Kahve kuyruğundaydık, Saffet ve ben. Onunla böyle bir kuyrukta uzun süre yan yana beklemek duygularımı ve hissettiklerimi zirveye taşımıştı nedense. Daha önce markete büfeye gittiğimiz olmuştu ama kafelerdeki şu ambiyanstan mıdır nedir... Farklı hissetmiştim işte. Pasta yemeye gittiğimiz gün de yoktu bu his. Şimdi yoğun bir kahve kokusu, etrafımızda genelde çiftler, üniversite öğrencileri falan vardı. İkimizin de üstünde gündelik kıyafetler vardı ve ortamdan bu halimizle biraz sıyrılıyorduk. Hatta o eşofman ve bol bir kapüşonlu giymişti.
Kasa önündeki çikolatalar takıldı gözüme. “Çikolata da alayım mı sana?” diye sordum başımı kaldırıp yüzüne bakarken.
O da şimdi çikolatalara bakıyordu. “Çikolata değil de şu kurabiyeden al.” dedi yan taraftaki kocaman kurabiyelerden bir tane alarak. Böyle uyumlu olması çok hoşuma gidiyordu.
“Tamamdıır.” dedim ödemeyi yapmak için beklerken.
Kahvemizi beklerken o da kurabiyesini yiyordu. Hemen şimdi yemesi gözüme çok tatlı gelmişti. “İster misin?” diye sordu.
Saffet bile olsa başkasının ısırdığı şeyi yiyemezdim ben. “Yok karamelli aldım kahveyi onu yersem kesilirim.” dedim.
Saffet de buzlu sütlü kahve almıştı. Böyle havalı görünmek için sert kahve içerim ayakları yapmamıştı. Gerçi az önce ona aldığım kurabiyeyi hüpleten ve uslu uslu ona kahve ısmarlamama izin veren biriydi. En son takılacağı şey kahveyle havalı görünmek olurdu herhalde.
“Hiç takılmıyorsun böyle şeylere. Ne bileyim sana bir şeyler almama, yaşına takılmama filan...” dedim, içimden geçeni sesli söyleyivermiştim. Saffet’in insana böyle her istediğini söyleyebileceği güvenini veren bir tarafı vardı. Ne dersem dinlermiş gibi.
“Neyine alınayım ki bunun?” Kahvelerimiz de hazırdı nihayet. İkisini de alıp masalara yöneldi. Ben de peşinden gittim.
“Bilmem.” dedim masalara bakınırken.
“Bak şuraya geçelim mi?” diye sordu. Elleri dolu olduğu için çenesiyle işaret etmişti. Tuvalete yakın olmaması yeterliydi benim için. “Olur.” dedim. Konunun kapanmasını istemiyordum.
Tam bir şey diyecekken “Hem o kadar ufak şeyleri dert edersem ömür geçmez.” dedi. Araya kaynamamasına sevinmiştim.
Masamıza yerleşip kahvemi önüme çekerken cevabını düşündüm. Basit bir şey gibi konuşuyordu. İnsan kendi ne hissederse herkes de aynı şeyleri hissedip düşünüyor yanılgısına düşüyordu işte böyle. Ona göre üstünde durulmayacak bir şey benim için ne kadar önemliydi...
“Nasıl başarıyorsun peki dert etmemeyi?”
Düşündü biraz. Masamız küçük kare bir şeydi. Gözlerim masanın üzerindeki ellerine takıldı. Bileğindeki ipli ve deri bileklikleri inceledim. Gümüş künyesi hep bileğinde olurdu, gözümün böyle bir detaya alışmış olması garip hissettirdi.
“Başarmak için uğraştığım bir şey yok ortada. Zaten büyük olma ya da söz sahibi olma gibi bir derdim yok çünkü.” Bir an neye cevap verdiğini anlayamadım, dalıvermiştim.
Dert etme gibi bir derdim yok diyordu yani. Bayağı açıklayıcı bir cevaptı gerçekten. Ama çocuk ne yapsındı gerçi. Bakış açısıyla ilgiliydi sonuçta. Saffet’ten küçük olsaydım da acaba küçük olmayı mı dert ederdim ki diye düşündüm.
“Zaten yaş değiştirebileceğimiz bir olgu değil ki.” diye ekledi sonra. Doğru. En çok ona yanıyorum ya ben de zaten.
“Değil ama insan otuzuna gelince hayatın yükü çöküyor insanın omuzlarına birden. Sanki her şeyi o anda halletmezsen hayatının sonuna kadar bir daha fırsat bulamayacaksın gibi hissediyorsun. O yüzden de neye koşturacağını şaşırıyorsun.”
Sessizlik oluştu. Buna diyecek bir şeyi yoktu sanırım. Güldüm. “Otuzuma gelince anlarım diyorsun ha?”
