Gece Vadisi, adını aldığı göğün en berrak, en cömert ay ışığıyla yıkanırdı. Vadinin derinliklerinde, dünyadan kopuk ama kendi içinde bir o kadar canlı ve huzurlu yaşayan Tavşan Kabilesi'nin yuvası vardı. Gümüş yapraklı ağaçların arasında saklı evler, küçük şelalelerin çevresine kurulmuş şifa bahçeleri ve geceleri yankılanan neşeli kabile şarkıları bu topraklara eşsiz bir güzellik katardı.
Burada zaman, yaprakların hışırtısı ve dere sularının ezgisiyle akıp giderdi. Kabile halkı, Ay Tanrıçası'nın kendilerine bahşettiğine inandıkları şifa gücünü korur, doğayla uyum içinde yaşardı.
Kabilenin en küçük, en narin kızlarından biri olan Yueh-Li, o huzurun tam kalbinde yer alıyordu. Başının üzerinde hafifçe rüzgârla salınan uzun, zarif tavşan kulakları ve omuzlarından aşağı pelerin gibi dökülen gece kadar simsiyah, dalgalı, parlak saçlarıyla herkesin sevgilisiydi. Şifa sanatlarında, kabilesindeki en yaşlı ustaları bile şaşırtacak kadar doğuştan gelen bir yeteneği vardı.
Ancak Yueh-Li'nin asıl güzelliği, yalnızca yüzünde ya da yeteneklerinde değil, kalbinde saklıydı. Başkalarının acısını kendi acısı gibi hisseder, yardım edebileceği birine sırtını dönmeyi asla kabul etmezdi.
O akşam, şifa havuzunun kıyısında yaşlı bir kabile üyesinin yarasını saran Yueh-Li, gümüş asasının ucundan yayılan ılık ışıkla hastanın acısını dindiriyordu. Ay ışığı, havuzun berrak sularında gümüş bir örtü gibi parlıyor, hafif esen rüzgâr genç kızın uzun siyah saçlarını omuzlarının üzerinden savuruyordu.
Yaşlı kadın, yarasının tamamen iyileştiğini fark edince şaşkınlıkla eline baktı. Ardından Yueh-Li'nin narin ellerini kendi ellerinin arasına aldı.
“Her geçen gün daha da güçleniyorsun, küçük Yueh-Li. Senin yaşındayken şifa enerjisini bu kadar ustalıkla kullanabilen birini hiç görmedim.”
Yueh-Li utangaçça gülümsedi.
“Ben yalnızca öğrendiklerimi yapıyorum. Asıl önemli olan, kimsenin acı çekmemesi.”
Yaşlı kadın onun yüzüne uzun uzun baktı. Gözlerinde hem şefkat hem de açıklayamadığı bir hüzün vardı.
“Kalbin çok temiz, çocuğum. Bazen başkalarının acısını kendi acından daha fazla önemsiyorsun. Ama unutma, herkesi kurtarmaya çalışırken kendini kaybetmemelisin.”
Yueh-Li hafifçe başını eğdi.
“Birinin yardıma ihtiyacı varken arkamı dönüp gidemem. Eğer elimden bir şey geliyorsa neden yardım etmeyeyim ki?”
Yaşlı kadın iç çekti ve Yueh-Li'nin başını şefkatle okşadı.
“Çünkü dünya her zaman senin kalbin kadar temiz değildir. Bazen en büyük iyiliği yapan kişi bile en büyük suçlu ilan edilir. İnsanlar anlamadıkları şeylerden korkarlar, korktukları şeyleri ise çoğu zaman yok etmek isterler.”
Yueh-Li kaşlarını hafifçe çattı.
“Neden böyle şeyler söylüyorsunuz? Biz birbirimizi koruyoruz. Ay Tanrıçası da bize merhameti ve sevgiyi öğretti.”
Yaşlı kadın gülümsedi ama gözlerindeki hüzün kaybolmadı.
“Umarım haklısındır, küçük tavşan. Umarım bir gün bu sözlerimi hatırlamak zorunda kalmazsın.”
Yueh-Li yaşlı kadının ellerini sıktı.
“Merak etmeyin. Ne olursa olsun, iyilik yapmaktan vazgeçmeyeceğim.”
Yaşlı kadın cevap vermedi. Sadece genç kızın siyah saçlarını okşadı ve gözlerini gökyüzündeki aya çevirdi.
