İçeriğe geç

İkinci Bölüm

Henry emin olduğu şeyleri kanıtlamayı severdi. Gildon Balosuna gelmesinin sebebi de buydu. Başlarda zorlansa da gecenin ilerleyen saatlerinde zafer onundu. Gildon Malikanesinin bahçesinde şahit olduğu manzara bunu gösteriyordu. Sessizce Noah ve Anna'yı izledi. Konuşulanları çok net anlamasa da burada baş başa kalma cesareti göstermeleri yeterliydi. Genç adam içinde bir parça kıskançlık hissetti. 

Yeterince gördüğüne göre gitmeliydi ancak hala, bütünüyle emin olmasına engel olan bir şeyler vardı. İçini kemiren bir his. Onları izlemeye devam etti. Birlikte sohbet edişlerini, tekrar tekrar gülmelerini. Birdenbire kadın ayaklandı. Henry hızla yana kaydı. Büyük çalılar onu görünmekten koruyordu.

"Hayır, Anna!"

Henry kaşlarını çattı.

"Noah, mızıkçılık yapma!"

"Yokluğumuzun bu kadar uzun sürmesi hoş karşılanmaz,"

"Kimin umurunda?"

Henry gözlerini devirdi. Sorsalar Noah ile evlenmek istemiyor, diye söylendi içinden. 

"Lütfen,"

"Olmaz, Anna. Seni tehlikeye atmak istemiyorum. Sebebini anlıyorum ancak-"

"Sahi mi? Anlıyor musun?"

Kadının sesi yükseldiğinde Henry kaşlarını kaldırdı. Aralarındaki tansiyon neden böyle hızlı değişmişti?

"Anna..."

Henry derin bir nefes aldı. Bir centilmen için bu kadarı yeterliydi. Hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

Ancak Henry uzaklaşırken Anna ve Noah konuşmalarını sürdürdüler. 

"Az önce arkadaşın," Anna boğazından yükselmek için ısrar eden histerik sesi tuttu. "Aşık olduğum adam, bana seninle evlenmemi önerdi."

Noah ne diyeceğini bilemedi.

"İyi olacağım konusunda endişen olmasın. Ancak şu an olamam."

Noah ona doğru adımladı. Dostluklarının başladığı o anı anımsadı. Lily havale geçirdiği zamandı. O zamanlar en yakınlarında Keighleyler vardı ve aileleri birbirlerine epey destek olmuşlardı.

"Noah, gelmemde sakınca yoktur umarım,"

Noah başını önemsiz der gibi sallamıştı.

"Kız kardeşinin yanından geliyorum. Sen iyi misin, bakmak istedim."

Noah üzüntüyle başını iki avucunun arasına almıştı. "Değilim."

Anna usulca onun yanına oturdu. Çekinerek elini çocuğun omzuna atıp sıvazladı. "Şu an iyi olmayabilirsin ancak olacaksın."

Noah başını kaldırıp ona baktı. Henry'i annesinden kaybından bu yana hiç görmemişti. Onu özlüyordu. Fakat Anna ona arkadaşlık ettiği için minnettardı.

Anna her gün onları ziyaret etmişti. O vakitler Henry ve ailesi taşradaydı. Anna'nın ancak başsağlığı için onları görmeye fırsatı olmuştu. Böylece Henry, onlarının dostluklarının güçlenmesine şahit olamamıştı. 

Anna eldivenlerini sıkıntıyla çıkardı. "Bana teklif ettiği ilk dansın sebebi, seninle evlenmemi önermekti." 

Birkaç dakika sessizliğin ardından Noah, geceyi delen bir şekilde söze girdi. "Sana kur yapacağım."

***

"Sözlerimin etkili olacağını biliyordum." Henry arkadaşının omzuna hafifçe vurdu. 

"Haklıydın, o harika bir kadın. Ancak bir ahmak bunu görmezden gelir."

Henry arkadaşının boyun bağını düzeltiyordu. "Kesinlikle. Ve sen, ahmak değilsin."

Noah onun göremeyeceği şekilde göz devirdi. 

Binhamlarda Henry'nin kulağına evlilik çanları çalınıyorken Keighleylerde de işler farklı değildi. Leydi Anna dördüncü sezonunda olmasına rağmen salonunda onu bekleyen beyefendiler bulmuştu. İçlerinden biri Fransa'dan yeni dönmüştü. Geçen yollarda sanat okullarından birinde eğitimini tamamlamak üzere İngiltere'den ayrılmıştı. 

Diğer beyefendilerin ayrılmasıyla Lord Calcutt Anna ile baş başa sohbet edebilme imkanı bulmuştu.

