İçeriğe geç

BÖLÜM 1 - MAĞARADAKİ SÖZLEŞME

İZMİR, TEMMUZ’UN ÜÇÜNCÜ HAFTASI, 1950

 

Bugün, karanlık bir av başlayacaktı. Bu gece iki kişinin ölüm fermanını bekliyordu. İki yuva lideri ellerini kirletmek istemedikleri bir iş için dört kişiyle görüşecekti. Vicdan diye bir şeyin olmadığına çoktan karar verilmişti.

 

Bornova ormanlarının en sarp kayalıklarının bulunduğu vadide, ağzı dev bir kaya parçasının ardında gizlenmiş mağara, yüzyıllardır kimsenin bilmediği bir sırrı taşırdı. Sık makiler ve sarmaşıklar, girişi doğanın bir parçası gibi gösterir; fark edilmesini neredeyse imkânsız kılardı. Burası, vampir yuvasının lideri Sors ile kurt adam sürüsünün lideri Yoru'nun, kendi ellerini kirletmek istemedikleri işler için buluştukları tarafsız bir yerdi.

 

Sors, mağaranın toplantı yapılan kısmına ilk giren oldu. Ellerini arkasında birleştirmiş, ortadaki düz kaya bloğunun etrafında dolaşıyordu. Bir süre önce abi gitmişti; şimdi abisinin kanından geriye kalan son parçayı da yok edecekti. Yeğenini… Orlina'yı…

 

Sors; üçgen yüzü, sivri çenesi ve keskin elmacık kemikleriyle bir yırtıcı kuşu andırıyordu. Badem şeklindeki kehribar gözleri çekikçe bakardı, ince siyah kaşlarının altında soğuk bir parıltı taşırdı. İnce dudaklarının oluşturduğu küçük ağız, neredeyse hiç gülümsemezdi. Siyah düz saçları alnına dökülür, ince ve zarif bedeniyle hareketleri sessiz ve ölümcüldü.

 

Sors; ellerini kaya bloğunun üzerine koydu, sabırsızlanmaya başlıyordu. Kayanın soğukluğu parmak uçlarına vurdu. Vampirler üşümezdi ancak bu taşın soğuğu içine işliyordu. Belki de vicdan dedikleri şey buydu. Sors dudaklarını büzdü. Vicdan, zayıfların icadıydı. Düşüncelere daldı: "Yeğenlerim gitti. Abim... Gitti. Ne abim ne abimin idam mangası ne de Yoru'nun idam mangası başarılı olabildi. Ancak ben başaracağım.".

 

Girişteki ayak seslerini duydu. Yoru geliyordu.

 

Yoru; yuvarlak dolgun yüzü, geniş alnı ve sivri çenesiyle otoriter bir duruş sergilerdi. Büyük yeşil gözleri, orta kalınlıktaki koyu kahverengi kaşlarının altında yırtıcı bir parıltıyla yanardı. Omuzlarına dökülen koyu kahverengi dalgalı saçları, 180 santimetrelik boyu ve 76 kiloluk kaslı bedeniyle her ortamda hemen fark edilirdi.

 

Kurt adam sürüsünün lideri, mağaranın girişinde bir an durdu, gözlerini karanlığa alıştırdı. Yüzünde son günlerin yorgunluğu vardı ancak duruşu dimdikti. Birkaç ay önce kızını sürgün etmiş ve ardından da oğlunun ölüm haberini almıştı. Baba yüreği… Zaman anlamını yitirmişti. Şimdi kızının bıraktığı hagasveri bir bebek vardı ortada. Bir kurt adamın bir vampirle birleşmesinden doğan, var olmaması gereken bir şey. Hagasveri bebek hamileliklerin de anne de bebek de ölürdü ancak bu sefer nasıl olduysa bebek sağ kalmıştı. Bu bebek, kuralların üstünde bir varlıktı. Anne ise… Annenin sonu biraz karmaşıktı. Babanın sonu da öyle... Hagasveri, melezler için kullanılan bir sözcüktü.

 

“Geldin.”dedi Sors, arkasını dönmeden.

 

Yoru mağaranın içine yürüdü, ağır adımları kayalarda hafif bir yankı bıraktı. “Beklediğimden erken geldin.”.

 

“Sabırsızım.”dedi Sors ve Yoru’ya döndü, yüzü meşale ışığında yarı aydınlık, yarı gölgeydi. “Bu iş bitsin istiyorum.”.

 

İki lider, kayanın iki yanında durdular. Aralarında yalnızca birkaç metre vardı ancak o mesafede on yılların güvensizliği, türler arasındaki kadim düşmanlık, şimdi de ortak bir utanç yatıyordu.

 

“Paralı askerler?”diye sordu Yoru.

 

“İkisi bana, ikisi sana geldi. Dördü de bu gece burada olacak.”.

 

Yoru başını salladı. “Kim olduklarını biliyor musun?”.

 

Sors'un dudaklarında soğuk bir gülümseme belirdi. “Biri benim çağırdığım, yelesi kara bir canavar. Adı Torval. Biyoenerji konusunda... eşsiz bir yeteneği var. Kimse onun gibi düşmanın enerji ağını etkisizleştiremez.”.

