İZMİR, TEMMUZ'UN SON HAFTASI, 1950
Üç gündür yürüyordu Orlina. Ağaç kovuklarında, çalıların arasında uyuyordu. Az dinleniyordu. Yorulmuştu. Kiliseden ayrılalı, yıkık duvarların soğuk taşlarını geride bırakalı üç gün olmuştu. Bacakları titriyor, kasları her adımda sızlıyor, göz kapakları ağırlaşıyordu. Ancak duramazdı. Bebek yeğeninin dudakları kurumuş, minik elleri solgunlaşmıştı. Açlıktan ağlayacak gücü bile kalmamıştı; yalnızca hafifçe inliyor, gözlerini kocaman açıp halasına bakıyordu; sorar gibi, anlamaya çalışır gibi, belki de yalnızca onun yüzünü hatırlamak ister gibi.
Orlina bir kaya oyuğuna oturdu, sırtını soğuk taşa yasladı. Derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı. Vampir duyularıyla ormanı dinledi. Uzakta bir ağaçkakanın gagasını karaçam kabuğuna vuruşu, rüzgârda hışırdayan fıstıkçamı dallarının birbirine sürtünüşü, bir pınarın şırıltısı… Su sesi…
İçgüdüsel olarak ayağa kalktı, bebeği sımsıkı kavradı.
Pınar, kayalıkların arasından süzülen suların oluşturduğu küçük bir çaydı. Su o kadar berraktı ki dibindeki çakıl taşları sayılabilirdi; söğüt ağaçları iki yakasını sarmış, dalları suyun yüzeyine değiyor, gölgelerini berrak sulara işliyordu. Orlina kıyıya çömeldi, avuçlarını doldurup yüzüne çarptı. Su, yorgunluğunu alsa da açlığını dindirmiyordu. Soğuk, tenini yaladı, ıslaklık yanaklarından süzülüp boynuna aktı.
Bebeğe baktı. Minik ağız, meme ararcasına kıpırdıyordu.
Orlina'nın yüreği sıkıştı. Elini bohçaya uzattı, daha önce yuvasındaki yaşlı kadın vampirlerden öğrendiği iksiri hazırlamak için topladığı malzemeleri çıkardı. Tahta havanda, ilk önce böğürtlenleri ezdi. Mor sular kabın dibinde birikti, içerdiği yüksek C vitamini ve antioksidanlarla vücudu besleyen o orman meyvesinin keskin kokusu havaya yayıldı. Çam fıstıklarını ekledi; çam kozalaklarından elde edilen bu tohumlar, içerdikleri sağlıklı yağlar ve proteinle uzun süreli enerji verecekti. Ardından çoban çantası otunu, defne yaprağını, kekiği, naneyi. Yaban incirini ve yaban zeytinini de katıp hepsini bir hamur kıvamına gelene kadar dövdü.
Karışımın üzerine üç kez fısıldadı: “Yaşasın. Yaşasın. Yaşasın.”.
Karışım birden köpürmeye başladı, zümrüt yeşili bir renk aldı. Asalnolan hazırdı.
Orlina önce kendi içti. Ilık sıvı boğazından geçerken damarlarında bir enerji dalgası yayıldı, yorgunluğu bir anda silindi. Sonra bebeğe içirdi. Önce parmağının ucuna sürüp minik dudaklarına değdirdi. Bebek birkaç damla yaladı, sonra gözlerini açtı. Simsiyah gözbebekleri halasına dikildi, dudakları kıvrıldı, güldü. Orlina'nın gözleri doldu. Asalnolanın kalanını Alpkan’a içirdi, yeğeninin karnını güzelce doyurdu.
Kendi karnı da, bebeğin karnı da doyunca, Orlina, yorgunluğunu atmak için bir kez daha suya eğildi. Avuçlarını doldurup yüzüne vurmak istedi. Avuçlarını daldırdığında, suyun altından bir el fırladı.
