İçeriğe geç

6. FİLDİŞİ KULELER

Ayakkabılarımı giyerken burnuma Saffet'ten aldığım o tanıdık parfüm kokusu geldi hafifçe. O da yeni çıkmıştı anlaşılan evden.

Bu aralar çalışma saatlerini çok sık değiştiriyordu. Ne zaman geldiğini ne zaman gittiğini takip edemiyordum.

Farkında değildim onu ne zamandır böyle dikkatle izlediğimin. Sanki derdim neyse...

Geçenlerde okuldaki arkadaşlardan biri "Bırakın üniversite mezununu, doktora yapmış adamdan aşağısına bakamam ben." demişti.

Evli olanların eşleri de ya doktor ya mühendis ya da avukat falandı.

Saffet'i düşünüyordum onların yanında ister istemez. Milletin sevgilisi, eşi en az otuz yaşındaydı. Saffet yirmi beş yaşında yeni mezun sayılırdı. Acaba mezun muydu bir de? Mağazaların stok sayımlarını yapan bir firmanın ekip liderliğini yapıyorlardı bir arkadaşıyla birlikte. Gecesi gündüzü karışıktı. Geleceğiyle ilgili ne düşünüyordu bilmiyordum.

Bu konuları hiç konuşmamıştık.

Gerçi Mert yazılımcıydı mesela. İyi bir şirkette çalışıyordu. Kardeşi de abisi gibi okumuştur herhalde diye düşünüyordum.

Öyle umuyordum daha dürüstçe.

Ama bu şekilde düşünmem de utandırıyordu beni.

Okulda başka, eve gelince başka değer yargıları olan iki yüzlü biri gibi hissediyorum kendimi.

Yıllarımı kariyerime harcadım. Çift ana dal bitirmiş, birinden yüksek lisans yapıp doktora almak için uğraşıyordum. O sırada araştırma görevlisi kadrosuna sözleşmeli girmiştim ve bir türlü bitmeyen doktoram, sözleşmem ve sevgili hocalarım Bermuda Üçgeni’ni aratmıyordu. Yine de bunlar değerliydi işte.

Ya da belki bu yüzden değerliydi.

İçimde beni akademik camiaya ait kılan yılların acısı ve kafamda onların sesi asıl değer yargılarımın ne olduğunu unutturuyordu.

Kendimi yanımda Saffet'le seminerlerde, tanışma partilerinde, özel gün yemeklerinde falan hayal ediyordum. Onun serseri serbest ve genç ruhu bizim takım elbiselilerin yanında hem aykırı dururdu hem de incinirdi. En başta da bu düşüncelerim yüzünden onu bir yerde konumlandıramadığım için ben üzülürdüm.

Gerçi sanki çocuk peşimden koşuyormuş gibi havalara girmiştim ama parfüm kokusuna kadar takip eden de bendim.

O günkü limonlu çayı getiren hali geldi gözümün önüne. Sonra benim histerik hallerim.

Düşündükçe hem hoşuma gidiyordu hem de utanıyordum. Ne olurdu aslında ben de onun gibi karizmatik davranabilseydim? Bunları bu kadar dert etmeseydim...


***


Akşam eve gelince teşekkür için aldığım dondurmayı götürdüm aşağıya. Kapıyı Saffet açmıştı bu defa, tam isabet.

"İyi akşamlar. Siz meyveli seviyordunuz değil mi?" dedim kutuyu uzatırken.

"Evet evet, teşekkür ederiz. Gelsene içeri."

İçeriden gelen sesleri o sırada fark edebilmiştim. Hmm, misafir vardı demek.

"Abimin arkadaşları." Kapıyı açtı iyice gireyim diye.

"Gelmeyeyim şimdi ya."

"Gel gel yemezler merak etme."

Baktım dik dik. "Ha ha, komik çocuk seni."

Ama o çoktan dönüp mutfağa gitmişti bile. "Ben dondurmaları koyuyorum, sen girersin..."

Eh kapıyı çekip gitsem çok özgüvensiz dururdum. Gireyim dedim madem, zaten saat dokuza geliyordu herhalde kalkmak üzerelerdir diye düşündüm. Çekine çekine ilk kez giriyormuş gibi girdim içeri.

Salona ilerledim. Çok kalabalık değillerdi. Beş kişilerdi. İkisi kardeşmiş, diğer ikisi de evlilermiş. Biri Mert'le aynı şirkette çalışıyormuş. Diğerleri üniversiteden arkadaşlarıymış.