 

Yoru'nun kaşları çatıldı. “Yelesi kara... Onlar genellikle yalnız yaşar, işe karışmaz.”.

 

“Torval karışır. Adı karanlık işlerle anılır.”Sors kayanın kenarına yaslandı. “Senin çağırdığın kim?”.

 

“Bir kurt adam. Ganidan. İnsan dünyasında bir soygun yaptı, kaçacak delik arıyor. Bu iş ona hem para hem de kaçış imkânı sağlayacak.”.

 

“Güvenilir mi?”.

 

Yoru bir an duraksadı. “Paraya güvenir. İşini yapar, kaçar. Sorgulamaz.”.

 

İkisi de sustu. Mağaranın derinliklerinden gelen su damlası sesleri, zamanı ölçen bir saat gibi işliyordu.

 

“Diğerleri?”diye sordu Yoru.

 

Sors başını kaldırdı. “Benim ikinci çağırdığım, bir tınıkıran. Kadın. Adı Kenostalo. Aynı zamanda karanlık bir horşiltap.”.

 

Yoru'nun yüzünde bir an şaşkınlık belirdi. “Horşiltap? Onlar ırkı ne olursa olsun üç yüz yaşayabilen doğal döngünün koruyucusu değil mi? Bu işe neden bulaşsın?”.

 

Sors'un gülümsemesi genişledi, gözlerinde garip bir ışıltı vardı. “Senin kızının doğurduğu bebek... Hagasveri… Doğal döngüye aykırı… Hagasveri olduğunu hiçbirine söylemeyeceğiz ama karanlık horşiltaplığa göre evrenin dengesini bozan sapmalar yok edilmelidir.”.

 

Yoru'nun elleri yumruk oldu. “Benim çağrıma gelen diğer kişide mi böyle? İnançlı?”.

 

“Hayır.”Sors'un sesi soğudu. “Senin diğer çağırdığın gibi, kaçacak delik arayan biri. Deniz insanı. Kadın. Adı Kotolebo.”.

 

Yoru başını kaldırdı. “Deniz insanı? Karada sekiz saatten fazla kalamazlar. Nasıl iş yapacak?”.

 

“İşte avantajı bu.”Sors kayanın etrafında dolaştı, sesi mağarada yankılandı. “Kimse sudan gelecek bir saldırı beklemez. Orlina da beklemez. Kotolebo, bu avantajı kullanacak.”

 

İkisi de bir süre sustu. Dört katil. Dört farklı tür. Dört farklı motivasyon. Ancak hepsi aynı iş için toplanıyordu: bir kadını ve bir bebeği öldürmek.

 

“Peki ya işler ters giderse?” diye sordu Yoru. “Ya Orlina direnirse? Ya bebek...”.

 

“Bebek ne?” Sors'un sesi keskinleşti. “Bebek, var olmaması gereken bir şey. İki türün utanç kaynağı. Bizim utanç kaynağımız.”.

 

Yoru'nun çenesindeki kaslar gerildi. Sors'un söyledikleri doğruydu. Ancak o bebek, aynı zamanda kızının karnında büyüyen, kızının canını dişine takıp dünyaya getirdiği bir canlıydı. Kızı ölmüştü; ondan geriye kalan tek şey, şimdi Orlina'nın kollarında saklanan o hagasveri bebekti.

 

“Bebek…”dedi Yoru, sesi boğuk çıktı, “Bizim emrimizle öldürülecek.”. Yoru’nun çenesindeki kaslar gerildi. “Kızımın bebeği.”.

 

Sors’un sesi keskinleşti: “Kızının bir vampirle birleşmesinden doğan hagasveri… Var olmaması gereken bir şey. Dediğim gibi, ikimizin de utancı.”.

 

Sors ona baktı. Göz göze geldiler. Vampir liderinin yüzünde de kurt adam liderinin yüzünde de aynı ifade vardı: utanç. Ancak ikisi de bu utancı yenmişti, çoktan.

 

Mağaranın girişinden ilk gelen, Torval oldu.

 

Torval, iki kırk boyunda, yüz elli kilo ağırlığında devasa bir yelesi kara olarak mağaranın karanlığından çıktığında, Sors’un da Yoru’nun da tüylerini diken diken etmişti. Torval, onların en korkulanlarındandı. Keskin kare yüzü, belirgin elmacık kemikleri, sivri çene köşeleri ve düz alnıyla heykel gibi duran bu devin küçük, koyu ela gözleri öyle derin yerleşimli ve delici bakışlıydı ki karşısındakinin ruhuna işlerdi. Kalın, koyu kahverengi sağ kaşı aşağı doğru hafif çatık, genişti. Sol kaşı ve sol kulağı yoktu; belki paralı asker olarak bulunduğu bir savaştan, belki suikastçılık yaptığı bir görevden kalan izlerdi. Kemerli burnunun sivri ucu, ince dudaklarının oluşturduğu dar ağız ve keskin çene hattıyla tamamlanan yüz ifadesi asla merhamet göstermeyeceğini haykırıyordu.