Parmaklar bileğini kavradı, soğuk ve ıslak ancak insan etinden daha sert. Orlina ne olduğunu anlayamadan kendini buz gibi suyun altında buldu. Ciğerlerine su doldu, boğazı yandı, gözlerini açtığında berrak suyun içinde bir siluet gördü. İnsana benzer bir yüz ancak gözlerinde balık parlaklığı, parmaklarının arasında ince ve şeffaf perdeler, bacaklarının olması gereken yerde pullu, güçlü bir balık kuyruğu…
Bir deniz insanıydı. Anlaşılan peşlerindeki katillerden biriydi.
Kotolebo onu derine çekerken bir yandan da kuyruğunu doluyor, suyun akıntısını kendi lehine kullanıyordu. Orlina'nın kolları suyun direnciyle ağırlaşmış, her hareketi yavaşlamıştı. Kotolebo'nun elleri boğazını sıkıyor, parmak aralarındaki perdeler açılıp kapanıyor, her sıkışta nefes borusunu daha da daraltıyordu.
Nefes alamıyordu.
Orlina gözlerini kırpıştırdı, suyun altında grinin tonlarını görmeye çalıştı. Kotolebo'nun yüzü; kendi yüzüne yalnızca bir karış uzaklıkta, nefret dolu, kendinden emin, avını yakalamış bir yırtıcının soğukluğuyla ona bakıyordu. Deniz insanının açık kumral saçları suda dalgalanıyor, iri mavi gözleri bu karanlıkta bile masumiyetlerini koruyordu. Oysa o gözlerin ardında, yüzlerce kurbanın son nefesini izlemiş bir soğukkanlılık vardı.
Kotolebo'nun dudakları kıpırdadı. Sesi suyun içinde boğuk, uzak geliyordu ancak kelimeleri netti: “Sessiz ol. Bebek bile duymasın.”.
Orlina'nın ciğerleri yanıyordu. Suyun soğuğu kemiklerine işlemiş, kasları kasılıp gevşiyor, her saniye daha da zayıflıyordu. Kotolebo'nun kuyruğu bir kez daha dolandı, onu daha da derine çekti. Işık, yukarıda, ulaşılamaz bir noktaya çekilmişti.
Alpkan. Kıyıda… Yalnız… Başkaları da olabilirdi.
Düşünce, bedenine yayılan bir elektrik şoku gibiydi. Orlina'nın elleri, Kotolebo'nun boğazına uzandı, sıktı. Kotolebo'nun gözleri kocaman açıldı. Karada sekiz saatten fazla kalamayan bir deniz insanı, suyun altında bile nefes almak için boğazını kullanırdı. Orlina'nın parmakları o ince boğazı sıkarken, Kotolebo'nun elleri Orlina'nın bileklerine yapıştı, çekmeye çalıştı.
Ancak Orlina bırakmadı.
Kotolebo kuyruğunu savurdu, suda bir girdap yarattı, Orlina'nın bacaklarını dolaştı, çekti. İkisi birden suyun dibine, kayalıklara doğru yuvarlandı. Orlina'nın sırtı keskin bir kayaya çarptı, acı omurgasından beynine yayıldı. Elleri gevşedi.
Kotolebo hemen toparlandı, kuyruğunu Orlina'nın boynuna doladı, sıktı. Pullar, etini kesiyor, kan sıcaklığını suya bırakıyordu.
“Öleceksin.”dedi Kotolebo, sesi suyun içinde yankılanırken. “Bebeğin de ölecek. İkiniz de...”.
Doğru… Bebeği… Alpkan artık Orlina’nın bebeğiydi.
Orlina'nın gözleri kararıyordu. Ancak bir an, Kotolebo'nun yüzünün yanından geçen bir ışık huzmesi gördü. Güneş, suyun yüzeyinde kırılıyor, derinlere kadar iniyordu. Ve o ışık, Kotolebo'nun karnını aydınlattı. Kaburgalarının hemen altı, midelerinin üstü… Kurtuluş bir tekme uzaklıktaydı.
Orlina, son gücüyle bacağını kaldırdı, dizini Kotolebo'nun karnına gömdü.
Deniz insanı iki büküm oldu. Kuyruğu gevşedi, elleri Orlina'nın boğazını bıraktı, suyun içinde geriye doğru savruldu. Ağzından hava kabarcıkları çıkıyor, elleri karnını kavramış, suyun içinde kıvranıyordu.