"Fransa'yı görme fırsatım hiç olmadı." diyerek iç çekti Anna. Dünyayı görmeyi ne çok isterdi. Farklı kültürleri ve mutfaklarını tanımayı. 

"Seneler boyu evim oldu diyebilirim."

"Özlüyor olmalısınız."

Lord Calcutt çayından bir yudum aldı. "Doğup büyüdüğüm yer kadar değil. Memleket hasreti insanı yıpratabiliyor."

Anna bunu bilemezdi elbette. İngiltere dışına hiç çıkmamıştı. 

"Ailenizden uzak kalmış olmak zor olmalı."

"Ne mutlu ki artık buradayım. Yuvanın güzelliğiyle."

Genç kadın neyi ima ettiğini anladı. Ona kur yapıldığında bilirdi.

Kapı tıklatıldı ve içeri uşaklardan biri girdi. "Leydim, Lord Binham burada."

"Lütfen içeri alın." Karşısındaki adama döndü. "Kendisi sevdiğim bir dostumdur."

Adam anlayışla başını salladı. Yine de rahatsız olmuştu. Planı bu değildi.

"Leydim," Noah, elindeki çiçekleri Anna'ya uzattı. 

"Ah, çok naziksin." Anna toz pembe şakayıkları alıp kokladı. "Bu mevsimde öyle güzel oluyorlar ki."

"Sizin kadar." diye iltifatta bulundu Lord Calcutt. Böylece Noah'nın dikkatini çekmişti. 

"Lord Calcutt, döndüğünüzü duymuştum. Ancak karşılaşma fırsatımız olmadı."

"Bugüne kısmetmiş."

Birbirlerine gülümsediler. Noah'nın gülümsemesi içtendi ancak adamın gergin olduğunu anlamıştı. 

Hep birlikte kanepedeki yerlerini aldılar. Noah tekli koltuğa geçmeyi tercih etti. Anna ise Lord Calcutt'ın yanına geri döndü.

"Fransa anılarınızı dinlemeyi çok isterim." diye belirtti Noah.

Lord Calcutt gülümsedi. "Ben de Leydi Anna'ya onları anlatmaktaydım. Vaktinde geldiniz."

Böylece Lord Calcutt'ın Fransa anıları temalı bir sohbet başladı. Çaylarını içerek güzel vakit geçirdiler. Noah, Lord Calcutt'ın iltifatlar ve kur yapma konusunda epey iyi olduğunu fark etti. Esasında o Anna için iyi bir seçenek olabilirdi. Belki de Henry'nin dikkatini dağıtmanın başka yolu...

***

"Ağabey,"

Henry içeri giren erkek kardeşini selamladı. Noah'yı Keighleylere uğurladıktan sonra eve dönmüştü. Erkek kardeşiyle nihayet karşılaşabildiği için seviniyordu. Ancak yüzündeki gülümseme mutluluk habercisi değildi.

"Dünkü baloyla ilgili,"

"Zahmet etme," diye sözünü kesti genç adam. "Kız kardeşlerine eşlik etmek pek ilgini çekmemiş olmalı." Ona böyle sert davranmak hoşuna gitmese de sorumluluk sahibi olmasını sağlaması gerekiyordu.

"Babam," diye belirtti erkek kardeşi. Ağabeyi kaşlarını çatınca alaylı bir biçimde gülümsedi. "Benden beklentin bu değil mi? Hayal kırıklığı olmam."

Henry'nin kemerli burnu kabardı. Bu doğru değildi. Blake çocukluğundan bu yana sorumluluklarına sahip çıkmıştı. Bu sebeple dünkü baloda olmayışına Henry böylesi bir tepki gösteriyordu. Ondan beklemediği gerçekleştiği için.

"Dün desteğe ihtiyacı olduğunu biliyordun."

"Halam onunlaydı. Benim de size refakat etmem gerekiyordu."

"Her şeye yetişmekten sıkılmadın mı?" 

"Bu evin en büyük kardeşi olarak görevlerimi yerine getiriyorum."

"Tek olmadığını neden göremiyorsun?"

Henry onu görmezden geldi.

"Birimiz refakat ederken diğerimiz babamla kalabilirdi."

Blake haklıydı. Sadece... kardeşine böyle bir sorumluluk yüklemek istememişti. Babasıyla alakadar olması gereken kendisiydi. Tıpkı kardeşleriyle alakadar olması gerekenin kendisi olması gibi. Ancak her şeye yetişemiyordu ve bu onu içten içe tüketiyordu. Yardım almaya karşı olduğu için değil, babaları gibi olmaya çalıştığı içindi.

"Üzgünüm," dedi içtenlikle. Sesi yorgundu.

"Sana destek olmama izin ver, ağabey."