 

Torval’ın asıl korkutucu olan yönü fiziksel görünüşü değil, yalnızca kendisinin bildiği o eşsiz yeteneğiydi. Dünyanın farklı kültürlerinde İnua, Maban, Ashe, Mana, Kundalini, Pneuma, Manetuwak, Seid, Sisu, Awen, Spiritus, Manitu-Nayetoneyah, Barakah-Baraka, Ka, Huna, Çi, Ki gibi adlarla anılan biyoenerjiyi, savaş ve savunma sanatlarıyla düşmanında yakın dövüşte etkisizleştirip öldürme yöntemini geliştirmişti; bu yöntemi bilen tek kişiydi ve onu ölümcül yapan da buydu.

 

Yanından geçerken, kurt adam sürüsünün lideri Yoru bile geri çekildi. Torval'ın yaydığı varlığını daha görünmeden ele veren o karakteristik koku; keskin, misk benzeriydi;.

 

“Torval.”dedi Sors, başıyla selamladı. “Geldin.”.

 

Yelesi kara başını eğdi. Sesi, mağaranın duvarlarında yankılandı. “İş nedir?”.

 

“Sorularını sonra sorarsın. Önce diğerlerini bekleyelim.”.

 

Torval, mağaranın en karanlık köşesine çekildi. O devasa bedenine rağmen, hareketleri şaşırtıcı bir sessizlikle gerçekleşti. Yalnızca gözleri parlıyordu karanlıkta.

 

İkinci gelen, Kotolebo oldu.

 

Kotolebo; bir altmış boyunda, elli dokuz kiloluk çıtı pıtı vücuduyla ilk bakışta masum bir genç kadın izlenimi verse de aslında mitolojilerde Susulu, Sukızı, Selkie, Deniz Kızı, Merman, Rusalka, Merrow, Nereid, Aycayía, Mami Wata gibi adlarla anılan kadim deniz insanı ırkına mensuptu; açık kumral saçları omuzlarına dökülen bu kadının iri mavi gözleri öyle masum bakardı ki karşısındakini hiçbir kötülük beklemediği bir anda yakalardı. Küçük gül pembesi dudakları ise konuştuğunda rüzgârda sallanan deniz kabuklarından gelen bir uğultu, bir su şarkısının yankısını taşırdı.

 

Kotolebo’nun cildi her zaman hafif nemliydi. Güneş vurduğunda soluk mavi, yeşil ve sedef rengi tonlarda hafif bir fosfor-esansı yayar, parmak aralarında ise yalnızca suya girdiğinde belirginleşen ince ve şeffaf perdeler gizlenirdi. Kendi kendini eğitmiş bir suikastçı olarak en büyük engeli, ırkının mutlak sınırını da taşıyordu: karada sekiz saatten fazla kalamazdı, bu süre aşıldığında önce fiziksel acı başlar, ardından organ yetmezliğiyle ölüm gelirdi; o yüzden her saniyesini hesaplayarak hareket eder, suyun çağrısını duymamak için dişlerini sıkar, masum bakışlarının ardında ölümü fısıldayan o su şarkısını düşmanlarına saklardı.

 

Sors, onu başıyla selamladı. “Kotolebo. Karada ne kadar kalabilirsin?”.

 

Kadının sesi, rüzgârda sallanan deniz kabuklarından gelen bir uğultu gibiydi. “Yeterince…”.

 

Yoru, ona baktı. “Sudan saldıracaksın. Orlina'nın saklandığı yere yakın bir su kaynağı var mı?”.

 

Kotolebo'nun dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Vadiyi gezdim. Kilisenin yakınında bir pınar var. Yeterli.”.

 

Üçüncü gelen, Ganidan oldu.

 

Kurt adam Ganidan, mağaraya sessizce sızdı. Bir seksen yedi boyunda, doksan kiloluk kaslı vücuduyla, kurt adamların tipik iri yapısını taşıyordu. Köşeli, kare yüzünde belirgin çene köşeleri ve düz alnıyla Ganidan, küçük, derin yerleşimli yeşil gözlerini diktiği noktadan ayırmıyordu; kalın, koyu kahverengi kaşları düz bir çizgi halinde çatılmış, geniş, kemikli burnunun düz burun köprüsünün altında ince dudakları iyice sıkılmış, geniş ağzı ise tek bir kelime etmeye niyetli olmadığını belli eden bir ifadeyle kapalıydı. Siyah antrasit giysilerin altında gizlenmiş, fırça kesim koyu kahverengi saçları alnına dökülmeden duruyordu; sürüsüz bir kurt adam olarak kendi kendini eğitmiş olduğu suikastçı kimliğini, her hareketine sinmiş o tedirgin ancak ölümcül dinginlikle taşıyordu.

 

Yoru'yu görünce başını eğdi. “Lider.”.

 

Yoru, onu süzdü. “İnsan dünyasında soygun yaptığını duydum.”.

 

Ganidan'ın yüzünde bir an utanç kıpırdadı ancak hemen kayboldu. “Aktar dükkânıydı. Büyü malzemeleri. Paraya ihtiyacım vardı.”.

 

“Bu işi bitir, sana kaçış yolunu ayarlayacağım.”.

 

Ganidan başını salladı, mağaranın bir köşesine çekildi.

 

Son gelen, Kenostalo oldu.