Orlina bu anı kaçırmadı. Ayaklarını kayalığa vurdu, kendini yukarı doğru itti. Kollarını suda çırptı, bacaklarını açtı, kapadı, her hareketinde yüzeye biraz daha yaklaştı. Ciğerleri yanıyor, gözlerinin önünde ışıklar dans ediyordu.
Yüzeye ulaştı.
Havayı ciğerlerine çekişi, bir çığlık gibiydi. Keskin, acı verici ancak hayat dolu… Suyu tükürdü, nefes nefese kıyıya sürünerek çıktı. Elleri ve dizleri çakılları yardı, tırnaklarının arasına kum doldu ancak durmadı. Bebeğin olduğu bohçaya ulaşana kadar süründü.
Bebek ağlıyordu. Çığlıkları ormanda yankılanıyor, kuşları ürkütüyor, ağaçlardaki sincapları kaçırıyordu. Orlina onu kucağına aldı, sımsıkı sarıldı, göğsüne bastırdı. Bebeğin ağlaması yavaşladı, hıçkırıklara dönüştü, sonra kesildi.
Orlina arkasına döndü. Kotolebo'nun başı suyun yüzeyindeydi. Turuncu saçları suyun üzerine dağılmış, yüzünde nefret dolu bir ifade vardı. Ancak aynı zamanda acı da vardı. Orlina'nın dizi, karnında mor bir iz bırakmıştı, nefes alışını zorlaştırıyordu.
Deniz insanı konuştu. Sesi, rüzgârda sallanan deniz kabuklarının uğultusu gibiydi. Tatlı, aldatıcı ve derinlerde bir yerde, ölümün şarkısı…
“Tekrar görüşeceğiz, vampir. Deniz insanları unutmaz. Acısını da intikamını da…”.
Sonra suya daldı. Kuyruğu suyun yüzeyinde bir an parladı, pulları güneşte gökkuşağı renklerine büründü, sonra kayboldu. Suyun yüzeyinde daireler genişledi, dalgalar kıyıya vurdu, geri çekildi. Sonra her şey durdu.
Çay, eskisi kadar berrak, eskisi kadar masum görünüyordu. Söğütlerin dalları suyun yüzeyine değiyor, gölgelerini berrak sulara işliyordu. Kuşlar geri dönmüştü, ağaçkakan vuruşları yeniden başlamıştı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ancak Orlina'nın boynunda pulların açtığı yaralar, karnında suyun soğuğu, ciğerlerinde tuzlu suyun acısı vardı. Ve bebeği kucağında, hâlâ titriyordu.
“Kaç.”diye fısıldadı kendi kendine. “Kaç, durma.”.
Ayağa kalktı, bebeği kucağına yerleştirdi, ormana doğru koşmaya başladı. Dallar yüzünü çizdi, dikenler elbiselerini yırttı ancak durmadı. Kotolebo'nun su dışında sekiz saatten fazla kalamayacağını biliyordu. Ancak o sekiz saat içinde, deniz insanı geri dönebilirdi. Ve bir daha, bir daha şansı olmayabilirdi.
Orman onu kabul etti.
***
Orlina, gece yarısına doğru bir mağara buldu.
Kayalık yamacın eteğinde, sık fundalıkların arasında gizlenmiş ağzı, insan boyundan biraz daha yüksekti. İçeri doğru daralan bir koridor, üç metre kadar ilerledikten sonra genişliyor, tavandaki doğal bacadan süzülen ay ışığıyla aydınlanan bir ana bölmeye açılıyordu. Karanlıkta, grinin tonlarını seçebiliyordu—bu mağara, onun gibi yaratıklar için tasarlanmış gibiydi.
Orlina girişe büyük bir taş yuvarladı, ardından birkaç kaya parçasını daha üst üste dizdi. Mağaranın içi nemli ve küflü kokuyordu, toprak ve küf kokusuna, zamanla unutulmuş bir yerin ağırlığı sinmişti. Ancak dışarıdaki tehlikelerden daha güvenliydi. Duvarlardaki doğal oyuklardan birine bebeği yerleştirdi, üzerini kuru otlarla örttü. Sonra ortadaki taşla çevrili ocağı buldu, kuru dallar topladı, ateş yaktı.
