İçeriğe geç

20. PEMBE MENDİL

Binanın girişinde bekliyordu. İçeri girip adamı bulmayı da deneyebilirdi aslında. Adamın yüzü, özgeçmişine eklediği tüm bilgiler, kendini beğenmiş bir lamaya benziyor diye düşündüğü sırıtması, her şey aklına kazınmıştı. Gece boyu araştırma yapmış, yaptığı çalışmalara kadar okumuştu. Hah, bu kadar mıymış demişti, şaşırmadım gerçi.

Aslında olanları anlatınca abisi de peşine takılmak istemişti. “Nolur ben de geleyim.” diyordu, “Hem mısır da patlatırız.”

“Abi saçmalama, adamı dövmeye gitmiyorum, iki laf edip geleceğim.” demişti.

“Tamam işte.” demişti Mert, bunu daha eğlenceli bulduğu anlaşılıyordu.

Saffet’in cevabı netti. Sadece arabayı alması yeterliydi, tüm detayları anlatacağına söz veriyordu, zaten abisi gelecekse bile onun arabadan çıkmasına izin vermezdi, yani boştan yere gelmiş olurdu.

İkna olmuştu abisi neyse ki. Biraz trip atmıştı gerçi. Eve dönerken ona pasta alacaktı araba karşılığında. Bir de mısır patlatacaktı tabii. Film de açacaktı…

Sanki her zaman yaptırdığı şeyler değilmiş gibi triplere giriyor bir de, diye düşünmüştü.

Neyse ne.

Çağla’nın ağladığını gördüğü o anlar aklından çıkmıyordu. Herife fena bilenmişti.

Arabanın kaputuna yaslanıp beklemeye başladı. Çağla’ya gözükmek istemiyordu, onun kafasını meşgul etmeden sessizce halledecekti bu işi.

Tanıdık motoru park halindeydi. Herif Çağla’dan önce çıkmasa bari diye düşündü. Ya da aynı anda çıkmasınlar sakın diye daha kötüsünü hayal etti.

Gerçi… Belki de daha iyi olurdu. Sadece Çağla biraz mesafeliydi henüz kendisine. Adamın yanında daha yeni birlikteliklerini kabul ettiklerinin anlaşılmasını da istemezdi hani.

Hem bu herif okulda mıydı ki?

Dur şu öğrencilere sorarız şimdi, dedi içinden.

Binadan çıkan yakışıklı bir genç ve yapılı bir arkadaşı vardı. Küçük durmuyorlardı, belki de yüksek lisans öğrencisi falan olabilirlerdi.

“Hocam bi bakar mısınız?” diye durdurdu gençleri.

"Hakan hoca çıktı mı?” Adama hoca diye hitap etmek istemezdi ama ağzından çıkıvermişti sözcükler.

"Kim?”

"Hakan Öztepe.”

"Ben tanımıyorum öyle birini.”

"Öyle bi hoca yok bildiğim kadarıyla.”

"Öyle mi? Eyvallah sağ olun.” demişti memnuniyetle. Evet işe yaramamıştı bu cevaplar ama herifi tanımıyor olmaları hoşuna gitmişti. Üstelik gençler kime hoca deyip demeyeceklerinin ayırdına iyi varmış gibi duruyorlardı.

Binanın önü ıssızdı. Pek öğrenci yoktu. Biraz daha bekledi.

Bir kız çıktı kapıdan biraz sonra. Ona da sordu.

“Bilmiyorum ki görmedim." diyordu. Neyse ki tanınmıştı bu sefer tırt herif.

Genç kız pek sorgulamadı Saffet'i bu aşamada. Hatta şöyle bir teklifte bulundu.

“İsterseniz aracına bakın." derken kendisi çoktan bakmaya başlamıştı park yerine.

"Bakın orada arabası. Şu siyah olan." diye işaret etmişti bir de.

Saffet teşekkür ederek gönderdi kızı. Umduğundan fazla yardımcı olmuştu.

“Ne demek…” demişti kız. Bu genç adamı daha önce görmediğini düşünüyordu. “Hakan hocanın kendisi gibi çevresi de yakışıklı yani.” diye düşünmüştü. “Kızlara anlatırım artık.” derken iki dakika sonra tek düşüncesi ring otobüsünü yakalamak olmuştu.

Saffet ise aldığı bilgiden hoşnut bir şekilde adamın arabasına yaslanarak beklemeye başlamıştı bu defa.