Komik bir şey söyleyecekmiş de gülmemek için kendini tutuyormuş gibi duruyordu.
“Abim bazen senin arkandan ‘bizim babaanne’ diye bahsediyor. Haberin var mıydı?” derken gülmesini saklamıyordu artık.
Utandım bir anda. Güldüm ama istemeden de olsa. Hem komikti hem sinir bozucuydu. Aptal Mert! Arkamdan dediği lafa bak! Ben neye uğraşıyordum ki? Ben yapıyordum Mert yıkıyordu sağ olsun. Ne yapsam tembihlesem de “Bak arkamdan akıllı uslu konuş fiyakamı bozma!” mı desem? Çok umrunda olurdu ya!
“Sen de katılıyorsun yani abine?” dedim alınmış gibi yaparak.
“Öyle demeyelim de...” dedi. Ama devamını getirmedi.
Nedense söyleyeceği daha çok şey var da kendini tutuyormuş gibi hissediyordum. Bazen daha rahat sohbet ediyorduk ama konu onun fikirlerini öğrenmeye gelince susuyordu.
O geceki o keyifli sesini duyduktan sonra zihnimi tamamen onunla ilgili düşünceler ele geçirmişti. Neyse ki fark edip kendimi durdurabilmiştim. Bir hafta kadar tezime son gaz yüklenmiştim. Zaten sunumum da vardı o hafta. Sınav zamanı geliyordu hem. Bu bir hafta Saffet’ten uzak durmak iyi gelmişti yani. Eve geç gelip erkenden çıkıp gitmiştim. Bir gece de okulun kütüphanesinde sabahlamıştım.
Sonra da onu kahve içmeye çağırmıştım. Beni bazen onaylayıp bazen reddettiği için ne diyeceğini kestirmek zordu. Kapıyı açması büyük bir haftanın ödülü gibi hissettirmişti. Taşikardi gibi bir şey geçirmiş olabilirdim o anda. Neyse ki cevabı çok hızlı gelmişti. Olur deyip çıkıvermişti bir anda evden. Sanki beni bekliyormuş gibi...
Masadaki küp şekerlere daldı gözüm. Çekemiyordum gözlerimi.
“Daldın...” dedi Saffet.
“Göz dalması unutkanlık falan yapmıyormuş biliyor muydun?” dedim hala şekerlere bakarken.
“Bilmiyordum ama sevindim. Sık sık yaşıyorum ben onu çünkü.” Nihayet gözlerim yüzünü bulmuştu.
“Odak yorulunca olurmuş. Senin için normal yani.” dedim. Sayım yaparken yüzlerce şeyi elden geçiriyorlardı. Yavaşça başını salladı sadece. İki dakika önce gülüyordu ama yine gölgelenmişti yüzü.
“Tadın yok gibi?” diye sordum.
“İşte biraz sıkıntılı durumlar var şu ara. Önemli değil ama. Hallettik sayılır.”
“N’oldu ki?”
“Ya biri sıkıntı çıkardı iş büyüdü de toparladık sayılır.”
“Nasıl bir sıkıntı? Seninle mi ilgili?” Ne olmuş olabilirdi ki? Bu kadar bile bahsettiğine göre büyük bir şeydi demek ki.
Derin bir nefes verdi. “Bizim Tarık var. Hani seni eve bırakmıştık.” dedi. Şu dondurma aldığım gün büfeden eve bıraktıkları zamanki çocuğu diyordu. “Evet evet. Hatırladım.” dedim.
“Hah işte. Eleman alımına o bakıyor. Arkadaşı rica etti diye siciline bakmadan almış birini. O da başımıza bela oldu sonra.”
“Nasıl yani? Size mi bir şey yaptı?”
“Yok bize değil de... Bir kız vardı ne zamandır neredeyse her sayıma gelir. Onun eski sevgilisi miymiş ne...”
“Eee? Bir şey mi yaptı kıza?”
“Yok yapamadı da. Ortalığı karıştırdı işte.”
“Ay taksit taksit anlatmasana Saffet! Nasıl karıştırdı? Kavga mı ettiniz?”
“Yok yok. Geçen hafta bi’ şehir dışına gitmiştik sayıma. Kızla konuşacağım diye otel odasının kapısını zorlamış biz yemekteyken.”
“Hii!”
Dehşete düştüm duyduklarımla. “Bir şey yapmış mı?!”
“Yapamamış neyse ki. Çocuklar haber verdiler hemen zaten.”
“Kızla konuşabilmek için girmiş olmasın işe de?” diye sordum şok içinde.
Saffet’in yüzünde bir şaşkınlık belirdi o an. Bunu tahmin etmiş olmama mı şaşırmıştı. Yoksa onun hiç aklına gelmemiş miydi?