Alevlerin turuncu ışığı duvarlarda dans eden gölgeler oluştururken Orlina ıslak elbiselerini çıkardı, bohçadan kuru bezler çıkarıp giyindi. Bebek ateşin sıcaklığıyla rahatlamış, uykuya dalmıştı. Minik göğsü düzenli aralıklarla inip kalkıyor, yüzü huzurluydu.
Üzeri ateşin sıcağıyla kururken, tanıdık bir koku aldı. Mağaranın içine doğru biraz ilerleyince abisinin idam günü giydiği kanlı gömleği ve duvardaki doğal raflarda dizili kuru otları gördü. Abisi bir zamanlar burada olduğunu anladı. Gözleri doldu. Abisinin gömleğini koklaya koklaya Alpkan’ın yanına geldi.
Gömleği Alpkan’a uzattı: “Baba…”dedi Alpkan’a, boğazı düğümlendi.
Alpkan gömleğin kokusunu alınca gözleri parladı, alkış yaptı, anlamsız bir şeyler söyledi Orlina’ya ve güldü. Babasının kokusunu tanımıştı.
Abisinin gömleğini katlayıp bohçaya koydu ve tekrar ateşin başına oturdu, Alpkan’ı kucağına aldı.
Omzundaki ve kolundaki yaralar, Torval'ın pençelerinin izini hâlâ taşıyordu. Vampirlerin hızlı iyileşme özelliği sayesinde kapanmışlardı ancak derinin altı, yenilenen etin acısını unutmamıştı. Her hareketinde hafif bir sızlı hatırlatıyordu o geceyi—abisi Sergen'in yüzünü taklit eden yaratığı, boğazına sarılan dev pençeleri. Boğazındaki morluklar ise sararmaya yüz tutmuştu, Ganidan'ın parmaklarının izi hâlâ soluk birer halka gibi duruyordu. Pul izleri ve ciğerine dolan sudan kalan ağrı da cabasıydı.
Orlina bir köşede taştan yatak haline getirdiği kuru otların üzerine oturdu, dizlerini karnına çekti. Bebeği sıkıca sarmadı. Ateşin çıtırtısını dinledi. Dışarıdan gelen orman sesleri buraya boğuk ulaşıyor, su damlalarının ritmik tıpırtısı mağaranın derinliklerinden bir nabız gibi yükseliyordu. Uykuya dalmak üzereydi.
Sonra dışarıdan bir ses geldi.
Önce uzaktan, rüzgârın uğultusuna karışan bir titreşim… Sonra yaklaştı, mağaranın taş duvarlarında yankılandı, her yankılanışında şiddetlendi. Orlina fırladı, eli bıçağının kabzasındaydı. Bebek uyandı, ağlamaya başladı.
Mağaranın girişindeki taşlar birer birer yerinden oynadı. Işık sızan aralıktan bir siluet belirdi. Kadın; kehribarımsı bir renkteki saçları omuzlarına dökülmüş, gözleri açık kahverengi, yüzünde hafif bir gülümseme… Siyah giysileri mağaranın karanlığına karışıyor, hiçbir adımından ses çıkmıyordu.
Kenostalo.
“Kaçış yok.”.
Sesi mağarada yankılandı, tınıkıran olmalıydı, sesi fazlasıyla ‘güçlü’ydü. Orlina'nın kulak zarları acıyla sızladı. Bebeği en kuytu köşeye, bir kaya oyuğunun içine yerleştirdi, üzerini kuru otlarla örttü. Sonra ayağa kalktı, bıçağını çekti.
İki kadın mağaranın ortasında karşı karşıya geldi. Göz göze, nefes nefese… Bir an için ikisi de hamle yapmadı, birbirlerini tarttılar, gözleriyle açık aradılar.
