İçeriğe geç

19. MUTFAK

“Ahahahahahha. Kızım patates kızartmasının hazırı mı olur hahhahaha!”

“Daha güzel kızarıyorlar diyorum!”

“Tamam ben sana yapcam en güzelini.” Gülmesine ara verip sonunda ciddi bir şey söyledi.

“Ya senin kızarttığın biz gidene kadar yumuşar.”

“Yav patatesin hazırı mı olur ya?!”

“Ay Mert sabahtan beri aynı şeyi söylüyorsun!”

“Yav tamam da ortak bir düşün soyulmuş doğranmış diye bi kilo patatese o parayı veriyorsun.’

Üfleyerek içeri gittim. O kadar para vermiyordum. Hatta daha bile kârlı oluyordu. Gösterecektim ona. Kağıt kalem arıyordum ama bulamamıştım salonda.

“Ortaak nereye gittiiin?”

“Geliyorum. Kağıt kalem lazım. Nerden alıyim?”

“Saffet'in odasından alabilirsin ortak. Hahahhaah!”

Güldüm Mert'in muzipliğine. Hemen ilk fırsatta yapıştırmıştı lafı. Dalga geçme modundaydı bugün zaten.

Gerçi ben de Saffet'in odasına girmeye dünden razıydım çünkü dün yaşananlar gerçek değil gibi geliyordu. Gidip kendi gözlerimle odasını görürsem kendime bir kanıt bulmuş olacaktım güya. Gerçi sabah baş ucumda duran hırka zaten en büyük kanıttı. Hala Saffet gibi kokuyordu.

Odasındaki balkon açıktı. İçerisi hem soğumuş hem de havalanmıştı yeterince. Saffet'in pek toplu olduğunu söyleyemezdim. İçerisi dünden daha karışıktı. Kıyafet dolabının kapağı açık kalmıştı. Masaya bir kupa daha eklenmişti. Bir saç havlusu yatakta duruyordu. Yatak da zaten öylesine toplanmıştı. Ama dağınık oluşu hoşuma gitmişti. O sarsılmaz, kusursuz duran imajında bir delik, bir insani taraf gibi gözükmüştü bu dağınıklık.

O masanın üstünde bir kağıt kalem bulabilecek miyim diye düşünürken blok notlar gözüme çarptı. Kitap yığınının altında kalmıştı. Sonra onu alırken de romana benzeyen bir kitap vardı o ilgimi çekti. Ne okuyor diye bakmaya çalıştım çok karıştırmamaya çalışarak.

Origami.

Vay be. Hiç beklemezdim. Demek origami yapıyordu. Allah Allah, hiç böyle bir şeye vakti varmış gibi durmuyordu halbuki.

Not kağıdından bir tane aldım bu arada. Kalemlikten de bir tane kalem aldım rastgele. Özel bi’ şeye benzemiyordu. Sorun etmezdi herhalde.

Mutfağa döndüm hızlıca.

Mert elini beline koymuş ocağın başında bir şey karıştırıyordu. Ay puding mi yoksa?

“Hiç acele etmeseydin ortak. Benden laf çıkmaz yani." dedi göz kırparak.

Gülerek yanına gittim, tencereye baktım. Cidden puding yapıyordu. Karıştırmasını izlemeye başladım.

“O kadar dağınık ki karıştırayım derken kafan karışıyor. Bi şey yapamadım yani." dedim şikayet edercesine.

“Bak sen sıpaya. Kaç kere dedim odanı topla da çık diye."

“Hahahaha. Cidden diyor musun öyle şeyler?"

“Tabii. Bakma sen onun öyle artist takıldığına. Evi komple Saffet dağıtıyor. Hele bu aralar acayip unutkan neyi nereye koyduğunu da karıştırıyor. İki kat fazla dağıtıyor."

“Yaaa." dedim şaşkınca. Niye dalgındı ki acep?

“Yaaa." dedi o da onaylayarak.

"Mert?”

"He?”

"Dün naptın bize konuşurken?"

“Valla film izledim ortak. Hatta gittim sesi son ses açtım, bi şey dinlemedim yani ha!" dedi ellerini kaldırarak, teslim olur gibi.

“O zaman Saffet'le dedikodu mu yaptınız siz bakiim. Nereden biliyorsun nolduğunu?"

“Hehehehhe. Biraz."

“Yaaa! Ne konuştunuz?"

“Söylemem. Satar mıyım kardeşimi?"

“Hadi be ortak ya. Kıracak mısın beni? Hem ben bu ilişkide daha fazla seven tarafım bak. Yazık bana."