Ortamın eğitim düzeyinden dolayı orta sehpa gözüme toplantı masası gibi gözükmeye başlamıştı. Biri bölüm başkanı, biri yüksek mühendis, biri yönetici...

Neyse ki bizim haftalık toplantılardan alışıktım bu gerilime. Ortama yabancı tek kişi olarak girmem ve soruları cevaplamam çok stresli olmadı. Zaten Mert de karşı çaprazımda oturduğu için rahatlamıştım biraz.

“Çağla taşınmadan önce biz açmışız valla!” diyordu.

O sırada içeri Saffet girmişti elinde tepsiyle. Dondurmaları koymuş bir de üstüne çikolata mı eritmişti? Vay be!

“Sen mi aldın kız bunu da yoksa?” diye sordu Mert. Utanmıştım iyice.

Çekingen bir gülümsemeyle onaylamaya çalıştım. “Saffet’e teşekkür etmek için getirmiştim.” dedim sonra. Sanki misafirleri olduğunu bilerek merakımdan geldiğimi sanmasınlar diye.

“Ballısınız yani cidden. Teşekkür ederiz canım.” dedi kadınlardan biri. Şimdi Saffet tepsiyle önümde eğilmiş dondurmayı almamı bekliyordu. Kadına cevap veremedim. Beceriksizce aldım dondurmayı, yarım ağız bir teşekkür ettim Saffet’e. Son anda yüzüne baktım. Gülerek bakıyordu yüzüme.

“Bak, ısırmıyorlar dimi?” diye fısıldadı. Suratımın aldığı ifadeye gülerek kapıya doğru giderken şu terliğimi çıkarıp bir tane poposuna vurasım geldi. Biri duysa ne diyecektik Allah aşkına?

Dondurmalar yenirken Mert’in benim mutfak becerilerimden açtığı konu kendi içinde dallara ayrılıp bağımsızlaşmıştı. Kendisi köşede erkeklerden biriyle konuşuyordu. Onun eşi de otorite gibi yanı başımızda oturuyor arada lafa dahil oluyor ama genelde dinliyordu. Mert’in iş arkadaşı olan veri mühendisi adam ve kimya mühendisi bir başka kadınla daha teknik konulara girmiştik.

"Artık laboratuvar çalışmaları çok hız kazandı zaten. Simülasyon yakında deneye de yer bırakmayacak hale geldi." diyordu Mert'in iş arkadaşı. Diğerlerinden daha büyük duruyordu.

"E tabi, insanlar ne kadar uğraşıyordu D optimal için. Hiç yoktansa beş on deneyi yapmak bile haftalar alıyordu..." diye onaylamıştı kimyacı kadın da onu.

"Denemeler azaldı ama simülasyon tamamen yerini alamaz bence." dedim ben de. Mert’in iş arkadaşına katılmıyordum, işin mutfağına girmediği için anlamaması normaldi zaten.

“Tabii her halükarda bize ihtiyaç olacak Çağlacığım merak etme.” diyerek göz kırptı az önceki kadın. Orta yollu konuşmaya çalışıyordu. İnsanlara hemen isimleriyle hitap etmeye başlayan öz güvenli kişileri severdim. Gülümsedim ona dönerek. Ne yazık ki ben kendisinin ismini aklımda tutamamıştım. Gerçi burada aklımda tutmam gereken beş isim vardı nihayetinde.

“Sizin üniversite zaten bu konuda ciddi adımlar atan ilkler arasında. Şimdilik endişelenmenize gerek yok.” dedi adam da tekrar.

“Evet...” dedim yalnızca.

“Hangi üniversite?” diye sordu otoriter kadın. Nihayet ilgisini çekmişti sanırım. Cevabımı duyunca beğendiği belli olan bir ifadeyle başını salladı.

“Faruk Yılmaz benim dönem arkadaşımdı. Hatta bölüm birincimizdi.” dedi sonra.

“Tanıyorsunuz değil mi?” sorusu “hayır”ı cevap olarak kabul etmeyeceğini belli ediyordu.

“Evet evet, değerli bir hocamızdır kendisi.” dedim, pek sevmezdim ama surat ifademi düz tutmayı öğreneli çok oluyordu.