“Hızlı kapıyorsun bayağı. Muhtemelen öyle yaptı çünkü kız hem adresini hem telefonunu değiştirmiş.”
“Deme ya...” Üzülmüştüm kızcağıza. “E n’oldu peki adama?” dedim merakla.
“Postaladık. Ama bu sefer de Kadir ve bana sardı.” Heyecanla, korkuyla bakıyordum yüzüne. “Ne demek sardı!? N’aptı?”
“Ya iki defa yolumuzu kesti. Sonra polis girdi işin içine falan... Liseden bir avukat arkadaşımız vardı onunla hallettik işte meseleyi.”
“Şu Tarık dediğin arkadaşınızla ne yaptınız peki?”
“O da özür diledi işte. Meseleyi bilsem almazdım dedi. Kızı evine o bırakıp o alıyor şimdi ne olur ne olmaz diye. Sorumluluğu ona verdik.”
“Aa çok iyi yapmışsınız.” dedim nihayet iyi bir şey demişti. “Böyle şeyler sık yaşanıyor mu?” Ne derece endişe etmeliydim öğrenmeye çalışıyordum.
“Yok, ilk defa oldu.”
“Başka kız yok mu ekibinizde peki?”
“Değişiyor o. Genelde öğrenciler geldiği için...”
“Hmm...Yani hep aynı kişiler gelmiyor?”
Güldü bir anda. “Ne öğrenmeye çalışıyorsun, sor direkt söyleyeyim.”
Amanın... Yakalanmıştım. Önümdeki kahveye sığındım zaman kazanmak için. Yavaş yavaş yudumladım kahveyi.
“Belki o işe böyle sıkı sıkı tutunmanın sebebi bir kızdır diye düşündüm de.” dedim sonra sakince. Hiç beklemiyordum kendimden de böyle bir cevap.
“Neden? İşimi sevemez miyim?”
“Yani... Astronomi mezunu biri için son seçenek değil sonuçta.”
Kaşlarını çatarak baktı yüzüme bir süre. Bir şeylerin adını koymaya çalışıyordu sanki.
“Sence insanlar benim işimle ilgili neden bu kadar dertleniyorlar dersin?”
“Potansiyelini harcadığını düşünüyorlardır belki...”
“Sen de mi böyle düşünüyorsun?”
“Sadece aklında ne var merak ediyorum. Yani sebeplerini anlamaya çalışıyorum daha çok.”
Elinde soğuk kahvesinin yanına verdikleri paketi açılmamış pipet vardı. Döndürüp duruyordu. İkimiz de onu izliyorduk şimdi.
“Paramı kazanıyorum. Astronomi para kazanmak için yazdığım öylesine bir bölüm değildi. İlgi alanım benim.”
“Vakit ayırabiliyor musun peki buna?”
“Elimden geldiğince.” Ne yapıyordu acaba? Ne yapabilirdi ki? Eve gelince yemek yemek ve uyumaktan başka vakti kalıyor muydu?
“Mutlusun yani böyle?”
“Çağla...” Bir nefes verdi derince. “Yani öyle bir soruyorsun ki, sanki mutsuz olmam gerekiyormuş da mutlu rolü yapıyormuşum gibi.”
“Hayır tabii ki. Sadece ne hissettiğini anlamıyorum. Ne düşündüğünü bilmiyorum. Anlamaya çalışıyorum sadece.”
“Mutluyum.”
“Pek öyle durmuyorsun ama işte. Sürekli yorgunsun. Ne sabahının bir düzeni var ne gece uykusu alıyorsun.”
“E para kolay kazanılmıyor ne yapayım?” dedi yumuşak bir sesle.
“O gün sana Mert’in arkadaşları iş bulalım dediklerinde hiç ilgilenmedin ama.” dedim birazcık sesinin tonuna güvenerek soruyordum sorularımı.
“Çünkü ben şu anda kendi işimin patronuyum. Çalışma saatlerim biraz ters ama esnek. İş erken biterse vakit kendime kalıyor. Kimseye hesap vermiyorum. Arkadaşlarımla yapıyorum işi zaten. Onlar da sevdiğim insanlar. Üstelik yıllardır yaptığım bir şey.”
Durdum biraz. Dediklerini düşündüm. Mantıklıydı aslında böyle bakınca. Ama... O “ama” bir tek benim derdimdi işte. Çocuk sorun etmiyordu makam mevki hesaplarını.
“Anladım. E niye baştan açıklamıyorsun böyle herkese?”
“Ne gerek var?” dedi gülümseyerek.
“Merak ediyor insanlar.”
“Herkes her şeyi merak eder Çağla. Ben sana özel bu kadar açıklama yaptım. Yoksa istemediğimi söylemek yeterlidir bence.”