“Hahahahhaa. Ona hiç emin olma ortakçım. Saffet sessiz durur ama ne anasının gözüdür ooo."

“Nası yanii?" Mert imalı imalı baktı. Sonra geri tencereye çevirdi bakışlarını. Sonra yine bana baktı.

“Bi tane ipucu vereyim ama başka da bir şey söylemem. Anlaştık mı?"

Hızla başımı salladım. Puding de olmuştu. Elindeki kaşığı uzattı bana “Yicen mi?" diye sordu. Aldım kaşığı, ben pudingi sıyırırken o da kaselere bölüyordu tenceredekini.

"Saffet'in sana ilgisi senin ona olan ilginden önce başlamıştı.”

"Ne?!”

Başını salladı çok bilmiş bir ifadeyle. Çekmeceden kaşık çıkarmıştı, tencerenin dibini yiyordu o da.

"Nereden biliyorsun?”

"Yav anlarım benn.”

"Ne zamandı? Nasıldı? Ben napıyordum?”

"Ne biliyim yahu. Saffet'e sorarsın artık.”

"Dünle ilgili ne dedi peki söyleyemez misiiin? Nolur ya.”

"E anlaştık ama…”

"Tamam söz bak bu son.”

"Getir şu pudingleri. İki tane de kaşık getir.” dedi. Dediğini yaparsam söyleyecekmiş gibi bir havayla söylemişti bunu. Hemen kalkıp kaseleri getirdim masaya koydum. Mert'in elinde kaşık olduğu için kendime aldım bir tane.

Oturdum karşısına hemen. Yavru köpek gibi hissediyordum kendimi. Kemik bekler gibiydim sanki.

"Abi olur da Çağla’yla işler yolunda gitmezse ben buradan taşınırm dedi.” dedi Mert bir çırpıda.

Üzüldüm bir anda.

Neden olumsuz düşünmüştü ki? Hem de neden taşınırdı ki?

"Üzülme kız. İhtimali söyledi sadece. Yani artık işler ciddi diyor adam anlasana.”

"Niye olumsuz düşünüyor ki? Baştan öyle inanırsa kötü olur zaten.”

"Olumsuz düşünmüyor. Sadece ne senin ne de benim düzenim bozulmasın istiyor. Zaten Saffet en başından beri bu yüzden çekimserdi bu kadar bence. Yoksa durmazdı. O biraz fırlamadır aslında, bakma öyle sakin durduğuna.”

"Nasıl yani? Neden ki? İlla düzenin bozulmasına gerek yok ki.”

"E şurada hem komşu hem ortağız hem de akrabayız ya akıllım. Haklı çocuk. Ne yapacaksınız, nasıl yüz yüze geleceksiniz? Biz nasıl görüşcez? Valla sizin gönül işleriniz yüzünden ortağımı kaybedemem ben. Kusura bakma yani tabii ki taşınacaktı.”

"Yaaa. Hayır taşınmasıın.”

"Hahahaha. Yahu gittiği yok bi yere şimdi. Ortak kendine gel, asıl giden senin kafan.”

O pudingini kaşıklamaya başlamıştı hatta yarılamıştı çoktan. Ben bol miktarda şaşkınlık almıştım o doz bana yetmişti. İştahım kaçmıştı bir anda.

Yani haklı olabilirdi ama… Böyle şimdiden bunu planlaması içimi acıtmıştı. Abisine bunu haber vermek zorunda hissediyordu demek ki kendini. Saffet'in artık burada yaşamadığını düşündüm. Kalbimde yanmaya benzer bir acı belirdi, nefret ettim o anda o histen.

Saffet’i özledim bir anda.

Bir ıslık sesi duyunca kafamı kaldırdım.

“Ohoo. Uçtu bizim kız. Hadi pudingini ye. Sıcak seversin sen. He bi de şu kağıt kalemle ne yapcaz onu da anlat."

Düşüncelerimi sonraya bıraktım. Daha Saffet'in beni benden önce sevmesini düşünecektim bol bol. Hatta bunu böyle yaya yaya düşünecektim. Bir de kahve yapacaktım yanına.

"Bak şimdi. 1 kilo patates ne kadar?” dedim bi anda kağıda kaleme sarılarak.

"Bilmem. Onları Saffet alıyor, alışveriş onda.”

"Ben geçen hafta 30 liraya almıştım. Diyelim ki otuz olsun tamam mı?”

"Mmm?” derken pudingini yiyordu rahat rahat.

"Şimdi bir kilo patatesten kızartmayla 350 gram falan çıkıyor. Yani bu su kaybedecek, soyacağız falan. Anca yani.”

"Nereden biliyon kız ne kadar olacağını?”