 

Tınıkıran kadın, mağaraya girdiğinde, diğerlerinden farklı bir enerji getirdi. Kenostalo, bir altmış yedi boyunda, elli beş kiloluk ortalama ve sportif vücuduyla ilk bakışta sıradan bir kadın izlenimi verse de turuncu saçlarının altındaki açık kahverengi gözleri, açık renkli kaşlarının altında sürekli bir şeyler arar gibiydi; geniş dudakları gülümsemeye hazır bir kıvrımda dursa da o gülümseme hiçbir zaman gözlerine ulaşmazdı.  Yüzündeki çiller, bu sert ifadeyi yumuşatan tek ayrıntıydı. Şarkı söyleyen-eğlence temalı; muse, çike, bedik gibi ırklar; tınıkıran ırkının mitolojideki yansımalarıydı. Tınıkıran ırkı insan ömürlüydü, asıl tehlikeyi seslerinde taşırdı.

 

Kenostalo’yu gerçekten ölümcül kılan, horşiltaplığın karanlık yorumuna olan bağlılığıydı: ona göre döngüyü korumak, zayıf olanın elenmesine yardım etmekti, doğa güçlünün hayatta kaldığı bir arenaydı ve eğer birileri ölecekse, bu ölümlerin “düzenli” ve “temiz” olmasını sağlamak aslında döngüye hizmetti; ölümü getirerek değil, ölümün “doğru zamanda ve doğru şekilde” gelmesini sağlayarak dengede kaldığına inanıyordu.

 

Sors, onu görünce başıyla selamladı. “Kenostalo. Geldiğin için teşekkür ederim.”.

 

Tınıkıran kadın başını eğdi.  “Yuvasından kaçan ve insan kanı içmeyen bir vampir duydum. Doğal döngüye aykırı.”.

 

Sors başını salladı. “Evet.”.

 

“O zaman bu iş, benim için bir inanç meselesi…”. Kenostalo'nun gözleri mağarada gezindi, diğer üç katili süzdü.

 

Dört katil, ortadaki kaya bloğunun etrafında toplandı. Sors ve Yoru, iki ayrı noktadan onları izliyordu. Mağaranın derinliklerinden gelen su damlası sesleri, toplantının ritmini belirliyordu.

 

Sors konuşmaya başladı. “Hedef: Orlina. Vampir. Yaklaşık yirmi yıllık. Yuvasından kaçmış. Şimdi, yıkık bir kilisede, bir bebekle saklanıyor.”.

 

“Bebek?”dedi Ganidan. “O bebek kim?”.

 

Sors bir an durdu. Yoru'ya baktı. Kurt adam liderinin yüzü ifadesizdi.

 

“Bebek…”dedi Sors, “Önemli değil. Yalnızca bir bebek. Sizin işiniz, Orlina'yı ve bebeği bulup öldürmek.”.

 

Kotolebo başını kaldırdı. “Neden? Vampir avı mı bu?”.

 

Yoru konuştu. Sesi, mağarada boğuk yankılandı. “Özel bir iş. Soru sormayacaksınız.”.

 

Torval'ın gözleri kısıldı. “Soru sormayız ancak işin detaylarını biliriz. Nerede? Nasıl? Ne zaman?”.

 

Sors, kayanın üzerine kabataslak bir harita çizdi. “Bornova ormanları. Yıkık bir Rum kilisesi. Orlina orada saklanıyor. Bebekle birlikte.”.

 

“Tek başına mı?” diye sordu Ganidan.

 

Sors başını salladı. “Tek başına. Yardımı yok.”.

 

Kenostalo, haritayı inceledi. “Su kaynağı var mı?”.

 

Kotolebo cevap verdi. “Yakınında bir pınar var. Ben ondan hallederim.”.

 

“Ya ben?” dedi Torval. “Ne yapmamı istersiniz?”.

 

Sors, yelesi karaya baktı. “Sen, doğrudan saldıracaksın. Biyoenerji yeteneğinle, Orlina'nın enerji ağını etkisizleştir. Kaçmasın. Bebeği...”

 

Sustu. Kelimeler boğazında düğümlendi.

 

Yoru tamamladı: “Bebeği de öldüreceksiniz.”.

 

Mağarada derin bir sessizlik oldu. Su damlası sesleri, bir kalp atışı gibi vuruyordu kayalara.

 

Ganidan, omuzlarını silkti. “Bebek de bebek. Para iyi.”.

 

Kotolebo başını salladı. “İşimi yaparım.”.

 

Kenostalo'nun gözlerinde o garip ışıltı parladı. “Doğal döngüye hizmet edeceğim.”.

 

Torval, karanlıktan çıktı, devasa gölgesi diğerlerinin üzerine düştü. “İş bitince, parayı nereden alacağız?”.

 

Sors, cebinden dört küçük altın külçesi çıkardı, kayanın üzerine koydu. Altınlar, meşale ışığında kızıl bir ışıltı yayıyordu. “Her birinize bir külçe. İş bitince, bu mağarada teslim edeceğim.”.

 

Torval, altınlardan birini aldı, avucunda tarttı. Ağırlığı hissetti. Sonra koydu yerine. “Yeterli.”.