Henry gülümsedi. Kardeşine uzanıp omzunu hafifçe sıktı. "Düşündüğün tek şey Eton olmalı. Vakti geldiğinde ailemize destek olacaksın."

Blake'in beklediği cevap bu değildi ancak şimdilik bununla yetinebilirdi.

"Şimdi ziyaret etmem gereken bir hanımefendi var."

Genç adam kaşlarını kaldırdı. "Dük ne zamandan beri hanımefendileri ziyaret ediyor?"

"Hanımefendileri değil, bir hanımefendiyi."

Blake şaşkınlıkla gülümsedi. "Dün baloda bir şeyler mi kaçırdım?"

Henry omuzlarını silkti. Kapıdan ayrılmadan önce, "Öğleden sonranın tadını çıkar kardeşim." dedi.

Blake, "Sen de." diye neşeyle karşılık verdi.

***

"Leydim, Lord Acklam buradalar."

Anna'nın gözleri hayretle Noah'yı buldu. Noah sessizce, "Bu kadarını da yapmazsın." dedi. Bir de onları kontrole mi geliyordu? Bu adamın hiç sınırı yoktu.

"İçeri davet edin lütfen."

Dük içeri girdiğinde Leydi Anna ve Lord Calcutt ayağa kalkıp selam verdiler. Noah ise oturduğu yerde arkadaşına dik dik bakmaktaydı. Onaylamayan bir biçimde başını iki yana salladı. Henry ise ona sırıtarak karşılık verdi.

"Lord Acklam, ziyaretinizi beklemiyordum." Anna kibar olma endişesi gütmüyordu. İkisi de neden burada olduğunu biliyorlardı ve imalara gerek yoktu.

"Lord Binham'ın burada olduğunu öğrendim. Öğleden sonrası için sizlerle vakit geçirmekten memnun olurum." Henry masadaki taze çaya baktı. "Ah, çay da var!"

Henry Noah'nın hemen karşısına geçti. Anna arkası dönük bir biçimde gözlerini devirdi.

"Lord Calcutt da bize Fransa'daki maceralarından bahsediyordu."

Anna, Henry'nin çayını doldurmak için yanına ulaştı. Adama kötü kötü baktı. Adam ise pişkin bir biçimde sırıtıyordu. "Ne harika, tam vaktinde gelmişim." Onu etrafında istememesini anlıyordu ancak Henry onlara iyilik ediyordu. Ona sonra da teşekkür edebilirlerdi.

Sohbet süresince Henry'nin dikkatli bakışları Lord Calcutt'da dolaştı. Demek bir rakip vardı. Eh, Noah ve Anna arasındaki samimiyet düşünüldüğünde bu pek de dert edilecek bir şey değildi. Ancak Leydi Anna, son dört sezondur yanına kimseyi yaklaştırmamışken Lord Calcutt'ın Fransa maceralarına fazla ilgi duymuş gibiydi. Henry huzursuzca oturduğu yerde kıpırdandı. Bu esnada onu keyifle izleyen Noah'nın farkına varmadı. Genç adam çayını yudumlayarak arkasına yaslanmıştı. İşte o an aklına dahiyane bir fikir gelmişti. Anna ve Lord Calcutt'ın yakınlaşması Henry'i elbette rahatsız edecekti. Böylece Henry, Noah için Lord Calcutt'ı saf dışı bırakmaya çalışacaktı. Ve Noah, bunu Anna'nın lehine çevirebilirdi. 

Noah çayını köşeye koydu. "Leydim, yarın için sizden bir yürüyüş sözü alabilir miyim?"

Henry şaşkınlıkla Noah'ya döndü. Ve şaşıran yalnızca o değildi. Lord Calcutt da bunu beklemiyordu.

"Elbette," Anna ve Henry'nin bakışları aynı anda buluştu. Bakışları neden bu kadar... güçlüydü? Henry yutkunarak gözlerini kaçırdı.

Lord Calcutt'ın Fransa'da kaldığı muhitten bahsetmesini dinledi. Neyse ki adam nihayetinde gitme kararı almıştı. 

Noah ve Anna, geçen haftaki balodan bahsederken onları izledi. Birbirlerine karşı ne kadar açık olduklarını fark etti. Duruşları, mimikleri, bakışları. Henry burada eksik bir şeyler olduğunun farkındaydı. Az önceki güçlü bakışlar yoktu. Kadın Noah'ya yumuşak, sıcak bakışlar sunuyordu. Sanki... hiç beklentisi yokmuş gibi. 