"Biliyorum işte. Yani bizim bir kilo kızarmış patatesimiz olsun diye aslında çiğden…"

“Yav bir kilonun neredeyse üçte birini çöp ettin o kadar değildir ya."

“Yav tamam hadi kızartmalık patatesmiş öyle varsayalım. O zaman da 450 gram etsin hadi.”

"Yok yok bi beş yüzü var ortak. Abarttın he.”

"Yahu kabuk gidiyor bi kere zaten bi sürü. Nasıl abarttım? Kabukları soyunca tart bakayım bi. Sonra bi de bak kızartıp tart.”

"Hmmm. Eee? Sen bi devam et bakim ben anam usulü yapcam zaten her türlü.”

"Üff niye anlatıyorum o zaman?”

"De biliyib?” dedi ağzındaki kaşığı çıkarmadığı için gayet ciddiyetsiz, gayet ilgisiz gözükmüştü gözüme iyice.

"İyi o zaman ben marketten alacağım sen de sarı patates bul al, öyle dene.”

"Ee neyi karşılaştırcaz peki ben anlamadım?” dedi.

Şimdi de kaseyi sıyırıyordu, kaşığı tak tak vurup duruyordu tabağa. Sinir olmuştum yine. Salak Mert bi' şekilde sinir edecek bir şey buluyordu işte.

“Ya bi dinlersen onu hesaplıyorum işte. Senin patatesin yarısı gitti say. İki kilo aldın. O sarı patates daha pahalı ayrıca. 35 lira desek, ki onu da pazara gidip alırsan yani. 70 lira gitti. Ayrıca yağ gitti bi sürü, elektrik de gitti."

“Niye sen kafanda mı kızartıyorsun patatesi?"

“Airfryer diyoruz canım biz. Daha az yağda yapıyorum."

“O neyle çalışıyor akıllım? Ayrıca patates dediğin yağda kızarır bi kerem. Üstüne de şöyle domatesli sos yaparsın sarımsaklı. Ohh ekmek arası yersin peynirle.”

"Of Mert tamam sen anan usulü kızart tamam mı?”

“E zaten öyle yapacam.”

"Aayhh tamam napıyorsan yap! Gıcıklığın tuttu yine. Ama var ya o patatesler çatalın ucundan kafalarını aşağı bi sarkıtsınlar...”

"Eee? Napcan anama laf mi edecen?”

Bi’ şey diyemedim. Üfledim bıkkınca. Kağıdı kalemi alıp önüme çektim sinirle.

“Hehehehe." diye güldü otuz iki diş. “Hadi kızma ye ye. Kızartmayı bana bırak. Ben halledecem onu."

“Ben ne yapacağım o zaman?”

"Sen de mantar yap. Saffet bayılır mantara. Ben de patlıcan atarım birkaç tane."

“Patlıcan da mı sever?"

“Kim?"

“Saffet?"

“He yok ben seviyom onu."

Hasbinallah çektim çaresizce.

“Bi tek mantar mı yapayım?”

"Dereotlu poğaça yapsana. Bi de arasına labne sürsene.”

"Aaa Özgü çok yapardı onu.”

"Özgü mü? O kız hamurun yoğurulan bi şey olduğunu biliyor mu?!”

"Ay bilir tabii eli de lezzetlidir kardeşimin.”

"Böyle elle yoğuruyor yani ha?” Eliyle gösteriyordu nasıl yapıldığını.

"Hahahahhaa. Mert ciddiyim yapar. Ben ne yapayım hadi ya!”

Sanki dediğime inanmamış gibi “İyi hadi öyle olsun." dercesine dudağını büktü. Vah benim güzel kardeşim, nasıl bir imaj çizdiyse Mert'in gözünde artık…

"Ya bu kadar tuzlu yeter bence. Sen de tatlı bi şey yap."

Düşündüm biraz.

“Pankek!" diye bağırdım aklıma geldiği gibi.

“Hah olur. Ama meyvesi bol olsun. Bal kaymak da alalım. Bir de gerçek çikolata isterim."

“Tamaamm."

“Başka?" dedi iştahla.

“İşte kahvaltılık koyarız bir de. Melek teyze acılı ezme verecek."

“Harbi mi?" Gözleri büyümüştü duyunca. İştahla bakıyordu.

“Evet size de aldım bir kavanoz merak etme."

“Ortağım be! Bir tanesin."

“Hihihiihi."

“Ne pişiriyorsunuz gene?"

Saffet'in gelişini ikimiz de duymamıştık, ödüm koptu bi anda.

Mert de irkilmişti.

“Oğlum bi ses versene lan, ödümüz çıktı!"

