"Ne zaman bulmuştun sen bu fikirleri?"
"Dönem arasıydı galiba. İki ay olmuştur."
"Seminer ne zaman peki?"
"Ona da daha iki buçuk ay var."
"Seminere katılmak için hocanın onayından geçen projenizin mi olması lazım yani?"
"Evet. Onayından geçmesi değil de... Daha çok danışmak gibi. Hocanın itibarını zedelemesin diye."
"Hmm. Sen bir nevi hocanın adı altında oraya gidiyorsun yani?"
"Evet... Onun öğrencisi olduğum için."
Kısa bir sessizlik oldu. Saffet cidden üzerine düşünüyordu konunun. Hoşuma gitmişti böyle bir ilgi.
"Peki hocanın öğrencisi yurtdışından sadece seminer için mi gelecekmiş?"
"Yok, saha araştırması için Amerika’daki okulun izniyle geliyor. Burada bizim lab’da çalışma yapacak. O sırada seminere de katılacak. Bir taşla iki kuş yani... "
" Hımmm..."
Saffet beni limonlu çayla yatıştırınca bi de pasta yemeye kafeye getirmişti. Buranın pastaları bayağı iyi oluyordu. Daha iyi hissediyordum ve birisine anlatmak rahatlatmaya başlamıştı. Dünyanın okuldaki o zorbalıklardan ibaret olmadığını unutmuştum...
"En çok da canımı ne yakıyor biliyor musun?” diye girdim lafa tekrar.
“Hocanın yanına gittiğimde ilk başta bu söylediğim ilk projenin yüzüne bakmamıştı, burun kıvırdı resmen. Sonra ben yeni bir fikir daha bulup ikinci bir proje geliştirdim o yoğunluğun içinde."
"Sonra gitti o beğenmediği fikri o öğrencisine verdi...” dedi Saffet de, hikayenin can alıcı kısmını anlatmıştım ilk başta.
Şimdi detayları baştan anlatıyordum o da sabırla dinliyordu.
"Evet! Üstelik toplantıda diğer hocaların yanında öve öve bitiremedi resmen. O bahsettiğim cadaloz hocayla takımı da bana habire okul işlerini aksatıyorsun iması yapıyorlar. Benimki de hiç sesini çıkarmıyor. Çok sevgili öğrencisi yurtdışından ayağının tozuyla geldiği gibi bir proje yazmış gibi lanse ediyorlar. Aslında hem kendi çalışmasına hem de seminere ayıracak vakti yok."
" Sen söylemedin mi? Bunu ben bulmuştum diye.”
"Nasıl söyleyeceğim? Hocayı bozamam ki!"
"Senin işlerini daha da mı zora sokar? Kaybedecek neyin var ki?"
"Sözleşmeliyim ya. Gelecek yıl sözleşmeni uzatmayız diye gözdağı veriyorlar habire. Bunların lafına bakıyor çünkü birisi bölüm başkanı diğerleri de yardımcıları."
Kaşları kalktı Saffet'in şaşkınlıkla. Ondan böyle tepkiler görmek nedense rahatlatıyordu beni. Ne kadar saçma sapan şeylere katlandığımı o da görüyordu işte.
" Peki başa dönelim." dedi Saffet bir anda.
" Senin şu ikinci fikrin... Sence ilk projeden daha mı iyiydi?"
" Yani... Bilmiyorum. Hocaya sunmadım daha ikincisini."
"Boşver hocayı. Adam zaten seni bi’ güzel manipüle etmiş istediğini almış."
"Kadın."
"Ne?"
"Hoca kadın."
"Ha... Ne haltsa işte... Senin beğendiğin projeye burun kıvırıp sonra herkesin gözüne sokuyorsa demek ki senin beğendiğin şeylerin oluru var.
Sen anlama diye oynamış sana."
"Doğru aslında. Belki de şimdiki projem bunların çaldığından bile güzel."
"Tabii ki. Adamlar hayatlarını böyle yaza çize yaşıyorlar. Her laflarına inanırsak sağ çıkamayız. Baksana nasıl susturmuşlar seni. Sesini çıkarama diye kendini beceriksiz hissettirmişler. Elindeki işlerin vasat olmadığına sen bile ikna olmuyorsun."
"Evet... Bir zaman sonra insan kendine dışarıdan bakamayınca ne yaşadığını bile anlamıyor işte."
"Her yerde var bunlardan. Sıkma canını."
Şimdi kalbimdeki ağırlık iyice kalkmıştı işte. Elimdeki projeye yoğunlaşmak istedim bir istekle.
"Ee şimdi yiyor muyuz artık pastamızı?" dedi Saffet.
Gülümsedim kocaman. İştahım yerine gelmişti.
" Yiyoruz tabi. Hatta dondurma da isteyelim yanına!"
"İsteriz."
***
Dönüşte Mert'le karşılaştık kapıda.