 

Sors, dört katile baktı. “Soru sormayacaksınız. İşi bitireceksiniz. Kimseye anlatmayacaksınız. Anlaştık mı?”.

 

Dört katil, birbirlerine baktılar. Sonra sırayla başlarını salladılar.

 

“Anlaştık.”.

 

Sesleri mağaranın nemli duvarlarında yankılanıp söndü. Sors ve Yoru, kaya bloğunun iki yanında durmuş, dört katile bakıyorlardı. Bir süre kimse konuşmadı. Mağaranın derinliklerinden gelen su damlası sesleri, bekleyişin ritmini tutuyordu.

 

Liderler mağaranın çıkışına doğru yöneldiler. Adımları kayalarda hafif yankılar bıraktı. Girişte bir an durdular, arkalarına bakmadan geceye karıştılar. Mağara, dört katile kaldı.

 

Ganidan ilk konuşan oldu. Sesi, mağaranın boşluğunda gereğinden fazla yüksek çıktı. “Herkes altınını aldı mı?”.

 

Torval, karanlık köşesinden çıktı, devasa bedeni mağaranın havasını bir an sıkıştırdı. Avucundaki altın külçesini havaya fırlatıp yakaladı. “Aldım.”.

 

Kotolebo, altını ince parmaklarının arasında çevirdi, sedef parıltılı cildinde altının kızıllığı bir an yansıdı. “Ben de.”.

 

Kenostalo'nun sesi, diğerlerinden farklı tınladı. Altını avucunda tutuyor, ağırlığını hissetmiyor gibiydi. “Para değil mesele. Dengeyi korumak, zayıf olanın elenmesine yardım etmek demektir. Eğer birileri ölecekse, bu ölümlerin düzenli ve temiz olmasını sağlamak, aslında döngüye hizmettir.”.

 

Torval, karanlıktan çıktı. “Felsefen bizi ilgilendirmez.”

 

Kenostalo ona baktı. Gözlerinde bir an soğuk bir ışıltı parladı. “Sen parayı alırsın. Ben görevimi yaparım.”.

 

Torval'ın gözleri kısıldı. O küçük, koyu ela, delici bakışlı gözler. “Herkesin derdi başka. Kimi kaçar, kimi inanır. Ancak iş aynı.”.

 

Ganidan tedirgin bir adım attı. “Ben kaçmıyorum. Yalnızca...”.

 

“Yalnızca?” Kotolebo'nun sesi, rüzgârda sallanan deniz kabuklarının uğultusu gibi geldi. “İnsan dünyasında soygun yapan bir kurt adam. İzmir'den çıkmak için bu işe bulaştın. Doğru mu?”.

 

Ganidan'ın çenesindeki kaslar gerildi. “Sen de karada sekiz saatten fazla kalamayan bir deniz insanısın. Her dakikanı sayarak yaşıyorsun.”.

 

Kotolebo gülümsedi. O masum bakışlı, iri mavi gözlerinin ardında bir şey parladı. “Saymasını bilirim.”.

 

Torval, ikisinin arasına yürüdü. Karanlıkta bir dağ gibiydi. “Kesin. Bu işte herkesin bir derdi var. Ganidan kaçacak, Kotolebo sudan vuracak, Kenostalo inancını tatmin edecek. Ben ise işimi yapacağım?”.

 

“Ne işi?” diye sordu Ganidan. “Sors, biyoenerji yeteneğinden bahsetti. Düşmanın enerji ağını etkisizleştiriyormuşsun. Bu yeteneği nereden aldın?”.

 

Torval sustu. Mağaranın sessizliği, ağırlaştı. Sonunda konuştu, sesi kayaların arasında gürledi. “Benim yeteneğim benimdir. Tıpkı senin kaçak olman gibi. Tıpkı onun sekiz saatinin olması gibi.”. Başını Kenostalo'ya çevirdi. “Tıpkı onun inancı gibi.”.

 

Kenostalo başını kaldırdı. Sıkma kehribar rengine yakın turuncu saçlarının altında, küçük ve hareketli gözleri mağaranın loşluğunda parlıyordu. “Siz bunu sıradan bir iş sanıyorsunuz. Para, kaçış, güç... Oysa burada asıl mesele, var olmaması gereken bir şeyi yok etmek.”.

 

Torval homurdandı. “Felsefen güzel. Ancak iş aynı. Bir kadın, bir bebek. İkisini de öldüreceğiz.”.

 

Ganidan, elindeki altını tekrar cebine koydu. “Ben bebek işine girmek istemiyorum. Kadını hallederim, bebeği siz yapın.”.

 

Kotolebo başını salladı. “Bebek mi? O kadar küçük ki... Bir damla su yeter.”.

 

Torval, ona baktı. “Sen öldürecek misin?”.

 

Deniz insanı kadının yüzünde o masum ifade vardı. “Ölüm, suyun karanlığında sessizdir. Bebek hiç anlamaz.”.

 

Ganidan, seslendi. “Ya iş ters giderse? Ya kadın direnirse? Ya bebek...”.