O sırada ikisi de gecenin sessizliğinin ne kadar kısa süreceğini bilmiyordu.
---
Yueh-Li, şifa havuzundan ayrılıp evine doğru yürürken uzaktan gelen kahkahaları duydu.
Babası Bai-Long, bahçede küçük kardeşi Xiao-Bao'ya tahta kılıç kullanmayı öğretiyordu. Güçlü ağabeyi Huan ise ikisini izleyerek gülüyordu. Annesi Ling-Su, evin kapısında akşam yemeği hazırlıklarıyla uğraşıyordu.
“Xiao-Bao, kılıcını böyle tutarsan ilk rüzgârda elinden düşürürsün!” diye takıldı Huan.
Küçük çocuk kaşlarını çattı.
“Büyüyünce senden daha güçlü olacağım!”
Yueh-Li kahkahasını tutamadı.
Xiao-Bao onu görür görmez tahta kılıcını bıraktı ve koşarak ablasına sarıldı.
“Abla! Bugün bana da şifa büyüsü öğreteceğine söz vermiştin!”
“Önce yarın sabah erkenden kalkmayı öğrenmelisin, küçük tavşan.”
“Ama sen de bazen geç kalkıyorsun!”
“Ben mi?” Yueh-Li şaşkınlıkla elini göğsüne koydu. “Bu korkunç bir iftira!”
Bütün aile kahkahalara boğuldu.
Annesi Ling-Su kapıdan başını uzattı.
“İkiniz de içeri gelin. Yemek soğumadan önce!”
Yueh-Li kardeşinin elini tutarak eve girdi. O gece ailesiyle birlikte yemek yiyecek, Xiao-Bao'nun bitmek bilmeyen hikâyelerini dinleyecek ve ertesi gün için sıradan planlar yapacaktı.
Her şey her zamanki gibiydi.
Huzurlu, sıcak ve güvenli.
Yueh-Li, o anı zihnine kazımış olsaydı, belki de yıllar sonra hatırlayacağı son huzurlu gecenin bu olduğunu bilirdi.
---
Her şey, vadinin en derinlerinden yükselen korkunç bir çatırtıyla başladı.
Ses, sanki dünyanın kalbinde devasa bir zincir kopmuş gibi yankılandı. Kuşlar ağaçlardan havalandı. Şifa havuzunun suyu aniden karardı. Gökyüzündeki berrak ay, birkaç saniye içinde kan kırmızısı ve katran karası bulutların arkasında kayboldu.
Ardından yer sarsıldı.
Vadinin derinliklerinde bulunan kadim mühürler birer birer parçalanırken, yasaklı mağaralardan koyu, boğucu bir duman yükselmeye başladı. Duman sıradan bir sis gibi dağılmıyordu. Canlıymışçasına kıvrılıyor, evlerin duvarlarından sürünerek ilerliyor ve dokunduğu her şeyi karanlığa boğuyordu.
Gölge Vebası uyanmıştı.
Veba, zehirli kollarıyla saniyeler içinde evleri sardı. Dokunduğu bitkiler soluyor, şifa kristalleri kararıyor, canlıların bedenlerinde siyah damarlar beliriyordu. Vebaya yakalananların bedenleri acıyla kasılıyor, nefesleri kesiliyor ve içlerindeki yaşam enerjisi yavaş yavaş tükeniyordu.
Kabile halkının çığlıkları geceyi yırtarken, Yueh-Li dehşet içinde evine doğru koştu.
Kapıyı açtığında gördüğü manzarayla kanı dondu.
Annesi Ling-Su, babası Bai-Long, güçlü ağabeyi Huan ve ailenin neşe kaynağı olan küçük erkek kardeşi Xiao-Bao yere yığılmışlardı. Bedenlerini saran siyah damarlar acıyla kıvranmalarına neden oluyordu.
Annesi Ling-Su, nefes almakta zorlanarak titreyen elini kızına uzattı.
“Yueh-Li... Kaç... Burası lanetlendi kızım... Yaklaşma...”
Yueh-Li annesinin yanına diz çöktü ve elini iki avucunun arasına aldı.
“Anne, hayır. Seni burada bırakmayacağım.”