Leydi Anna, Noah'ya o gözle bakmıyordu. Noah kadar onu anlayan başka kim olabilirdi? Ve onu Noah kadar mutlu eden? Sıkıntıyla nefesini verdi. Noah onun için harikaydı. Öyle ki Leydi Anna da bunu hak ediyordu. Henry onun gibi bir kadın için asla harika olamazdı. Olmamalıydı da, bu düşünce de nereden çıkmıştı? Sıkıntıyla alnını ovuşturdu ve çayından bir yudum aldı.

"Akşamki operaya katılıyor musunuz?" diye sohbete katıldı Henry.

Anna başını olumsuz anlamda salladı. "Sanırım biraz dinlenmem gerekiyor."

Noah endişeyle kadını süzdü. "Bir şeyin yok ya?"

"Sadece yorgun hissediyorum."

"O halde seni daha fazla yormayalım." Noah Henry'e baktı. "Değil mi?"

Henry çay fincanını masaya bıraktı ve ayaklandı. "Elbette."

Anna beyefendileri yolcu ederken Henry ve ikisi kısa bir an baş başa kaldılar. 

"Umarım dünkü mesele için iyi niyetimden şüphe etmiyorsunuzdur."

Anna'nın koyulaşmış bakışları ifadesizleşti. Yapmacık olsa da karşısındaki adama hissettirmeden gülümsedi. "Endişeniz olmasın, lordum."

Henry mekanik bir biçimde başını salladı. "Görüşmek üzere." Vermek üzere olduğu nefesini tutarak Keighleylerin salonundan ayrıldı. Noah onu evin dışında bekliyordu. Biraz sonra yumruklarını yüzüne geçirecek gibiydi. 

"Burada ne işin vardı, merak ediyorum."

"Sebebi çok açıktı."

"Pişkinsin."

"Dürüstüm."

Noah sıkıntıyla nefesini verdi. "Bak, benim iyiliğimi amaçladığını biliyorum. Ancak bu meselelerdeki titizliğim açık. Leydi Anna ile dostluğumun bu şekilde etkilenmesini ve onun rahatsız hissetmesini istemiyorum."

"Anlıyorum." Henry'nin neşesi gitmişti.

"Sanmıyorum." dedi Noah, sert bir biçimde. Arkadaşına doğru adımladı. "Ondan uzak durmanı rica ediyorum."

Henry'nin gözleri büyürken kaşları çatılmıştı. "Affedersin?"

"Ona benimle evlenmek konusunda baskı yapmayı bırak."

Henry kendini kötü hissetti. Tıpkı dün gece bahçede konuşmalarına tanık olduğu an gibi, burada olmamalıydı.

"Bunu katiyen istemem." Anlayışla başını salladı. "Böyle hissettirdiğim için üzgünüm."

Noah onun kırılmasını istemiyordu. Ancak Anna, Henry'nin bu ısrarcılığı karşısında daha çok kırılacaktı. İki dostunu da bir yıkımdan koruyordu. 

"Seni anlıyorum. Ancak senin de beni anlaman gerekiyor." Elini dostunun omzuna yerleştirdi. "Aşkın doğasında zorlama yoktur, Henry."

"Özrümü kabul et. Seni ve Leydi Anna'yı zor durumda bırakmak niyetinde değildim."

"Sorunumuz yok. Konuşup halledebildiğimize sevindim. Evleneceğim kadını bulduğumda bunu seninle paylaşacağımdan emin olabilirsin."

Henry yine o neşeli gülümsemesini yüzüne yerleştirmişti. Noah'ya sarıldı.

Noah yapmacık bir biçimde ondan kaçmaya çalıştı. "Tamam, bu kadarı yeterli." Henry ona üzgün bir ifadeyle bakınca, Noah onun saçlarını karıştırıp sarıldı. Noah ondan on bir ay büyüktü ve her zaman Henry'e kardeşliğin yanı sıra ağabeylik yapardı. Çocukken ondan her zaman uzun olmuştu ve sevgisini Henry'nin saçlarını karıştırarak gösterirdi. Bu hareketi onlar için bir gelenek gibiydi. Henry ise ondan daha kısa olduğu için her zaman ona göğsünün altından sarılırdı. En iyi dost olmanın yanında, Henry için her zaman ağabey olmuştu. Bu sebepledir ki Henry onun için her fedakarlığı yapardı. 

İki genç adam, Keighleylerin evinden ayrılmak üzere harekete geçtiler. Henry pencereye doğru kaçamak bir bakış attı. Anna orada değildi. Onu görememiş olmak anlam veremediği bir biçimde ruh halini değiştirmişti. Gözleri önüne bahçede Noah ile olan halini getirdi. Bu görüntüyü kendine unutturmaması gerektiğini söyledi. Bir gün Noah, Leydi Anna'ya olan aşkını fark ettiğinde Henry bunu bekliyor olmalıydı.