergen insan kanı içmeyi reddetti. Orlina ona yardım etti. İhanetin cezası idamdır.

 

Ancak o ses, o vicdan denen zayıflık, susmuyordu. Ona oğlunun beş yaşındaki halini gösteriyordu. İlk kez onu ava götürdüğü günü… Oğlunun heyecanla etrafı koklayışını, rüzgârın yönünü sormasını, “Baba, ben de senin gibi güçlü olacak mıyım?” diye soruşunu gösteriyordu. Bir de kızını, küçük Orlina'yı. Babasının dizinin dibinde oturup haritaları incelediği zamanlardaki ciddi yüzünü, hançer taşımayı ilk öğrendiği gün, “Baba, kendimi kimseye ezdirmem.” deyişini…

 

Mirdark'ın gözleri açıldı.

 

Aşağıda, avluda toplanan vampirler başlarını kaldırmış, liderlerinin kararını bekliyordu. Dokuz vampir. İdam mangası. Hepsi onun emrini bekliyordu. Birkaç yarım yüzyıllık bir vampir olarak, bu duvarların içinde nice kararlar vermişti. Ancak hiçbiri, şimdi vereceği kararlar kadar ağır olmamıştı.

 

Yumruğunu taş korkuluğa vurdu. Taş çatladı, küçük parçalar aşağıya döküldü. Çatlama sesi, avluda bir silah patlaması gibi yankılandı. Vampirler ürperdi. Kimse konuşmadı. Taş korkulukta, yumruğunun vurduğu yerde bir çatlak kalmıştı. O çatlağın içine, Mirdark'ın yüreğinden kopan bir parça düştü. Kimse görmedi. Kimse bilmedi. Ancak orada kaldı. Taşın soğuğunda, sabahın ilk ışıklarında, sonsuza kadar.

 

Mirdark, balkondan aşağı indi. Siyah pelerini taşlara sürtünerek ilerledi. Gardiyanlardan birinin kemerindeki hançeri çekti, gümüş işlemeli kabzasını avucunda tarttı. İdam mangasını topladı. Yedi vampir önünde dizildi ve onlara baktı. Gözleri, avlunun ötesinde, ormanın karanlığında kaybolan iki silüeti arıyordu. Bulamadı. Bulamayacağını biliyordu. Ancak söylemesi gereken sözler, boğazında düğümleniyordu.

 

“Oğlum... Kızım...”.

 

Sustu. Sonra konuştu. Sesi, tüm avluda yankılandı ancak içinde, hiç kimsenin duymadığı bir acı vardı.

 

“O yüz karası evlatlarımı, ibret olsun diye kendi ellerimle öldüreceğim!”.

 

Sesi, ağaçların arasında kayboldu. Kimse konuşmadı.

 

Sözler ağzından dökülürken, içindeki o küçük ses son kez fısıldadı: “Kendi ellerinle...”.

 

Ellerine baktı. Aynı ellerdi. Oğlunu kucağına alan, kızını havaya fırlatan eller. Şimdi aynı eller, onları ölüme gönderecekti. Kurallar herkes içindi. Liderin oğlu için de liderin kızı için de…

 

“Atlar hazırlansın.”dedi. “Gece bitmeden izlerini bulacağım.”.

 

***

 

Uzak bir tepede, gece sisinin içinde yedi siluet hareketsiz duruyordu. Kayalık çıkıntı, yüzyıllar boyunca rüzgâr ve yağmurla aşındırılmış, yaklaşık on beş metrekarelik düz bir platformdu. Arka tarafı sandal ağacı, funda, mersin gibi sık makilerle kaplıydı. Ön tarafı ise aşağıdaki açıklığa bakan bir uçurumla sonlanıyordu. Gözlemcilerin siper alabileceği doğal kaya oyukları ve çatlaklar vardı. Rüzgâr burada sürekli eser, kayaların arasında ıslık çalardı. Aşağıdaki ormanın sesleri buraya boğuk ulaşırdı.

 

Tudorun Valvur Soturileri: büyüleri ve doğaüstü varlıkları araştıran, arşivleyen ve onlarla mücadele etmenin bilimsel büyüsel yollarını geliştiren kadim ve gizli bir bilginler organizasyonuydu. Kuruluş kayıtları herkesten gizli olduğu için ne zaman kuruldukları bilinmiyordu. Bu yedi kişilik ekibi İstanbul’dan İzmir’e, Bornova’daki taşkınlık yapmaya başlayan vampir ve kurt adam yuvalarını yok etmek için göndermişlerdi.

 

Yumantıra, sarı kısa saçları rüzgârda dalgalanıyor, mavi gözleri dürbünün ardında keskin bir odakla olayları izliyordu. 177 santimetrelik boyu, hafifçe öne eğilmişti. Geniş elmacık kemikli, dolgun yanaklı yüzü, havanın soğukluğuna aldırış etmiyordu. Üzerinde, doğaüstü avcıların gizli üniforması vardı; koyu renkli, sade, işlevsel. Belindeki kemerde gümüş şişeler, küçük keseler, bir hançer duruyordu.