Çok geçmedi, kapıdan o hayran olduğu kumral saçlar göründü. Elinde bir iki kağıt çanta, koca bir anahtar demeti tuttuğu halde çıkageldi Çağla. Kendisine saklanacak bir yer bulmak istemişti ama genç kadın o kadar dalgındı ki, el sallasa bile zor fark ederdi kendisini.

“Bu dalgınlıkla dikkatli gitse eve bari.” diye endişeyle dua etti içinden.

Kaskını takmasını, elindekileri sepete atmasını, ve motora atlamasını seyretti kadının.

Daha dün kapıda kendine çekip sarılıvermişti. Ona kalsa sımsıkı sarar uzun süre bırakmazdı kadını.

Çocukken arkadaşlarının yanında kullanmaya utandığı çiçek kokulu mendiller vardı. Annesine onlardan aldırırdı. Çok da kullanamazdı o mendilleri. Kıyamazdı. Hem kıyamazdı hem paylaşmak istemezdi hem de utanırdı işte. Öyle güzel kokardı ki o paket. Pembe paketi ve çiçek resimleri iyice kazınmıştı hafızasına. Ve tabii kokusu da.

Öyle kokuyordu Çağla aynı.

Kadının koyduğu mesafe, kendisinin ona sınır çiziyorum diye direkt konuştuğu zamanlardan daha aşılmazdı genç adama göre. İstemediği bir an olsun kendini hemen kapı dışında buluyordu. Sinirli olduğunda, duygularını kapattığı anlarda da bir adım yaklaştırmıyordu yanına.

Sarılmaya, elini tutmaya, saçlarına dokunmaya çekiniyordu. Ya rahatsız olursa diye düşünmekten alamıyordu kendini. Kendisinden bile kontrollüydü genç kadın. Tam güvenmiyordu kendisine, hissedebiliyordu.

Aralarındaki çekim yavaş yavaş ama gümbür gümbür geliyordu ona göre. Sabır istiyordu ve onu en çok etkileyen şey de buydu. Ne kadar kontrollü giderse, ne kadar yavaş olursa o kadar uzun zaman geçirebilirdi onunla. Hatta belki…

Motor hareket etmiş, gözden kaybolmuştu Çağla.

Çok geçmedi, bir on dakika sonra da fotoğraflarda gördüğü tırt herif nihayet çıkageldi. Arabasına yürüyordu ama henüz kendisini görmemişti. Üç beş adım kala fark ettiğinde kaşları derince çatılmıştı adamın. Bir de şaşkınlık vardı suratında. Hoşuna gitmişti bunları izlemek Saffet'in.

Adam iyice yaklaşana kadar bekledi. O konuşana kadar bir şey demeyecekti.

“Hayırdır?" diye çıkıştı adam çok geçmeden. Arabasına yaslanıp dik dik bakan bu gevşek kim diyordu Hakan içinden.

“Pek hayır değil maalesef." dedi Saffet sakince.

Adamın olaya anlam vermeye, nasıl tepki verse tartmaya çalıştığı belliydi. Karşısındakinin kim olduğuna göre izleyeceği yol çeşit çeşitti. Öğrenciyse buradan biraz zor çıkardı. Öğrenci değilse de kimdi anlama—

Yoksa?..

“Kimsin?" diye doğrulamak istedi şüphesini.

“Aşk olsun. O kadar çikolatanı yedik. İnsan çikolata gönderdiği kişiyi bilmez mi?" dedi Saffet keyifle. Hakan'ın suratı gevşedi yavaş yavaş bu cevapla.

“Şimdi anlaşıldı. Çağla’ya söylemiştim tanışalım diye. Ama bu kadar çabuk beklemiyordum sizi doğrusu." O da en iyi yaptığı alaycı tavrını takınmıştı işte.

Hangi maskeyi takacağına karar verdin demek, diye düşündü Saffet. Öyle düşündü düşünmesine ama Çağla’yı bu kadar kolay ağzına alması sinirlerine dokundu. Boşuna yapmıyor, bilerek ilk cümleden böyle hitapsız, fütursuz konuşuyor diye sakinleştirdi kendini zorlukla. Sinir etmeye çalışıyor, sakin kal.

"Bi teşekkür edeyim, ayıp olmasın dedim. Fena değildi çikolatalar. Bayağı bi işlem yapmamız gerekti tabii üstünde. Üzülme olsun, bi dahakine daha iyisini alırsın.” dedi teselli edercesine.

Karşıdaki adamın tepkileri kendini pek belli etmiyordu. Ama sinirlenmesini beklediğini biliyordu. Dalga geçmeye devam edecekti Saffet.

