Yueh-Li, aralanan devasa taş kapının eşiğinde birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı. İçeriden yüzüne vuran soğuk hava, ensesinden aşağıya kadar ürpermesine neden oldu. Bir elini kanlı avucuna bastırarak derin bir nefes aldı ve diğer eliyle gümüş asasını daha sıkı kavradı.
Ardından yavaşça içeri adım attı.
Kapının ardında onu karşılayan manzara, hayal ettiğinden çok farklıydı.
Her yer kapkaranlıktı.
Tavana kadar yükselen devasa raflar, karanlığın içinde sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünüyordu. Rafların üzerinde binlerce, belki de on binlerce eski kitap sıralanmıştı. Bazılarının kapakları parçalanmış, bazılarının üzerindeki yazılar silinmişti. Kimileri ise sanki yıllardır dokunulmayı bekliyormuş gibi ince bir toz tabakasıyla örtülmüştü.
Havanın içinde yüzlerce parşömen sessizce süzülüyordu. Bazıları ağır ağır kendi etrafında dönüyor, bazılarıysa görünmez bir el tarafından çevriliyormuş gibi sayfalarını açıp kapatıyordu.
Fakat Yueh-Li'nin dikkatini asıl çeken şey bunlar değildi.
Arşivin her köşesini saran karanlık bir aura vardı.
Bu, sıradan bir karanlık değildi. Canlıymış gibi hareket ediyor, taş sütunların etrafında kıvrılıyor ve rafların arasına girerek gözden kayboluyordu. Yueh-Li asasının ucunda küçük bir gümüş ışık yaktığında, ışık yalnızca birkaç adım ötesini aydınlatabildi. Daha ilerideki karanlık ise ışığı içine çekiyormuş gibi görünüyordu.
Yueh-Li kaşlarını çattı.
“Burası gerçekten Ay Arşivi mi?”
Çocukluğundan beri duyduğu hikâyelerde burası, Ay Tanrıçası'nın kutsal bilgisini koruyan bir yer olarak anlatılmıştı. Oysa şimdi hissettiği şey kutsallıktan çok, yüzyıllardır mühürlenmiş bir sırrın ağırlığıydı.
Yine de geri dönemezdi.
Ailesi onu bekliyordu.
Annesinin solgun yüzü gözlerinin önüne geldi. Babasının güçlükle nefes alışı, ağabeyinin çaresiz bakışları ve küçük Xiao-Bao'nun ağlayarak kendisine uzattığı eller...
Yueh-Li'nin boğazı düğümlendi.
Dayanın. Ne olur biraz daha dayanın.
Asasını önünde tutarak arşivin derinliklerine doğru yürümeye başladı.
Ayak sesleri geniş salonda yankılanıyordu.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Her ilerleyişinde hava biraz daha soğuyor, çevresindeki karanlık aura biraz daha yoğunlaşıyordu. Rafların arasından geçerken kitapların sırtlarında yazılı olan eski sembollere göz gezdirdi. Bazılarını tanıyordu; bunlar eski şifa sanatlarına ait işaretlerdi. Fakat diğerleri, daha önce hiçbir yerde görmediği kadar tuhaf ve ürkütücüydü.
Birden duraksadı.
Yueh-Li'nin bakışları, kütüphanenin derinliklerinde, solgun ay ışığının aydınlattığı bir noktaya takıldı. Rafların arasında, diğer kitaplardan ayrı duran, zincirlerle bağlanmış devasa bir kitap vardı.
Kitabın kalın, siyah kapağının üzerinde eski ve anlaşılmaz semboller kazılıydı. Sayfalarının arasından sızan karanlık aura, çevresindeki havayı dalgalandırıyor; ince, siyah sisler kitabın etrafında ağır ağır dönüyordu.
Yueh-Li, böyle bir kitabı daha önce hiç görmemişti.
Garip olan, kitabın bulunduğu yerin arşivin geri kalanından farklı olmasıydı. Etrafındaki diğer kitaplar ay ışığıyla hafifçe parıldarken bu kitap, ışığı kendine çekiyor ve bulunduğu noktayı daha da karanlık hâle getiriyordu.
Yueh-Li'nin kalbi hızlandı.
Bunun sıradan bir kitap olmadığını hissedebiliyordu.
Yueh-Li yavaşça kitaba doğru ilerledi. Her adımında karanlık aura biraz daha yoğunlaşıyor, elindeki gümüş asa ise sanki yaklaşmaması için onu uyarıyormuş gibi titriyordu.
Yueh-Li durdu.
Gözlerini zincirlerle sarılmış kapağa dikti.
“Sen... nesin böyle?” diye fısıldadı.
Zincirlerin Ardındaki Sır
Yueh-Li, elini kitaba uzatmadan önce zincirlerin üzerindeki sembolleri incelemeye başladı.
İnce ve karmaşık çizgiler, zincirlerin her halkasına işlenmişti. Bazıları hilali andırıyor, bazılarıysa iç içe geçmiş karanlık halkalar şeklinde uzanıyordu. Sembollerin arasına kazınmış küçük kırmızı işaretler, solgun ay ışığında belli belirsiz parlıyordu.
Yueh-Li, çocukluğundan beri kadim şifa yazılarını öğrenmişti. Kabiledeki en eski metinleri bile okuyabiliyordu. Fakat bu sembollerin hiçbirini tanımıyordu.