Kenostalo ilk saldıran taraf oldu. Eliyle bir hamle yaptı, Orlina bıçağıyla karşıladı. Kenostalo’nun her hamlesini, Orlina başarıyla savuruyordu. Yakın dövüşte yakın olduklarını anlayan Kenostalo işi kısa yoldan bitirmeye karar verdi, geri sıçradı, ağzını açtı.
Ses dalgası görünmez bir balyoz gibi Orlina'nın üzerine çöktü. Kulakları acıyla çınladı, başı döndü, dizlerinin üzerine çöktü. Ses mağarada yankılandı, her yankılanışında şiddetlendi. Orlina'nın beyni sarsılıyor, gözlerinin önünde karanlık noktalar uçuşuyordu. Kulaklarından kan sızmaya başladı.
Bebek ağlıyordu. Alpkan’ın çığlıkları mağarada yankılanıyor, Orlina'nın yüreğini paramparça ediyordu. Başını kaldırdı, oyuğa baktı. Bebek ağlamaktan mosmor olmuş, minik bedeni kasılıp gevşiyor, sesi kısılıyordu.
Kenostalo bu anı kaçırmadı. İki elini önünde birleştirdi, avuçlarının arasında kızıl bir ışık toplandı, yoğunlaştı, bir yıldızın ölüm anını taklit eden bir enerji topuna dönüştü.
Yıldız Ölümü Salınımı… Horşiltapların en güçlü ve tek ölümcül saldırısıydı. Burada bitecekti görev.
Orlina çevik bir hareketle kayanın arkasına sıçradı ancak saldırı bacaklarına denk geldi. Acı, her şeyi unutturdu. Bacaklarından dumanlar yükseldi, et kokusu mağarayı doldurdu. Can acısıyla haykırdı, yere yığıldı, kayanın arkasına sürünerek saklandı.
Kenostalo zafer kazanmış bir edayla yaklaştı, adımları mağarada yankılanıyordu. Ellerini uzattı, parmakları havayı yokluyor gibiydi. Orlina'nın etrafındaki çekim alanı değişti, vücudu ağırlaştı, taş kesildi. Nefes alamıyor, göğsü sıkışıyor, kaburgaları bir mengeneyle sıkılıyor gibiydi.
Yerçekimsel Çöküş… Aslında zaman kazanma, taktiksel geri çekilme için kullanılan bu horşiltap gücü; yeri geldiğinde yıldız ölümü salınımı kadar olmasa da ölümcül olabiliyordu çünkü savaşılan kişiyi öldürmeye zaman tanıyordu. Gerisi gücü kullanan horşiltapın hayal gücüne kalmıştı ve Kenostalo’nun hayal gücü oldukça zengindi.
Kenostalo bebeğin yanına geldi, eğildi, yüzüne baktı, alnına dokundu. Orlina’nın: “Ondan uzak dur!”diye bağırmasına aldırış etmedi. “Bize bilgi verilmemişti ama şimdi dokununca anladım. Hagasveri bir bebek…”dedi. Sesi, titreşimlerle yüklüydü. “Döngüyü bozacak bir anormalliktir bu. Onun varlığı, bizim sonumuz olur. Bunu görmüyorsan kördür gözlerin vampir kız.”.
Orlina'nın gözleri kararıyordu, bilinci gidip geliyordu. Bebeğin ağlaması uzaktan, boğuk geliyordu, sanki bir tünelin ucundan… Her şey bitiyordu. Sonra gözü bohçaya takıldı. Aysu'nun çantası, yangından kurtardığı o küçük çanta… İçinden bir şişe parlıyordu: “Doğum İksiri - Mizunele.”.
“Bir hagasveri bebeği doğurtan şey... Bir vampiri de öldürmez herhalde.”diye düşündü Orlina.
Elini uzattı, şişeyi kavradı, mantarını dişleriyle çekti. Yarısını bir dikişte içti. Sıvı boğazından geçerken yakıcıydı, damarlarında ateş dolaştı, vücudu yanıyor gibi oldu. Mineçiçeği sinir sistemini yatıştırdı, kulaklarındaki kan durdu, işitmesi geri geldi. Kasıkotu vücudundaki enerji toksinlerini süzmeye başladı, bacaklarındaki yanık hissi azaldı. Yarasa kırlangıç otu tohumu hücrelerini yenilenme moduna soktu, akbaba arısı balı kaybettiği kanın yerine koyacağı proteinleri sağladı, stevia metabolizmasını korudu, çobançantası otu iç kanamaları durdurdu. Tınıkıran bir şeyler söylemeye devam ediyordu. En azından dikkati dağılmıştı ve Alpkan hâlâ hayattaydı.