Bu kadın da genetik mühendisiydi. Ama bizim Faruk Hoca’yla yaşıt olduğuna göre Mertlerden dolayısıyla eşinden de en az yedi sekiz yaş büyük olmalıydı. İlgimi çekmişti bu yüzden. Nasıl tanışmışlardı acaba?

Bakışlarım Saffet’i bulmuştu o anda. Neyden bahsedildiği hakkında fikri var mıydı acaba? Ya da ne kadar ilgisini çekiyordu? Sıkılmış mıydı ortamdan?

Tam o sırada kadınlardan biri “Saffet sodanız varsa bir tane alırım canım.” dedi.

“Tabii. Başka isteyen var mı?”

“Ben de alırım kardeşim.”

“Ben bi limonlu su alsam?”

“Tamamdır.” derken gözleri salonu tarıyordu bir yandan. Başka bir şey isteyen var mı diye. Gözlerimiz kesişince “Geleyim mi yardıma?” diye sordum kısık sesle.

“Rahatına bak.” dedi gözlerini yavaşça kapatıp açarak.

Mert’e baktım hala konuşuyordu arkadaşıyla. Yerinden neredeyse hiç kalkmamıştı. Saffet hem benim getirdiğim dondurmayı servis etmişti hem boşları toplayıp mutfağa götürmüştü tek başına. Şimdi de bir garson ciddiyetiyle su ve soda servisi yapıyordu elinde tepsiyle. Hiç gocunmuyordu bunlardan. Abisine de bakmıyordu kalksın da yardım etsin diye.

“Saffet nasıl beğendin mi bizim elemanı?” diye sordu şu kendinden büyük kadınla evli olan adam.

“Bir sorun yaşamadık daha.”

“Beğenmedim demenin kibarcası!” diye güldü eşi. “Sen iyisi mi başka bir iş ayarla çocuğa hayatım.”

Saffet pek ipucu vermiyordu ne düşündüğüne dair. Sadece güldü kadının yaptığı yoruma.

“Yok canım, sorun yaşamadıysa tamamdır zaten dimi kardeşim?” dedi adam.

“Tabii. Beklediğimiz tek şey yanlış saymaması zaten. Sonra o yanlışları tekrar sayarken biz sabahlıyoruz çünkü. Gayet iyi gidiyor şu an.”

Sohbeti salonun öteki köşesinden dinleyen biri atıldı birden:

“Oğlum bırak bu işleri artık daa!” Sonra Mert’e döndü, “Lan Mert! Bi şey desene şu kardeşine.”

“Ne diyeyim abi? Kendi tercihi.”

Saffet’e döndü gözlerim yine. Yüzünde bir tebessümle izliyordu sadece.

“E bizim şirkette ayarlarız bir şeyler.” dedi Mert’in iş arkadaşı.

“Bana değil ona söyle abicim. Kabul etseydi çoktan ayarlamıştım da...”

Herkes dönüp Saffet’e baktı. Niye istemediğini anlamaya çalışıyorlardı.

“Teşekkür ederim düşündüğünüz için. Sayım lazımsa ayarlarız tabii.” dedi Saffet. İlgilenmiyorum demenin kibarcasıydı. Bir an o kadına gitti gözlerim. Böyle bir cümle kurup yine gülermiş diye düşündüm. Tatsız bir gülümseme yerleşti yüzüme.

Diğerleri de “Bak işte!” “Ohoo biz ne diyoruz sen hala sayım diyorsun be oğlum...” diye sitem ediyorlardı Saffet’e. “Rahat bırakın çocuğu ne istiyorsa yapsın.” diyen bir destekçisi de vardı tabi.

Ortalık canlanmıştı bir anda. Herkes Saffet’e küçük kardeş muamalesi edip elinden tutmaya çalışıyordu. Kariyer tavsiyeleri, teklifler bir süre daha devam etti. Saffet de söz konusu kişi başka birisiymiş gibi bir rahatlıkla dinliyor, teşekkür ediyor, fikrini belirtiyor ve tekrar dinliyordu.

Aslında bu teklifleri değerlendirse fena olmazdı onun için. Acaba kendisi ne yapmak istiyordu? Uyku düzeni yoktu bir kere hayatında. Eve gelip uyuduğu ve tekrar işe gittiği bir yaşamı var gibi duruyordu. Bundan memnun muydu yani?

Belki de minnettar olmak istemediği için hiç değerlendirmiyordu teklifleri.

Bilemiyordum.