 

Torval durdu, arkasını döndü. Yüzü meşale ışığında yarı aydınlık, yarı gölgeydi. Sol kaşının olmadığı taraf, gölgede kayboluyordu. “Bebek bebek. Kadın da kadın. İkisi de ölecek. Hepsi bu.”.

 

Kotolebo ayağa kalktı. Giysileri, denizden yeni çıkmış gibi hafif nemliydi. “Hadi. Vakit geçiyor, beş saattir suyun dışındayım, üç saatim kaldı, suya dönmeliyim. Ava sonra çıkarız.”.

 

Ganidan da ayağa kalktı. Tedirgin bakışları mağaranın girişinde gezindi. “Önce kiliseyi bulalım. Sonra...”.

 

Kenostalo, sözünü kesti. “Sonra herkes işini yapacak. Ben kendi yolumu bilirim.”.

 

Dördü de ayağa kalkmıştı. Mağaranın ortasında, meşalelerin loş ışığında, dört gölge birbirine bakıyordu. Kurt adam, deniz insanı, yelesi kara, tınıkıran. Dört farklı tür. Dört farklı motivasyon. Ancak hepsi aynı yolda yürüyecekti.

 

Torval, mağaranın çıkışına yöneldi. Arkasından Ganidan, Kotolebo, Kenostalo. Dört katil, geceye karışmak üzereydi.

 

Torval, mağaranın ağzında bir an durdu. Arkasına bakmadan konuştu. “Bu iş bittiğinde, kimse kimseyi tanımıyor. Anlaştık mı?”.

 

Ganidan başını salladı. “Anlaştık.”.

 

Kotolebo'nun sesi, deniz kabuğu uğultusu gibi geldi. “Anlaştık.”.

 

Kenostalo sessizdi. Yalnızca başını eğdi.

 

Torval, geceye ilk adımı attı. “O zaman...”.

 

Ve kayboldular. Dört gölge, ormanın karanlığında eridi. Mağara, yalnız ve sessiz kaldı. Yalnızca su damlıyordu. Damla, damla, damla...

 

***

 

Mağaranın üstündeki kayalıklarda, yedi silüet sessizce konumlanmıştı.

 

En önde, elinde dürbünle Yumantıra adlı bir insan duruyordu. Arkasında, gözleri kapalı, elleri toprakta bir kadın Ilus Metsa oturuyordu. Onların çevresinde, beş ayıhı, miğferlerinin altından olanları izliyordu.

 

Yumantıra, kollarını bağlamış, düşünceli bir şekilde bekliyordu. Avcı ekibinin lideri, yılların deneyimiyle rüzgârın yönünü hesaplamış, kokularını gizlemişti. Arkasında, beş ayıhı taş kesilmiş gibi duruyor, nefeslerini bile tutuyorlardı.

 

Ilus Metsa başını kaldırdı. Fısıltıyla konuştu: “Dört katil: bir kurt adam, bir deniz insanı, bir yelesi kara, bir tınıkıran. Her birinin yeteneklerini, özelliklerini bitkiler ve hayvanlar aracılığıyla öğrenip analiz ettim. Zaaflarını biliyorum.”.

 

Yumantıra başını salladı. “İzlemeye devam ediyoruz, asıl işimizi unutmayalım.”.

 

Ilus Metsa, elini kayadan çekti. “Kotolebo... Deniz insanı. Karada sekiz saatten fazla kalamaz. Onu bekletirsek, kendi zayıflığıyla düşer.”.

 

“Torval?” diye sordu Yumantıra.

 

“Yelesi kara. Ateşten korkar. Kürkleri aşırı yanıcı. Bir meşale yeter.”.

 

“Ganidan?”.

 

“Kurt adam. Gümüş zayıflatır, kurtboğan otu zehirler. Ancak asıl zayıflığı, kaçak olması. Tedirgin. Hata yapmaya müsaittir.”.

 

“Kenostalo?”.

 

Ilus Metsa bir an duraksadı. “Tınıkıran... Mutlak sessizlik onu öldürür. Ancak bu ormanda mutlak sessizlik yaratmak zor. Bakır ve nane yağı birlikte uygulandığında ses güçlerini bozar. Bakır ve nane yağı onlar için zehirlidir, yüksek dozda öldürür. Horşiltap olarak zayıflığı ise; samimiyet... Derin, samimi bir duygusal an onu güçsüz bırakır.”.

 

Yumantıra kaşlarını çattı. “Samimiyet? Nasıl yani?”.

 

Ilus Metsa omuz silkti. “Bir özür, bir itiraf, saf bir sevinç... Ona samimi bir duygu gösterildiğinde, kaçar. Güçsüz kalır.”.

 

“Tuhaf bir zayıflık.”.

 

“Doğal döngünün koruyucuları işte. Duygular, onların dengesini bozar.”.

 

Aşağıda, mağaranın girişinden dört katil çıkmaya başladı. İlk çıkan Torval'dı, devasa gölgesi geceye karıştı. Arkasından Kotolebo, hafif adımlarla, deniz kokusunu arkasında bırakarak. Sonra Ganidan, tedirgin bakışlarla etrafı süze süze. En son Kenostalo, duruşuyla diğerlerinden ayrılarak.