"Hayırdır nereden geliyorsunuz böyle?"
"Ben biraz kötü bir gün geçirmiştim. Kardeşin kahramanlık yaptı resmen nefes aldım."
Saffet'e baktım. Elleri cebinde dinliyordu. Ben bakınca muzipçe göz kırptı.
"İş saatleri dışında ne zaman isterseniz efendim..." Mert şöyle bir bakış attı Saffet'e, memnuniyetsiz bir ifadeyle.
"Ohoo kızım bunun işi bitmez. Sen bi’ dahakine bana gel." dedi.
"Hıhı gördük seni de. Aradım telefonun kapalıydı."
"Harbi mi?" Telefonuna baktı alelacele.
"Aramışsın cidden. Bi ara şarjım bittiydi ya."
"Önemli değil, hallettik zaten. Anahtarı unutmuşum da."
"Eee o zaman açsanız size şöyle bol soslu makarnamdan yapayım."
Saat ona geliyordu. Kararsızlığımı görünce atıldı Mert,
"Yav bir şey olmaz gel, gençsin daha bi’ saate kalmaz eritirsin."
Saffet'e baktım, o da bana bakıyordu.
"Hadi karar ver ona göre büfeye gideceğim."
"Ne alcan oğlum büfeden? Her şey var evde."
"Soda."
"E ben de geliyim o zaman seninle.” dedim, yine takıldım çocuğun peşine."
Tıka basa yemiştik ve sodaya bile yer kalmamıştı. Mutfağı toplayınca herkes salonda bir köşeye yığılmıştı. Mert yapılı biriydi. Bir bu kadar daha yese şaşırmazdım ama Saffet ince yapılıydı. Hiçbir fazlası yoktu ve o yemekler neresine gidiyordu istemsizce sorguluyordu insan.
Uyku bastırmaya başlayınca ayaklandım.
"Ben sodamı evde içeyim yoksa uyuyakalacağım burada."
"E yürüyüş yapıp gelelim?" dedi Mert. Nereden buluyordu bu enerjiyi?
"Aslında evet, direkt uyumasak iyi olur yemeğin üstüne."
"Şaka mı yapıyorsunuz?" dedim hayretle.
"Ne şakası? Senin dert etmen lazım bunları. Geç saatte yediğin direkt yağ olur bu yaştan sonra." dedi iki saat önce beni “Hemen sindirirsin, sen gençsin.” diye ikna etmemiş gibi.
Ulan Mert! Bari yaştan vurma. Hem de Saffet'in yanında. Kaşlarımı çatmış bakıyordum hainliğine.
"Bakma sen ona. Ben rahat uyuruz diye dedim." dedi Saffet.
Mert oturduğu yerde göbeğini ovuşturuyordu. Bir yandan da pis pis sırıtıyordu.
Onu takmayıp ayaklandık. Gören Saffet'i Mert'in abisi sanardı. Kaldı ki benden bile iki yaş büyüktü kendisi.
Arkamızdan gelirken " Değmen benim gamlı yaşlı gönlüümeee..." diye sesi geliyordu. Bana inat şarkının sözünü değiştiriyordu bir de.
Aniden Saffet'i dış kapıya doğru ittirip ikimizi de dışarı çıkardım. Peşimden de kapıyı çat diye Mert'in suratına kapattım. Hâlâ şarkı söylüyordu içeride. Saffet de ayakkabılarının topuğuna basmamak için eliyle kapıya tutunmak zorunda kalmıştı. Bense öyle çoraplarımla basıvermiştim pas pasa.
Mert pat diye kapıyı açtı o sırada. Saffet de elini çekmek zorunda kalınca dengesini kaybedip Mert'in üstüne doğru düşüşe geçti.
"Ana!?" diye bir ses koptu Mert'ten.
Saffet'ten de bir yarı cümle:
"Hay senin..."
Ben ise konuşacak durumda değildim çünkü arada kalınca yüzüm Saffet'in kazağını kucaklamıştı. Tertemiz deterjan kokusu gelmişti burnuma. Utandım bunu fark ettiğim için, özel alan falan kalmamıştı o anda.
Aradan sıyrılıp çıktım kalbim gümbür gümbür atarken. Herkes toparlanıp birbirinin iyi olduğuna ikna olunca bir anlık garip bir sessizlik oluştu.
Kendimi çocuk gibi hissettim, yaramazlık yapmış da elime yüzüme bulaştırmıştım sanki.
Saffet’i buldu gözlerim gizli gizli. Mert tepesinde dikiliyor, çocuğu itip kakıyor sonra da “Hadi be oğlum bi’ ayakkabı giyecektin alt tarafı.” diye darlıyordu. O da eğildiği yerden "Hasbinallaaah" diye mırıldanıyordu.
Saffet’in her şeye nasıl bu kadar sakin kaldığını anlıyordum artık. Mert’le yaşamayı öğrenmesi yetmiş olmalıydı.