 

Ilus Metsa, druid bir kökyaştı. Kökyaş ırkı; genel mitolojide “peri” olarak bilinen vila, yosei, vily, irşi, perişte, nemf, sidhe, dryad, hancakdryad, ebede, uhur, samodiva gibi tüm peri isimlendirilmelerinin kaynağıydı. Ilus Metsa, koyu zencefil saçları omuzlarına dökülmüş, ela-yeşil gözleri kapalı olmasına rağmen toprağın titreşimlerini okuyordu. Parmak uçları, nemli toprağa hafifçe gömülmüş; tenindeki ağaç kabuğu deseni, ay ışığında belirginleşmişti. 165 santimetrelik boyu, yere oturmuş, dolgun ve yuvarlak hatlı bedeni doğal bir duruşla toprağa bağlanmıştı.

 

Bu kökyaşın göz bebekleri; ırksal özelliği olarak gün ışığında veya yoğun duygu anlarında yaprak damarları gibi hafif yeşil bir ışıltı yansıtırdı. Bu gece, o ışıltı toprağın derinliklerindeki titreşimleri okurken ortaya çıkmıştı. Göz bebeklerindeki ışıltı vardı ki, doğrudan bakıldığında bir an için ormanın ruhu gözlerinde dans ediyor sanılırdı. Teninde, omuzlarında, ağaç kabuğu desenini andıran hafif bir bakırımsı-yeşilimsi renk hakimdi. Adım sesi duyulmuyordu, doğada yürürken neredeyse hiç ses çıkarmaz, ayak bastığı yerdeki yapraklar bile kıpırdamazdı. Elleri toprağa değdiği anda, bitkiler onun varlığını gizledi, kökler aracılığıyla tüm açıklığı hissederdi.

 

Onların çevresinde, beş ayıhı, miğferlerinin altından olanları izliyordu. Tüm vücutlarını ve yüzlerini kapatan siyah zırhlarının üzerinde karmaşık desenler vardı. Hiçbiri konuşmuyor, hiçbiri kıpırdamıyordu. Ellerindeki mavi-beyaz enerjiyle alev alan palaları, sessizce titreşiyordu. Yüzleri tamamen kapalıydı, gözleri görünmezdi. İnsanlardan iki kat güçlü bu varlıklar, özel laboratuvar üretimi, kısır insansılardı. Gece görüşleri sayesinde, loş ışıkta otuz metre mesafeyi parlak ışıkmış gibi, karanlıkta ise otuz metre mesafeyi loş ışıkmış gibi görüyorlardı. Şimdi, karanlıkta renkleri ayırt edemeseler de grinin tonlarıyla avludaki her hareketi net bir şekilde takip ediyorlardı.

 

Yumantıra, dürbününü indirdi. “Başladılar.”diye mırıldandı.

 

Ilus Metsa, gözlerini açtı. Ela-yeşil gözleri, topraktan gelen titreşimlerle hâlâ uyum içindeydi. “Kaçan vampirler...”dedi, sesi rüzgârda neredeyse kaybolacak kadar hafifti. “Farklı kokuyorlardı. Uzun süredir insan kanı içmemişler galiba.”.

 

Yumantıra başını salladı. Geniş elmacık kemikli yüzünde, dolgun yanaklarının arasında düşünceli bir ifade vardı. “Onları da izleyeceğiz. Bütün parçalar yerine oturana kadar bekleyeceğiz.”.

 

Beş ayıhı, tek bir vücut gibi başlarını çevirdi. Miğferlerinin altındaki görünmez gözler, kaçan vampirlerin ardındaki ormana dikildi. Mavi-beyaz palaları sessizce titreşti; bekliyorlardı.

 

Yumantıra, dürbünü tekrar kaldırdı. Merceğin ardında, avluda Mirdark'ın taş korkuluğa vuran yumruğu, yemin eden dudakları vardı.

 

“Yakında.”dedi Yumantıra, “Bu orman kanla yıkanacak.”.

 

Ilus Metsa ellerini topraktan çekti. Ayağa kalktı, koyu zencefil saçlarını omuzlarından geriye attı. Tenindeki ağaç kabuğu deseni, ay ışığında belirginleşti. Sanki ormanın kendisi onun bedeninde iz bırakmıştı.

 

“Belki de iyileşir.”dedi Ilus Metsa dudaklarını bükerek.

 

Ormanın derinliklerinde, bir kayanın arkasında, iki kardeşin vedası hâlâ havada asılıydı. Sergen'in avucunda Orlina'nın gözyaşlarının ıslaklığı, Orlina'nın dudaklarında abisinin kanının tadı vardı. Ayrılmışlardı ancak aynı ayın altında, aynı ormanın nefesinde, aynı kaderin ağırlığı altında eziliyorlardı.

 

Yukarıda, kayalık çıkıntıda yedi gözlemci, aşağıda yuvanın avlusunda bir baba, ormanın karanlığında iki kaçak... Her biri, kendi adaletini, kendi iyiliğini, kendi doğrusunu arıyordu.

 

Ve İzmir ormanları, yüzyıllardır yaptığı gibi, sessizce bekliyordu.

 

Bornova ormanlarının derinliklerinde, bir pınarın şırıltısı, bir çakalın uzak uluması, rüzgârın hışırtısı ve ay ışığının altında, hiçbir zaman tam olarak iyileşmeyecek bir yaranın ilk kan damlası vardı.