Ağır dezenfektan kokusu sinmiş hastane koridorunda, sıradan bir bankta oturuyordum. Gözlerim ameliyathane 2 yazısına kilitlenmişti. Hafif bir yanma başladı gözlerimde. En son bu hissi Canan’ın doğumunda yaşamıştım. Garip bir déjà vu sardı beni.
Solumda üç yaşındaki kızım oturuyordu. Ellerimi sıkı sıkı tutmuş, ayaklarını yere değdiremeden ileri geri sallıyor, sağa sola bakıyordu. Ona ne diyeceğimi bilmiyordum. Hastaneye gelirken sadece “Annem hasta mı oldu?” diye sormuştu. “Evet,” demiştim, geçiştirmiştim. Ya ölürse Leyla? O zaman ne anlatırım bu çocuğa? Ölmez… Güçlüdür o. Benden bile güçlü.
Koridorun öbür ucundan ayak sesleri geldi. Topuklu. Kız kardeşim. Hastaneye bile topuklu ayakkabıyla gelecek kadar… Köşeyi döndü. Makyajı yerindeydi. Hemen arkasında enişte, solgun yüzüyle belirdi.
“Abi, nasıl oldu? Hâlâ çıkmadı mı?” diye sordu kardeşim. Hep aynıydı. Üç yaşındaki çocuk gibi sorardı her şeyi.
“Hayır,” dedim.
Sonra yapmacık bir gülümsemeyle Canan’a döndü. “Halacığım, nasılsın? İyi misin?”
Canan uykulu uykulu cevap verdi: “Uykum geldi hâlâ. Annemi bekliyorum, gelince gideceğiz.”
Üç senedir hissetmediğim bir burun sızısı geldi. Kardeşime Canan’la kalmasını söyleyip enişteyi kolundan tuttum. Yangın merdivenine çıktık. Yıllardır unuttuğum gözyaşları bir anda boşandı.
Sonrası ise vahimdi.
Kardeşimin ve Canan’ın ağlama sesleri koridordan yükseldi. Az önce yaktığım sigarayı merdivenden aşağı fırlattım. Aralık yangın kapısından geçip içeriye koştum.
Kapının önünde yaşlı, gözlüklü bir doktor duruyordu. Yüzüne zoraki bir hüzün yerleştirmişti. Gözlerim onun gözlerine değdiği an anladım.
Leyla gitmişti.
Beş yıllık hayat arkadaşımı, o zoraki hüzünlü doktorun karşısında kaybetmiştim. Gerisi… sadece buğulanmış beyaz bir koridor ve Canan’ın tiz “Anneciğim!” çığlığı kaldı.
Dostlarım, kasvet ve hüzün dolu günlerin başlangıcı böyleydi…