Asasını kaldırıp annesinin bedenine yayılan karanlığı iyileştirmeye çalıştı. Gümüş ışık siyah damarların üzerinde parladı, fakat karanlık ışığı yutarak daha da yayıldı.
Yueh-Li tekrar denedi.
Sonra bir kez daha.
Her seferinde şifa enerjisi biraz daha zayıflıyordu.
“Lütfen...” diye fısıldadı. “İşe yarasın...”
Küçük Xiao-Bao acı içinde kıvranırken ablasına uzandı.
“Abla... Canım yanıyor...”
Yueh-Li'nin kalbi parçalandı. Kardeşinin elini tuttu ve alnına bir öpücük kondurdu.
“Dayan, küçük tavşan. Sana söz veriyorum, seni kurtaracağım.”
Babası Bai-Long güçlükle başını kaldırdı.
“Kızım... Kendini tehlikeye atma...”
Ağabeyi Huan da kardeşine bakmaya çalışıyordu.
“Yueh-Li... Ne olursa olsun kendini koru.”
Fakat Yueh-Li için artık kendi hayatının hiçbir önemi yoktu. Karşısında ailesi vardı ve onların gözlerinin önünde ölmesine izin veremezdi.
Dışarıdan kabile büyüklerinin panik dolu sesleri yükseliyordu.
“Veba çok büyük! Kimse kurtulamaz!”
“Vadinin dışına çıkın! Hastaları geride bırakın!”
Yueh-Li, ailesinin ellerini son kez sımsıkı tuttu.
“Beni bekleyin. Ne olursa olsun geri döneceğim.”
Arkasını döndüğünde Xiao-Bao'nun ağlamaklı sesi onu durdurdu.
“Abla... Gitme...”
Yueh-Li'nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Ancak yüzüne titrek bir gülümseme yerleştirdi.
“Ben hep geri dönerim, küçük tavşan.”
Sonra kapıdan çıktı ve vadinin tepesindeki yasaklı Ay Arşivi'ne doğru koşmaya başladı.
---
Ay Arşivi, vadinin en yüksek noktasında, eski kayalıkların içine oyulmuş devasa bir yapıydı. Yüzyıllardır kapalı duran bu kutsal yerde, unutulmuş şifa sanatlarının ve kadim büyülerin saklandığı söylenirdi.
Yueh-Li, orada Gölge Vebası'nı durdurabilecek bir yöntem bulabileceğine inanıyordu. Başka hiçbir seçeneği kalmamıştı.
Arşivin önüne ulaştığında onu aşılmaz, nefes kesen bir taş kapı karşıladı. Kapı, saf ay enerjisiyle çevrelenmiş olsa da en karanlık çağlardan kalma lanetli bir kan mührüyle kilitlenmişti. Üzerindeki semboller kan kırmızısı ışıklarla titreşiyor, taşların arasından sızan karanlık ay ışığını bile yutuyordu.
Yueh-Li asasını kaldırdı.
“Kadim Ay'ın ışığı adına, açıl!”
Gümüş asasından yayılan ışık mühre çarptı. Bir anlığına kapının üzerindeki semboller parladı.
Ardından korkunç bir enerji dalgası patladı.
Yueh-Li geriye savrularak sertçe taş zemine çarptı. Sırtında keskin bir acı hissetti, dudağı yarıldı. Avuçları taşlara sürtünerek kanamaya başlamıştı.
Fakat kapı hâlâ kapalıydı.
Yueh-Li güçlükle ayağa kalktı.
“Açıl!” diye haykırdı.
Asasının ucunu mühre bastırdı. Şifa enerjisini bütün gücüyle kapıya yöneltti. Gümüş ışık, kan kırmızısı sembollerin arasında dalgalandı. Ancak mühür onun gücünü içine çekerek daha parlak yanmaya başladı.
Bir anda lanetli alevler mührün üzerinden yükseldi ve Yueh-Li'nin ellerini sardı.
Genç kız acıyla çığlık attı. Tenini kavuran alevler avuçlarını yakarken parmakları titremeye başladı. Yine de ellerini kapıdan çekmedi.
“Hayır... Seni açmak zorundayım!”
Bir kez daha denedi.
Mühür onu sertçe geriye fırlattı.
Dizlerinin üzerine düştü. Nefes almakta zorlanıyor, ellerindeki kan taş zemine damlıyordu. Gözleri bulanıklaşmıştı. Bütün bedeni ona pes etmesini söylüyordu.