“Duydunuz sandım ne bileyim."

“Yok. Kahvaltıya sen ne katkı sunacaksın bakalım?" diye sordu Mert.

Beraber Özgü gitmeden önce bir piknik yapalım demiştik. Hafta sonu için ayarlama yapıyorduk.

Saffet'e bakıyordum, izliyordum daha doğrusu. Umarım dik dik bakmıyorumdur.

Saffet bi düşündü, sonra gözlerimiz kesişti. Beni yeni fark etmiş gibi yüzü aydınlandı. Naber der gibi göz kırptı. Sırıttım saf saf.

“Patates kızartması, dereotlu poğaça ve pankek kapıldı." dedim sonra aklım başıma gelince.

“Yuh. Karbonhidrat komasına girmeyi planlıyorsunuz herhalde." derken kaşları kalkmıştı şaşkınca.

Mert duymadı bile bu yorumu. İştahsız insan sevmezdi hiç. Yeme eyleminin yadırganmasını da sevmezdi.

“Ben de kalan şeyleri halledeyim o zaman. Peynir, zeytin, reçel falan."

“Bal kaymak da al. Eve de al. Ortağıma da al. Kaymak istiyorum ben ya."

“Ayrıca sen bana pasta aldın mı hani?" dedi Mert merakla.

“Unuttum…"

“Ulan…”

Ne pastası yahu ne oluyordu?

“Ben anlamam al bugün. Mısırı da unutma. Tereyağlı isterim."

Güldüm Mert'in bu haline. Neyin pazarlığını yapmıştı acaba? Saffet başını salladı. Buzdolabının önüne gidip asılı duran minik tahtaya, alınacakları yazdı.

En başa büyük harflerle PASTA yazdı ve ünlem koydu üç tane.

"Niye borçlandı çocuk sana durup dururken?”

"Arabayı aldı.”

"E yuh Mert! Bir araba için ne tantana çıkarmışsın!”

"Dimi?" diye desteğime minnettar şekilde baktı Saffet.

"E yani… Pasta için bahane arıyorsun resmen. Sen benim motoru al lazım olunca, ben bu kadar pahalıya kiralamam canım." dedim. Canım lafı ağzımdan istemsizce çıkmıştı.

Çok masum gelmişti Saffet'in ayaktaki o itaat eden hali.

Başını salladı gariban gibi masum masum.

Mert kahkaha attı bir anda. Resmen haykırdı hatta.

Saffet kaşlarını çatarak bakıyordu Mert'e.

“Başka?" diye sordu konuyu değiştirmek ister gibi. Bunların arasında bir şey dönüyordu ama hadi hayırlısı. Anlamamıştım.

“Çağla'yla birlikte gidin alışverişe o da pankek için malzeme alacak.” dedi Mert sonunda gülmesi durduğunda. Ayaklanmıştı. Kalemi yerine koyup Mert'in kalktığı yere oturdu Saffet de.

“Bana yok mu puding?" dedi elimdeki kaseye bakarken.

“Mert?! Saffet'e ayırmadık mı?" diye seslendim. Mutfaktan çıkıyordu. Bizi yalnız mı bırakmaya çalışıyordu? Ay!

“Yioo. Sen on saatte yemeseydin çocuğun canı çekmeyecekti işte." Hah. Saçmalık.

“Neyse ben de seninkini yerim." dedi Saffet halinden memnun. Elimdeki kaseye uzandı. Kaşığımla birlikte gidiverdi kase ellerimin arasından. Zaten yarısını yemiştim gerçi. Alırken parmaklarımız birbirine temas etmişti. Bakakalmıştım. Üstelik benim kaşığımla yiyordu ve direkt yemeye başlamıştı bakmadan.

“Ben hâlâ Saffet'e bakıyordum. Masanın bir kenarına o oturmuştu bir kenarına ben. Yüzüme bakarken bir yandan da pudingi hızla tüketiyordu.

“Nolduu? Tiksiniyor musun yoksa?" dedi abartılı bir şaşkınlıkla.

“Ben niye tiksineyim? Olan sana oldu." dedim bakışlarımı üzerinden çekerek.

Kare küçük kağıda yazdığım alakasız yazılara bakıyordum. 35, 450, 500, 70 yazıyordu karalanmış bir şekilde. Oklar, P harfleri hiçbir şey anlatamıyordu dışarıdan bakan birine.

“Ee?" dedi Saffet o sırada.

“Yok yani bence sorun yok da…” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek.

"Yok genel olarak ee demiştim, naptınız yani?”

Salak kafam.