Sinir etmeyi bilirdi, çocukluktan talimliydi bu konuda.

Adam gülümsedi sakince.

“Çağla çoktan çıktı yalnız, yetişmek istiyorsanız atayım sizi evine." diye bu sefer o devraldı bu işi. Hamlesi kalmayınca konu değiştiriyordu. Evini biliyorum demeye mi getiriyordu bir de? Ahmak. Aynı apartmanda oturduğumuzu bilsen böyle konuşur muydun acaba?

Gülümsedi Saffet.

“Hiç zahmet etme, bizim oralarda yabancılara iyi gözle bakmazlar. Zaten ben de çok durmayacağım. Sana bi tüyo vereyim, borcun olsun. Çağla’nın ilgisini çekmek için emek vermen lazım. Bak mesela, kendin bi kek, kurabiye yapabilirsin bi dahakine, aklında bulunsun.”

Adama pek söz hakkı tanıyacak gibi durmuyordu.

Ne var ki Hakan o sırada bu sözlere pek de takılmıyordu. Habire çikolataya keke değindiğine göre bayağı bozulmuş bu işe, diye düşünüyor keyifle bakıyordu Saffet'e.

"Ya da o çaldığın projeden vazgeçmek de işe yarayabilir. Kincidir benim kız, bak benden söylemesi.” diye bitirdi lafını. O zaman anladı Hakan, karın ağrısı proje meselesiydi demek.

"Senin kızı bana pazarlaman da gözlerimi yaşarttı. Çikolatayı yemenden de anlamıştım gerçi, tam da düşündüğüm gibi.” diye güldü Hakan. Cümlesini bilerek yarım bırakmıştı. Ve bu daha sinir bozucuydu. Biliyordu.

“Hala anlamadın mı? Pazarlanan sensin birader." demişti Saffet. Hiç bozulmamıştı sevgilisini pazarladığı suçlamasına. Sinirlenmemişti bile.

“Çağla diyorum, seni evire çevire rezil eder. Ama sen böyle devam et, anlattıkça bize de eğlence çıkıyor evde." dedi anlama kıtlığı varmış gibi açıklayarak.

“Bu kadına sırf bu yüzden bile aşık olabilirim." dedi kendi kendine söyler gibi sonra. Gülüyordu.

Hakan ise şaşkındı. Herhalde anlamadı ne demek istediğimi, herif ya kıt ya da fazla gevşek diye düşündü. Böyle birini beklemediğini kabul etmek zorunda kaldı.

"Pezevenk.” dedi tükürür gibi. İddiasında kararlıydı ve Saffet’in buna sinir olmasını bekliyordu inatla.

Ama karşısındaki genç adamın pek kendisini taktığı yoktu. Ruh hastası gibi alaycı, gülen bir ruh hali içindeydi. Sinirden mi böyle davranıyor diye düşünüyordu ama gerekince de çok sakin kalıp uzun uzun cümleler kuruyordu.

“Ne dedin?” dedi kulağına elini siper ederek. Gülüyordu. Bal gibi de duymuştu ne dediğini.

"Neyse çok önemli değil. Tavsiyelerimi yabana atma bak. En kötü başkaları için kullanırsın. Kadınlar asalakları pek sevmezler.” dedi, asalak lafını söylerken adamı baştan aşağı süzmüştü.

Hakan gülmeye çalışıyordu, bozulduğunu belli etmemeye çalışıyordu. Çağla’ya yaptığı hamleler komik bulunmuş, şaklabanmış gibi muamele edilmiş, teşvik edilmişti bir de dahası için. Üstelik bir de Çağla bu adamla kendisini konuşup gülüyordu öyle mi?

Ona diyecek bir şey bırakmadan “Hadi eyvallah, bak dikkatli sür!" diye el sallayıp gitmişti Saffet.

Hakan dişlerini sıktı. İş artık iş olmaktan çıkmıştı. Kişisel bir meseleye dönmüştü.

Gerçi uzun zamandır kişiseldi aslında. Arabanın anahtarını sıktı elinde. "Sen daha kime bulaştığını bilmiyorsun tabii, it.” diye geçirdi içinden.

Saffet ise arabaya binmiş çoktan çalıştırmıştı. Hakan’ın yanından geçerken gülerek el salladı. Kendisi bile biliyordu ne kadar gıcık gözüktüğünü.

Ama içinde fırtınalar kopuyordu. Artık Çağla’dan daha çok haberdar olmalıyım diye düşündü.

Şimdi adamın hamle sırasıydı, öyle kolay pes edecek gibi de durmuyordu.