Orlina bu fırsattan yararlanıp son gücüyle bohçadan Asalnolan şişesini de çıkardı, yarısını bir dikişte içti. İksirlerin kalan yarısını Alpkan için sakladı. Bir an Orlina’ya hiçbir şey olmadı. Kenostalo, elini Alpkan’ın indirmeye hazırlanıyordu.
Asalnolanın besleyici gücü, mizunelenin yenileyici etkisiyle birleşti, ölümün eşiğindeki her canlıyı hayata döndürebilecek düzeye ulaştı. Orlina, hissetmeye başladı.
Orlina'nın vücudunda bir sıcaklık yayıldı, damarlarında akan ateş hücrelerine işledi. Önce parmak uçlarında bir karıncalanma hissetti. Sanki binlerce iğne aynı anda derisini delip geçiyor, sonra çekiliyor, sonra tekrar deliyordu. Karıncalanma kollarına, omuzlarına, göğsüne yayıldı. Kemiklerinin içinde bir şey kıpırdıyordu; eski, unutulmuş, uyanmaya hazır bir güçtü. Gözlerinin önündeki karanlık perde yavaşça kalktı, önce gri tonları belirdi, sonra renkler geri geldi. Kulaklarındaki uğultu kesildi, yerini keskin bir sessizliğe bıraktı; öyle bir sessizlikti ki mağaranın en ücra köşesindeki bir su damlasının düşüşünü, hatta Kenostalo'nun kalp atışını bile duyabiliyordu. Ciğerlerine dolan hava artık yakmıyor, serin ve ferah geliyordu. Bacaklarındaki yanıkların acısı hafifledi, yerini derin bir sızıya bıraktı ve bu iyileşen etin, yenilenen hücrelerin habercisiydi.
Damarlarında dolaşan iksirler; sanki her bir damarını, her bir kas telini, her bir sinir ucunu tek tek uyandırıyordu. Onu ölümün eşiğinden geri çekiyor, yeniden doğuruyordu. İksirler, bir annenin bebeğini doğururken ihtiyaç duyduğu hayat enerjisiyle ve iyileştirici güçle doluydu. Orlina, parmaklarını oynattı. Her bir eklemini, her bir kemiğini hissetti. Ayaklarını yere bastı. Toprağın soğuğunu, taşların pürüzünü, kum tanelerinin sertliğini hissetti. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerinin dolduğunu, kaburgalarının genişlediğini, diyaframının kasıldığını hissetti.
Ayağa kalktı. “DUR!”diye bağırdı.
“Sen? Nasıl?”diyebildi Kenostalo şaşkın, belki de biraz korkmuş gözlerle…
Kenostalo, karşısında ayağa kalkan vampire şaşkınlıkla bakarken, Orlina'nın gözlerinde garip bir şey gördü. Öfke değildi bu. Nefret değildi. Hatta savaşma arzusu bile değildi.
Yorgunluktu.
Derin, çaresiz, annesini kaybetmiş bir çocuğun yorgunluğu…
Orlina'nın dudakları aralandı. Sesi, artık bir savaşçının değil, kırılmış bir kadının sesiydi.
“Ben… Sadece onu korumak istiyorum.”.
Kenostalo'nun elleri bir an için havada asılı kaldı. Yıldız Ölümü Salınımı için topladığı enerji, avuçlarının arasında titredi, sönmek üzereydi.
“O bir bebek…”dedi Orlina. Sesinde hıçkırık vardı. “Annem ben küçükken ölmüştü. Babam bizi sevmezdi. Abim… Abim her şeyimdi. Şimdi o da yok… Sadece o bebek kaldı. Alpkan… Onu kaybedersem… Ben de olmam.”.
Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Yorgun, tuzlu, insana ait yaşlar…
“Lütfen.”dedi. “Lütfen.”.
Kenostalo'nun yüzü birden buruştu. Sanki görünmez bir el, ciğerlerini sıkıyor, nefesini daraltıyordu. Samimiyet… Derin, samimi bir duygu… Horşiltapların en büyük zayıflığı. Çünkü onlar, döngünün soğuk muhafızlarıydı. Duygular, dengelerini bozar, güçlerini ellerinden alırdı.
“Sus!”diye haykırdı Kenostalo, elleriyle kulaklarını kapayarak. “Sus, duymak istemiyorum!”.
Ancak Orlina susmadı. Bir adım attı. İksirlerin verdiği güçle değil, yüreğinin verdiği cesaretle.
“Ben onu çok seviyorum.”dedi. “Abimin oğlunu ve onun için ölmeye hazırım. Ama önce senin ölmen gerekiyorsa… Öyle olsun.”.
Kenostalo'nun dizleri çözüldü. Avuçlarının arasındaki kızıl ışık söndü. Yere yığıldı, elleriyle başını tutarak: “Çekil üzerimden!"diye inledi. “Bu duygular… Bu iğrenç samimiyet… Beni zehirliyor!”.
Orlina'nın gözlerindeki yaşlar kurumuştu. Artık bir anneydi. Bir savaşçıydı ve karşısında, çaresizce yerde kıvranan bir düşman vardı.
“İşte şimdi.”dedi Orlina, hançerini kavrayarak, "döngüye hizmet ediyorum."
“Gerçek güç, yere serildiğinde toprağa yapışıp kalmamak; yeniden ayağa kalkmanın yolunu bilmektir.”.
Kenostalo; tekrar ağzını açtı, ses dalgası gönderdi. Orlina kıpırdamadı bile. Ses dalgaları üzerinden geçti, sanki hiçbir şey hissetmiyordu. İksirler hücrelerini yenilemiş, ona geçici bir süreliğine olağanüstü bir dayanıklılık kazandırmıştı.
Orlina'nın elleri değişti. Parmaklarının içinden ölümcül pençeler uzadı, çenesinin yapısı bozuldu, ağzından fazladan dişler çıktı. Kenostalo'nun üzerine atıldı, pençelerini etine sapladı, mağaranın duvarlarına kan sıçrattı.
Kenostalo can havliyle kaçmaya çalıştı, geri geri sürüklendi ancak Orlina peşini bırakmıyordu. Her hamlesinde yeni yaralar açıyor, her darbesinde düşmanını biraz daha zayıflatıyordu. İksirlerin gücü her an geçebilirdi, hızlı olmalıydı.
Öleceğini anlayan Kenostalo, Alpkan’a doğru bir çığlık attı. Orlina; Alpkan’nın önüne atlayınca mağaranın ağzına kadar durmadan koştu, son bir haykırışla: “Bu bebek... Bizim sonumuz olacak!”diye bağırdı ve kendini dışarı attı, ormana doğru kaçtı, karanlıkta kayboldu.
Orlina mağaranın girişinde durdu, elleri titriyordu, nefes nefese. Bacaklarındaki yanıklar hâlâ sızlıyordu ancak kanamıyordu. Bebeğin yanına gitti. Minik beden huzurla uyuyordu, rengi normale dönmüş, göğsü düzenli inip kalkıyordu. Orlina onu kucağına aldı, sımsıkı sarıldı. Alpkan, Orlina’nın saçını çekti. “Aaahh... Bu acıttı.”dedi gülerek. Alpkan da ona güldü. Mağaranın ağzından yuvarlanan taşları yeniden düzenledi, dışarıya hiç ışık sızmıyordu.
Ateşin yanına oturdu, bebeği kucağında, sırtını taşa yasladı. Asalnolanın, mizunelenin ve azuranın kalanlarını bir şişede karıştırıp tamamına yakınını Alpkana içirdi. Dibinde kalan karışımı da bacaklarına döktü. “Tüm iksir stoğum bitti. Azuranın ve asalnolanın yenilerini yapmalıyım.”diye Alpkan geğirdi. “Doydun mu sen halasının yakışıklısı?”dedi Orlina ve karşılık olarak Alpkan’dan gülücük aldı. Alpkan’ı gıdısından öptü, Alpkan da kıkırdadı.