Asasını zincirlere yaklaştırdı.
Gümüş ışık sembollerin üzerine düştüğü anda hepsi aynı anda parlamaya başladı.
Yueh-Li şaşkınlıkla elini geri çekti.
“Bu da ne?”
Zincirlerden hafif bir çıtırtı yükseldi. Ardından halkalar, sanki görünmez bir el tarafından çözülüyormuş gibi gevşemeye başladı.
Birbiri ardına taş zemine düşen zincirlerin sesi, kütüphanenin derinliklerinde yankılandı.
Yueh-Li birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı.
Bu kadar kolay mıydı?
Yoksa kitap, onun gelmesini mi bekliyordu?
Yutkunarak ellerini siyah kapağın üzerine yerleştirdi ve kitabı yavaşça açtı.
İlk sayfada, anlamını çözemediği sembollerle dolu uzun satırlar vardı. Harfler bildiği hiçbir dile benzemiyordu. Bazıları sayfanın üzerinde kıpırdıyor, bazılarıysa Yueh-Li onlara baktıkça yerlerini değiştiriyordu.
Sayfaları dikkatle çevirdi.
Her sayfa birbirinden farklı sembollerle kaplıydı. Bazı çizimler karanlığa gömülmüş ayları gösteriyor, bazılarıysa etraflarını saran siyah zincirlerle diz çökmüş siluetleri tasvir ediyordu.
Yueh-Li'nin kalbi hızlandı.
“Bunlar ne anlama geliyor? Gölge Vebası'yla bir ilgileri var mı?”
Tam o sırada kitabın ortalarındaki bir sayfa kendi kendine açıldı.
Diğerlerinden farklıydı.
Sayfanın ortasında, gümüş bir ayın çevresine dolanmış siyah bir sembol bulunuyordu. Sembolün altında, birbirine geçmiş sayısız çizgi vardı.
Yueh-Li o şekle baktığında içinde açıklayamadığı bir his uyandı. Sanki sembolü daha önce görmüştü. Fakat nerede gördüğünü hatırlayamıyordu.
Yavaşça elini uzattı.
Parmak uçları sayfaya dokunduğu anda bütün arşivi kör edici bir ışık kapladı.
Yueh-Li irkilerek elini çekmeye çalıştı ama parmakları sayfaya yapışmış gibiydi. Siyah ve gümüş renkli enerji, parmak uçlarından kollarına doğru yayıldı.
Kütüphanedeki bütün parşömenler aynı anda havalandı. Rafların arasındaki karanlık aura çılgınca dalgalanmaya başladı.
“Hayır! Bırak beni!”
Kitabın sayfaları hızla çevrildi. İçlerinde saklı olan semboller birer birer ışığa dönüştü. Yüzyıllardır kâğıtların arasında hapsolmuş bilgiler, görünmez bir akıntı gibi Yueh-Li'nin bedenine doğru çekilmeye başladı.
Tam o sırada alnında keskin bir yanma hissetti.
Yueh-Li acıyla gözlerini kapattı ve alnına dokunmaya çalıştı.
Ancak artık çok geçti.
Alnının tam ortasında, iki ince hilalin birbirine dolandığı ve merkezinde küçük, siyah bir ay taşıyan gizemli bir sembol belirdi.
Sembol önce gümüş renginde parladı. Ardından kenarlarına siyah çizgiler yayıldı.
Ay Tanrıçası'nın laneti...
Yoksa Yueh-Li'nin henüz bilmediği, çok daha eski bir gücün işareti miydi?
Kitaptaki semboller ışık parçacıklarına dönüşerek Yueh-Li'nin alnındaki işaretin içine akmaya başladı. Her bir parçacık kaybolduğunda, Yueh-Li'nin zihninde yabancı görüntüler beliriyordu.
Kadim tapınaklar...
Kan kırmızısı bir ay...
Karanlığa gömülmüş devasa bir kapı...
Ve karanlığın ortasında, yüzü görünmeyen bir siluet.
Yueh-Li nefes almakta zorlandı. Anlamını bilmediği kelimeler zihninde yankılanıyor, daha önce hiç öğrenmediği bilgiler birbiri ardına bilincine doluyordu.
Son ışık parçacığı da alnındaki sembolün içine girdiğinde kitap aniden kapandı.
Her şey sessizleşti.
Havada süzülen parşömenler yavaşça yere indi. Karanlık aura yeniden sakinleşti.
Yueh-Li dizlerinin üzerine çökmüş, bir eliyle taş zemine tutunarak nefes almaya çalışıyordu.
Titreyen parmaklarını alnına götürdü.
Sembol hâlâ oradaydı.
“Benim... alnımda ne var?”
Cevap alamadı.
Ancak zihninin derinliklerinde, daha önce hiç duymadığı bir cümle yankılandı.
“Mühür çözüldü. Unutulmuş bilgi, gerçek sahibini buldu.”
Yueh-Li başını kaldırdı.
Siyah kitap artık tamamen sessizdi.
Fakat Yueh-Li bir şeyden emindi.
Buraya yalnızca ailesini kurtaracak bir çare bulmak için gelmişti.
Şimdi ise içinde, ne olduğunu bile bilmediği bir sır taşıyordu.