 

Mağaranın üzerindeki kayalıklarda, Yumantıra kemerinden katlı bir parşömen çıkardı. Ay ışığında okumaya çalıştı. Ilus Metsa yanına yaklaştı.

 

“Tudorun arşivinden.”dedi Yumantıra alçak sesle. “Avlayacağımız yuvaların ırklarının ve bu ormanlarda karşımıza çıkması muhtemel ırkların tüm özellikleri yazıyor. Katiller beklenmedik durum…”.

 

Ilus Metsa parşömeni aldı, göz gezdirdi. “Demirkıynak, kurt adam, vampir, yelesi kara... Tüm pençeliler burada yazıyor. Sanırım katillerle karşılaşmada doğaçlama yapacağız.”.

 

“Evet. Fırsat buldukça okuyorum. Dersimize çalışalım.”dedi Yumantıra. “Bence işimize yarayacak bu bilgiler.”.

 

---

 

TUDORUN VALVUR SOTURILERİ – GİZLİ ARŞİV

Konu: Pençeli Üst Irkı – Dört Türün Karşılaştırmalı Analizi

Kaynak: Saha Gözlemleri ve Kadim Metinler (Tasnif No: 44/İzmir/1950)

 

A.Ortak Özellikler

 

Fiziki Yapı: İnsansı, iki kollu, iki bacaklı, iki gözlü. İnsan bedenine sahiptirler, konuşurlar, zekâları insan seviyesindedir, kıyafet giyerler. Doğaüstü dünyayı bilen bir gözlemci, onları insanlardan yalnızca ufak anatomik veya davranışsal farklarla ayırt edebilir.

Ömür ve Gelişim: Yaklaşık 150 yaşında yetişkin kabul edilirler; maksimum ömür 300 yıldır. Yaşlandıkça fiziksel güçleri ve duyusal keskinlikleri artar.

Üreme ve Hagasveri: İnsanlarla veya farklı insansı türlerle hagasveri oluşturamazlar. Böyle bir gebelik hem anneyi hem bebeği kesin olarak öldürür.

Gece Görüşü: Alacakaranlıkta 30 metre mesafeyi parlak ışıkmış gibi, zifiri karanlıkta ise aynı mesafeyi loş ışıkmış gibi görürler. Tam karanlıkta renkleri ayırt edemez, dünya yalnızca grinin tonlarından ibarettir.

Fiziksel Güç ve Duyular: İnsana kıyasla olağanüstü güçlü, hızlı ve çeviktirler. Koku, işitme ve görme duyuları son derece gelişmiştir.

Yenilenme ve Güç Kullanımı: Çoğu yarayı hızla iyileştirirler (hızlı yenilenme). Güçlerini her zaman kullanabilirler; dolunay, gece gibi bir koşula bağlı değildirler.

Koku Hafızası (Yalnızca Kurt Adam ve Vampir): Bir damla kandan veya yoğun bir kokudan, o canlının genetik geçmişini, soyunu, yakın zamanda yaşadığı duygusal durumu (korku, sevgi vb.) “koklayarak” okuyabilirler.

Gizli Pençe-Gizli Diş (Yalnızca Kurt Adam ve Vampir): Savaş, saldırı, tehdit anlarında çıkan gizli damak dişleri ve tırnaklardan uzayan pençeler.

Sessiz Adımlar (Yalnızca Vampir ve Demirkıynak): Kemik boşluklarındaki havayı dengeleyerek sessiz hareket edebilirler.

Kamuflaj (Demirkıynak ve Yelesi Kara): Silüetini ortama uydurabilirler (24 saatte bir).

Ortak Zayıflıklar: Gümüş, ateş, kalp çıkarılması, ani fiziksel yok etme geçerlidir.

Not: Yelesi karalar, kürklerinden dolayı ateşe karşı daha zayıflar. Kürkleri aşırı yanıcıdır. Ateşin görüntüsü, sıcaklığı, çıtırtısı ilkel bir panik yaratır. Tutuştuklarında yangın hızla yayılır.

 

B.Türe Özgü Bilgiler

 

1.Demirkıynak

Habitat: Bigadiç dağları ve ormanlık alanlar. Kötücül eğilimlidirler.

Beslenme: İyiler hayvan etiyle (“doğaya dönüş”), kötüler insan etiyle (“canavarlığa teslim oluş”) beslenir.

 

Özgün Güçler:

Korkunç Sesler: Konuşma yoluyla tek hedefte algı bozukluğu ve baş ağrısı yaratır.

Pis Koku: Nefesle yayılan koku, bulantı ve baş dönmesine yol açar.

Güç Kullanım Sıklığı: Korkunç sesler, pis koku ve kamuflaj 24 saatte bir kullanılabilir. Sessiz adımlar süreklidir.

 

Özgün Zayıflıklar:

Gürültü Kirliliği: Yapay yüksek ses (fabrika, metal konseri) ses gücünü boğar.

Manyetik Rezonans: Belirli frekanstaki yüksek desibelli ses dalgaları iç organlarını sarsar.

Lotus Çiçeği: Zehirdir; teması ciddi yanık, solunması felç yapar. Yüksek dozda ölümcül.