Orlina. Alpkan’a:”Tamam. Savaştık, oynaştık, uyku vakti şimdi.”dedi ve annesinin çocukken kendisiyle abisine söylediği ninniyi söylemeye başladı:
Ninni ninni
Harkıt geldi
Ninni ninni
Torbalan geldi
Ninni ninni
Alpkan’ı kim aldı gitti
Ninni ninni
Alpkan uyudu gitti.
Orlina birden sustu. İçinde oldukları durumla ninninin benzerliğini fark edip acı bir gülümsemeyle kucağındaki Alpkan’a baktı. Peşlerinde dört katil vardı ve hem Orlina’nın hem de Alpkan’ın peşindeydiler.
Bebek uykuya daldı. Minik elleri yumruk yapmış, dudakları emer gibi kıpırdıyordu.
Orlina, bebeğe bakarken: “Birinin en büyük zenginliği, sevdiklerinin ona duyduğu güvendir.”diye içinden geçirdi.
“Büyüyeceksin.”diye fısıldadı Orlina. “Büyüyecek, güçleneceksin. Ne annen ne baban görebildi seni. Ancak ben göreceğim. Söz veriyorum.”.
Bebeğin dudaklarında bir gülümseme belirdi, rüyasında bir şey görüyordu belki. Belki de halasını duymuştu. Orlina'nın gözlerinden iki damla yaş süzüldü, yanaklarından aşağı aktı, bebeğin alnına düştü.
Orlina gözlerini kapadı, bebeği kucağında, huzurla uykuya daldı.
***
Mağaranın çevresindeki sık çalılıkların arasında; beş ayıhı, bir druid, bir yıldırav konumlanmıştı. Ilus Metsa elini toprağa koydu. Bitkiler aracılığıyla içeride olan biteni hissetti, yüzünde hayranlık dolu bir ifade belirdi. Parmak uçlarından yayılan sıcaklıkla köklerle bağ kurdu, mağaranın her köşesini, her nefes alışı duydu.
Yumantıra kollarını bağlamış, düşünceli bir şekilde bekliyordu. Uzun süredir bu ormandaydılar, her geçen gün yeni bir şey öğreniyorlardı.
Ilus Metsa fısıldadı: “İki alakasız iksir içti. İksirler fazlasıyla işe yaradı. Orlina ve bebek yaşıyor. Kenostalo kaçtı.”.
Yumantıra başını salladı, gözleri kısıldı. “Bu kadın sıradan değil. Onu izlemeye devam ediyoruz. Zamanı geldiğinde, onunla konuşacağız.”.
Ayıhılardan biri başını hafifçe çevirdi, mağaranın ağzına baktı. Ilus Metsa elini kaldırdı, bitkiler hareketlendi, çalılıkları sıklaştırdı, onları görünmez kıldı. Sarmaşıklar ayıhıların zırhlarını sardı, yapraklar miğferlerinin üzerine kapandı.
Yedi gözlemci, geceye karıştı.
Mağaranın içinde ateş yavaş yavaş sönüyor, alevlerin son çıtırtıları duvarlarda yankılanıyordu. Orlina'nın kollarında bebek uyuyor, ikisinin de nefesleri birbirine karışıyor, mağaranın nemli havasında birleşiyordu. Orlina uykusunda hafifçe kıpırdadı, bebeği kendine çekti, korudu. Dudakları kıpırdadı, bir isim fısıldadı:
“Alpkan...”.
Mağaranın derinliklerinden su damlaları düşmeye devam etti, ritmik ve sonsuz. Zaman geçti. Ateş söndü. Ay ışığı kaydı, yerini sabahın ilk ışıklarına bıraktı. Orman uyandı, kuşlar ötmeye başladı, sincaplar dallarda koşuşturdu. Bir ağaçkakan, uzaktaki bir kızılçamın kabuğunu gagalamaya başladı, sesi ormanda yankılandı.