Şaşırdım dediğine. Ne kadar netti öyle. Sevindim bir yandan da. Bana özel açıklama ha? Gururlandım sonra. Kalbim hızlandı yine. Gülümseyiverdim.
“Teşekkürler.” dedim önüme gelen saçımı kulağımın arkasına atarken.
“Senin kahvenin de benimkinden farkı kalmadı. Soğuttun iyice.” Çenesiyle önümdeki kahveyi işaret ediyordu.
“Olsun ya az kalmıştı zaten.”
Kendini bana bu kadar açınca duramadım ve merakıma yenik düştüm. “Saffet?” dedim. Sesim istemesem de acayip meraklı çıkmıştı.
“Hı?”
“Kız arkadaşın mı var?” diye sordum. Damdan düşer gibi mi olmuştu? Aman yok canım basit bir soruydu işte.
Fakat o bakışı unutamıyorum. Birçok şey diyebilirdi. Mesela neden sordun, hayır, evet, seni neden ilgilendiriyor...
“Çağla...”
Gözlerim kocaman olmuş ağzının içine bakıyordum resmen. Yok hayır gözlerine. Ne diyecekti?
“Kahve için teşekkür ederim. Maalesef sorunu cevapsız bırakacağım.”
Bu beklediğim son cevaptı. Ama niye? Vardı demek ki! E varsa var desin. Yok o zaman. Neden yok demiyor? Ha benim umutlanmamı istemiyor... Tamam. Olabilir. Söylesin o zaman, yok ama ilişki düşünmüyorum falan desin. Sanki üstüne atlayacağım da.
“Kalkalım mı?” diye sordu benden bir cevap gelmeyince. Şok olmaya fazla zaman harcamıştım galiba.
“Çok zor bir soru sormadım?” dedim. Sinir olmuştum. Hayır ne vardı yani, konuşulabilirdi böyle şeyler.
“Zorluğuyla alakası yok.”
“Ne o zaman? Beni ilgilendirmediğini mi düşünüyorsun?”
Yok. Yine cevap yok.
“Niye susuyorsun anlamadım. Evet ya da hayır diyeceksin.” arkasına yaslandı sıkıntıyla. Bu zamana kadar elleri hep masanın üstünde, yüzü de yüzüme yakındı. Şimdi bu küçücük hareketi konuşmayı sonlandırmıştı sanki.
“Çok ısrarcısın.” dedi istediğim cevabı vermek yerine. “Bazen bu ısrarcılığınla beni zorluyorsun.”
Zorlayanın ben olduğumu düşünmesi gülünesiydi. “Alt tarafı bir cevap, bir kelime. Sen de cevap vermemekte ısrar ediyorsun. Çok uzattın gereksiz yere.”
Gülümsedi. Israrcısın deyişini haklı çıkardığımı düşünüyordu muhtemelen. Ama kendisi de inatçıydı.
“Ayrıca ne var yani? Konuşulabilir bir şey sordum. Bu kadar hassas olmana gerek yok ki.”
“Hassas davranmıyorum.” dedi sakince.
“Sanki iç çamaşırının rengini sormuşum gibi davranıyorsun.”
Güldü. Siniri bozulmuş gibi bir gülüştü daha çok. “Hayır. Buna sınır çizme diyorum ben. Ve kalkalım mı diyorum.”
“İnanılmazsın.”
Bekledim bir süre. İyice sinirlenmiştim. Ne güzel sohbet ediyorduk halbuki.
“Sen kalkabilirsin. Ben oturacağım biraz daha.”
Sessizce kalktı. “Görüşürüz.” dedi ve gitti.
Kendimi küçük düşmüş hissediyordum. Sinirle baktım arkasından. Sınır çiziyormuşmuş. Ama ben de sana göstermezsem sınır nasıl çiziliyor...
Gerçi düşününce ona gününü gösterebileceğim bir fırsat geçer miydi elime? Keşke o çay yaptığı, pasta yediğimiz gün, beni yalnız bırak falan deseydim. Görürdü o zaman sınır ne demekmiş.
Ben bir yakınlığımız var sandıkça aslında olmadığını anlıyordum ve kendimi aptal gibi hissediyordum.
Kalktım oturduğum yerden. Çocuk gibi ona inat olsun diye oturmuştum burada boş boş. Ama eve gitmek de istemiyordum hemen. Apartmana giresim, onların kapısının önünden geçesim yoktu hiç.
Bari markete gideyim dedim, eve alınacaklar vardı. Biraz önce oturduğu boş sandalyeye baktım. Sonra boş kahve bardağına. Az önce elinde çevirip durduğu pipet masada yapayalnız duruyordu. Paketi bile açılmamıştı daha. Kırmızı beyaz rengi vardı. Elim otomatik olarak uzandı ona, nedenini sorgulamadan cebime attım pipeti.