“N’oldu?”
“Ne mi oldu?! E yaktın her şeyi Mert!”
“Yok yav, fazla kızardı sadece.”
“Saffet nerede Allah aşkına?”
“Aşk olsun be ortak. Oldu mu şimdi?” derken bile ciddiyeti yoktu. Tavadan yanmış bir şekilde çıkardığı patlıcan kayıp yağın içine geri düşüyor her seferinde etraf biraz daha yağa bulanıyordu.
“Gerçekten. Pes. İki saattir bir yemek yaptık. Onu da yaktık. Daha çorba hazır değil. Onu n’apıcaz?”
“Acelemiz yok ki. Onu da yaparız şimdi.”
Mert’in rahatlığı ve ellerinde zerre marifet olmayışı çıldırma noktasına getirmişti beni. Hayır bi’ de ciddiye almıyordu ki! Ayrıca acıkmıştım. Çok acıkmıştım ve az daha elimizdeki tek yemek de yanıyordu. Neyse ki iki üç patlıcan hala yenebilir durumdaydı.
Bir de bu karışıklığın içinde Hoca aramış, makale göndermişti. Ve mutfağa döndüğümde sürprizler daha bitmemişti. Yanık kokusu mutfaktan usul usul evin kalanına yayılıyordu.
“Bu gerçekten yandı bak.” Ben de gerçekten sakin olmaya çalışıyordum. Gerçekten. Maşanın arasına kıstırdığı siyaha dönmüş patlıcanı havaya kaldırmış sallıyordu. Allah’tan benim mutfağımda değildik yoksa o sallarken etrafa sıçrayan yağlar için bu kadar tahammül gösteremezdim.
“Aradaki farkı anla diye yaptım kız. Bak öncekiler cidden fazla kızarık.” Pis pis gülüyordu bir de.
Ve başaramamıştım:
“MERT!”
“Kız sen de amma cıngar bir şeymişsin ha! Tamam aç kalmayacaksın korkma.”
Artık derdim sadece açlık değildi. İçimden sabır duaları ediyordum.
“Hayırdır?”
Oh be şükür! Saffet gelmişti. Kendi gürültümüzden eve girişini duymamıştık demek ki. Bir elinde ara sıra gördüğüm bilgisayar çantası vardı diğerinde de anahtarı ve telefonunu tutuyordu. Kapının girişinde elindekilerle kalakalmış gibiydi.
“Allah aşkına al şu abini başımdan!”
“Asıl sen şu cadalozu al şuradan. Bu ne gerginlik canım aa?”
“Ne yaşandı burada?”
“Kimsenin evinde yemek kalmamış. Ben de bu cadıya sordum beraber yapalım beraber yeriz diye.”
Saffet’in gözleri nereye odaklanacağını şaşırmış gibiydi. Bende, abisinde ama en çok da mutfakta geziniyordu.
“Abi sen sofrayı kur istersen.”
“Çağla sen de çorba yapıyordun herhalde. Ona devam et. Ben de mutfağı toplayayım. Olur mu? “
“Şu abin mutfaktan bir çıksın da istersen bir yemek daha çıkarırım ne çorbası.”
Çatal kaşıkları çekmeceden çıkaran Mert şoka uğramış gibi durdu. “Oğlum var ya bu kadınların kininden nefretinden Allah’a sığınmak lazım.” Sonra da kaçarcasına çıktı mutfaktan.
Hâlâ da konuşuyordu ama neyse ki salona gittiği için sesi az geliyordu.
İyi hoş çocuktu da bazen cidden sinirime dokunuyordu. Saffet işten aç gelmişti ve ben de Mert yüzünden mahçup olmuştum ona. Hem yemek hazır değildi hem de mutfağın hali ortadaydı.
O da sessizce mutfaktaki kargaşayı çözmeye başlamıştı bile. Ben de çorbaya suyunu ekleyip harlı ateşte karıştırmaya başladım. Bir de pilav ekleyeyim bari diye son anda pirinci şöyle bir sudan geçirerek pilava giriştim. Yanına karnıyarıktan hallice bir şey servis edecektik bir de. Umarım Mert’in dediği gibi fazla kızarmıştır da sadece iç harcını yemek zorunda kalmayız diye düşündüm.
“Yorgun argın geldin sen de. Bir sürü iş çıktı. Şunları halledeyim ben de toplayacağım.”
“Yemekten sonra dinlenirim ya sıkıntı yok.”
“Bu hafta neredeyse her gün çalıştın herhalde?”
“Evet...” dedi kısaca. Kafasını daha çok karışıklığı çözmede kullanıyor gibiydi. Elinde yağ çözücüyle tezgahı ve masayı siliyordu. Etraftaki bulaşıklar da çoktan makineye girmişti bile. Şaşırarak çaktırmadan etrafıma baktım. Vay be! Özgü’nün Saffet’ten birkaç bir şey kapması ne iyi olurdu ya.
“Lütfen bırak da biraz dinlen, sofra hazır olunca çağırırız seni.”
Şaşkın şaşkın baktı yüzüme. Temizlediği masaya patlıcanları almıştı şimdi, içlerini doldurup domates koyup fırınlayacaktı sanırım. Domatesi de ben söylemeden kendi buzdolabından çıkarıp halletmişti. Bu çocukta iş var.
“Alt tarafı iki bulaşık. Ölmeyeceğim merak etme.” dedi gülerek.
Abi kardeş hem gıcık hem de inatçıydı bunlar. N’olurdu yani gidip dinlense? Aman kendisi bilir demeye çalışsam da yüzünden okunuyordu yorgunluğu.
“Gel şu çorbayı karıştır o zaman. Ben de kalanları halledeyim.”
Geldi neyse ki uslu uslu. Karıştırmaya başladı.
Yemekten sonra etrafı toplarken onu odasına postalamıştık. Her şeye rağmen yemeğimiz fena olmamıştı ve yine tıka basa yemiş koltuklara serilmiştik.
Saffet “Duş alıp geleyim, tatlı almıştım yeriz.” dese de geldiğinde daha çayından bir yudum tatlısından bir lokma alamadan uyuyakalmıştı oturduğu yerde.
“Yazık çocuğa nasıl yorulduysa.”
“Bu hafta çok yoğun mesai yaptı. Ödül alacağım ona.”
“Dalga geçme.”
“Kız yok harbiden alacağım.”
“Ne alacaksın ki?”
“Bizim çocukken oynadığımız bi’ oyun vardı, Message to the System diye. Belki biliyorsundur. Biz deli gibi oynardık Saffet’le... Onun 97 yapımını buldum.”
“Vaay, çok güzel düşünmüşsün.” dedim Saffet’i izlerken. Abisiyle bir ekranın başında minicik haliyle canlandırmaya çalıştım onu. Eminim Mert oyunun başında kuduruyordur. Saffet ise... Onu canlandıramıyordum kafamda böyle bağıran çağıran hoplayan bir çocuk olarak.
“Ben kalkayım artık sen de Saffet’i kaldır yerine yatsın.”
“Tamamdır. Kapını kilitlemeyi unutma. Hadi iyi geceler.”
“İyi geceler.”
“Gelme gelme giderim ben.” diyip kapıyı arkamdan çektim, eve çıktım.