 

2.Kurt Adam

Beslenme: İyiler hayvan eti (“doğaya dönüş”), kötüler insan eti (“canavarlığa teslim oluş”).

 

Özgün Güçler:

Sürü Çağrısı: Köpekgilleri, 10 dakika boyunca zihinsel olarak yönlendirir (gözetleme, rahatsız etme, saldırı). Günde bir kez kullanılabilir. Diğer pençelilerin yanında kullanılamaz.

Özgün Zayıflıklar:

Kurtboğan Otu: Zehirdir; temas yanık, solunum felç. Yüksek dozda ölümcül.

Not: Değişim sırasında kıllanma yok. Kas kütlesi artışı var.

 

3.Vampir

Beslenme: İyiler hayvan kanı (“hayatta kalma / perhiz”), kötüler insan kanı (“güç ve bağımlılık”).

 

Özgün Güçler:

Gece Kanatları: Uçan memelileri, 10 dakika boyunca zihinsel olarak yönlendirir. Günde bir kez kullanılabilir. Diğer pençelilerin yanında kullanılamaz.

 

Özgün Zayıflıklar:

Sarımsak: Zehirdir; temas yanık, solunum felç. Yüksek dozda ölümcül.

Kan Sulandırıcılar: Kanın kristalleşme yeteneğini yok eder.

Güneş Işığı / Mor Ötesi Işın: Güçleri tamamen bastırır, fiziksel-ruhsal-zihinsel zayıflığa yol açar, ciltte acılı yanıklar oluşur. 36 saat aralıksız maruz kalma halinde vampir kendiliğinden yanar, kül bırakmadan dumana dönüşerek yok olur.

 

4.Yelesi Kara

Habitat: İnsanlardan uzak, ulaşılmaz dağlar ve ormanlar.

Beslenme: Sadece bitkisel: kök, yaprak, orman meyveleri, kabuk, mantar, bal. Et ve kan tüketmez; bu besinler onlar için ölümcül olmayan zehir etkisi yapar.

Fiziksel Özellikler: Boy 2-2,5 m. Ayak izi 35 cm. Tüm vücut kalın kürkle kaplı (kahverengi, siyah, kızıl tonları). Karakteristik keskin, misk benzeri koku yayarlar.

 

Özgün Güçler:

Doğa Sakini: Orman, dağ, kar gibi doğal ortamlarda mükemmel gizlenir, iz bırakmaz.

Aşırı Güç: Taş devirir, ağaç söker, kaya oynatır. Savaş, saf kütle ve kudretle ezmektir.

Pençeler: Diğer pençeliler gibi uzatabilir.

 

Özgün Zayıflıklar:

Kekik: Zehirdir; temas yanık, solunum felç. Yüksek dozda ölümcül.

 

Ilus Metsa başını salladı. “İyi ki getirmişsin.”.

 

Yumantıra gülümsedi. “Tudorun arşivi boşuna değil.”.

 

Parşömeni katlayıp kemerine geri taktı. İkisi de sessizce aşağıdaki ormana baktı.

 

***

 

Sors ve Yoru mağaranın az ilerisindeki ormanlık arazide baş başa kalmıştı. İkisi de sessizce yürümeye başladı. Artık görev tamamdı. Dört katil, işi halletmek için yola çıkmıştı. Elleri kirlenmeyecek, yuvaları karışmayacak, sır sır olarak kalacaktı.

 

“Bitti.”dedi Sors.

 

Yoru başını salladı. “Bitti.”.

 

Ancak ikisi de biliyordu ki, hiçbir şey bitmemişti. Sors, abisini toprağa vermişti ancak abisinin kızı hâlâ yaşıyordu, kucağında bir hagasveri bebekle ormanlarda saklanıyordu. Yoru, kızını sürgün etmiş, oğlunu kaybetmişti ancak kızının kanı, o hagasveri bebekte yaşıyordu.

 

İkisi de kaybetmişti. İkisi de kazanmamıştı.

 

Yoru, kurt adam sürüsünün kaldığı yere doğru döndü. Bir an durdu, arkasına dönmeden konuştu: “O bebek... Kızımın bebeği... Öldüğünde, ne olacak?”.

 

Sors, bir kızılçama yaslandı, yüzü gölgedeydi. “Ne mi olacak? Hiçbir şey olmayacak. Sanki hiç var olmamış gibi.”.

 

Yoru başını salladı. “Hiç var olmamış gibi...”diye tekrarladı, yuvasına doğru yürümeye başladı. Gece, onu karanlığına aldı.

 

***

 

Ormanın derinliklerinde, yıkık kilisenin çan kulesinde, bir baykuş öttü. Orlina, bebeği kucağına aldı, sırtını taş duvara yasladı. Dışarıda, rüzgârın sesi, yaprakların hışırtısı, uzaktan bir derenin şırıltısı vardı. Ancak bir de başka bir şey vardı; içgüdülerinin ona fısıldadığı, tanımlayamadığı bir tehlike.

 

Bebeğin nefesini dinledi. Küçük, düzenli, masum.

 

“Kimse bulamaz bizi.”diye fısıldadı. Ancak sesi, kilisenin boşluğunda yankılanıp sönüverdi.

 

Olaylar bu noktaya nasıl gelmişti?