Ama zihninde yalnızca ailesinin yüzleri vardı.
Annesinin kendisine uzanan eli...
Babasının çaresiz bakışları...
Ağabeyinin kardeşini korumaya çalışması...
Ve Xiao-Bao'nun ağlayarak söylediği o iki kelime:
Abla, gitme...
Yueh-Li dişlerini sıktı ve yeniden ayağa kalktı.
“Onları yalnız bırakmayacağım.”
---
Bu sırada vadinin aşağısındaki karanlık kayalıkların arasında bir siluet belirdi.
Uzun, siyah pelerininin altında gizlenen gizemli kişi, arşivin önünde mücadele eden Yueh-Li'yi sessizce izliyordu. Yüzü karanlığın ardında saklıydı. Yalnızca buz gibi parlayan gözleri seçilebiliyordu.
Vadinin üzerine yayılan Gölge Vebası'nın karanlığı, sanki onun varlığına cevap veriyormuş gibi çevresinde kıpırdıyordu.
Bu kişi, Yueh-Li'nin neden bu kadar çaresizce mücadele ettiğini biliyor muydu?
Yoksa yalnızca ortaya çıkacak sonucu mu merak ediyordu?
Bunu anlamak mümkün değildi.
Gizemli kişi, Yueh-Li'nin bir kez daha yere düşmesini izledi. Dudaklarında belli belirsiz, tehlikeli bir tebessüm belirdi.
“Vazgeç artık, küçük şifacı...” diye fısıldadı. “O kapı senin gibi birine açılmaz.”
Ancak Yueh-Li'nin yeniden ayağa kalktığını görünce tebessümü yavaşça silindi.
Genç kızın elleri kan içindeydi. Şifa enerjisi tükenmek üzereydi. Her hareketi bedenine yeni bir acı veriyordu.
Buna rağmen hâlâ mücadele ediyordu.
Gizemli kişi başını hafifçe yana eğdi.
“İlginç...”
Yueh-Li onun varlığından habersizdi.
Son bir kez kapıya yaklaştı. Kanlı avuçlarını mührün üzerine yerleştirdi ve gözlerini kapattı.
Artık gücünün yeterli olmadığını biliyordu. Şifa enerjisini tüketmiş, bedenini yaralamıştı. Ama kalbinin derinliklerinde hâlâ tükenmeyen bir şey vardı: Ailesine duyduğu sevgi.
Yueh-Li elinde kalan son enerjiyi topladı ve şifa gücünü tersine çevirdi. Gümüş ışık bu kez bir iyileştirme büyüsü gibi değil, mührü parçalamaya kararlı bir güç gibi yayıldı.
Karanlık enerji kollarını sardı. Lanetli alevler tenini kavurdu. Yueh-Li'nin dizleri titredi, gözlerinden yaşlar süzüldü.
Ama geri çekilmedi.
“Eğer bir bedel ödemem gerekiyorsa...” diye fısıldadı. “Ödemeye hazırım.”
Ardından bütün gücüyle haykırdı:
“AÇIL!”
Kan mührünün ortasında ince bir çatlak belirdi.
Bir çatlama sesi duyuldu.
Sonra bir tane daha.
Kan kırmızısı semboller birer birer parçalanmaya başladı. Devasa taş kapı sarsıldı ve yüzyıllardır kapalı duran geçit, ağır bir gıcırtıyla aralandı.
Yueh-Li nefes nefese kaldı. Kanlı elleriyle kapının kenarına tutundu.
Başarmıştı.
Uzakta, karanlık kayalıkların arasındaki gizemli kişi artık gülümsemiyordu. Bakışlarını açılan kapıya, ardından Yueh-Li'ye çevirdi.
“Demek gerçekten başardın...” diye mırıldandı.
Siyah pelerini rüzgârla dalgalandı. Bir an sonra karanlık siluet, gölgelerin arasında kayboldu.
Yueh-Li ise bunu görmedi.
Bütün dikkati açılan kapıdaydı. Yorgun bedeni titriyor, kanlı avuçları acıyordu. Buna rağmen gözlerinde hâlâ umut vardı.
Ailesini kurtarmak için bir yol bulabileceğine inanıyordu.
Derin bir nefes aldı ve aralanan taş kapının eşiğine yöneldi.