"Ha. İşte öğün planladık. Mert'i hazır patatesin daha pratik ve hesaplı olduğuna ikna etmeye çalıştım. Dinlemedi bile.”

"Abime bir şey öğretmek imkansız ya. İnat bi kere. Bu yıllara kadar nasıl geldi nasıl mühendis olmuş anlamıyorum ben.”

Mert'in az önce çıktığı mutfak kapısına baktım sanki oradaymış gibi, gülümsedim. Cidden şahsına münhasır dedikleri bi' tipti Mert.

“Sen nereden geliyorsun?" diye sordum Saffet'e.

“Bi işim vardı. Halledip geldim."

“Hmm." Şu "bi işim var" laflarına da sinir olurdum. Zaten boş boş dolanıp gelecek değilsin, herkesin bir işi var sonuçta.

Göz deviresim geldi. Tuttum kendimi.

“Ben yarın bir arkadaşımla kampa gideceğim." dedi.

“Ne kampı?"

“Gözlem yapmak için. Bölümden bi arkadaş. Teleskopları alıyoruz yanımıza, açık alanda gece izliyoruz öyle."

“Yaaa… Çok güzel.”

Kadın cinsiyetinde değildir herhalde bu arkadaş değil mi? Peh, yok canım olur mu öyle şey! Sevgilisi olurdu o zaman o kadar romantik bir ortamda. Saçmalık.

"Arkadaşın ne iş yapıyor peki?"

“Yazılım kursu alıyor şimdilik."

“Ne güzel." dedim ama içimi kemiren düşüncelerimden çok da hoşnut çıkmamıştı sesim.

“Böyle sık sık gider misiniz?"

“Ara sıra gideriz evet."

Kadın değildi bence ya. Yok canım. Hayır. Sormayacağım. Çok saçma olur bir anda.

"Bir gece mi kalıyorsunuz?”

"Evet. Bir gün beraber de gideriz istersen."

“Olur." dedim korka korka. Böyle hayaller planlayıp yapamayınca üzülmek çok kötü oluyordu. Gerçek olup olmayacağından emin olamadığım hayalleri satın almamayı acı şekilde öğrenmiştim. Yani götürürse gideriz, olmazsa da olmazdı artık, beklemeyecektim. Maalesef henüz Saffet’e o kadar güvenmediğimi fark ettim bu düşünceyle. Olsun. Her şeyin zamanı var.

“Alışverişe ne zaman gidelim?” diye sordu Saffet. Telefonuna bakıyordu bir yandan. Masaya koyduğu için görebiliyordum. Hesabına para aktarıyordu galiba. Ne kadar parası olduğunu görmek utanç verici geldi nedense. Bakışlarımı mutfak dolaplarında gezdirdim.

"Yarın arkadaşınla çıkacaksan bugünden gidelim, cumartesi gideceğiz ya zaten kahvaltıya.”

"Tamam. Ama iki üç saate olabilir ancak.”

"Şimdi de mi işin var?”

"Evet.” Ne evet?

Ne var?

Ne işin var?!

Bu çocuk abisine çekmiş.

Gıcık.

"Ne bu gizemli havalar ya?”

"Gizemli hava mı?”

"Evet. Habire işim var işim var. Kaçakçılık mı yapıyorsun? Nedir yani?"

“Hahahahahahaha."

Kaşlarım çatık şekilde bakmaya devam ettim, hoşuna gitmişti merak etmem. Sinirlenmem daha çok hoşuna gitmişti ama bence.

“Bugün hallettiğim iş sürpriz, sana söyleyemem şimdi. Şimdi de bir öğrencim var ona ders vereceğim. Ders bir buçuk saat sürer. O yüzden dedim.”

Ne sürprizi yahu? Ne yapmıştı ki acaba?

“Neyle ilgili?" dedim ama hevesli görünmemiştim çok. Gerçekten. Ağzından bir laf alabilirdim belki böyle.

“Öğrenirsin yakında."

“Nasıl bir şey ya?"

“Ya öğrenirsiiin."

Yok söylemezdi bu bana bi’ şey. Püf.

"Ne dersi veriyorsun peki?” diye sordum.

"Matematik. Liseli bir kızcağız. Abimin arkadaşının yeğeniymiş. Haa hatta hani bize gelmişlerdi, sen de vardın. Cam kenarında oturan biri vardı, bana iş bulalım falan diyordu…"

“Haaa… Hatırladım evet.”

"Hah işte onun yeğeni. Yeni başladık zaten. Bu ikinci ders olacak. Geçen tanıştık işte.”

"Online mı?”

"Evet. Kız burada değilmiş.”

"Ee zor olmayacak mı peki?”

"Yok ya olmaz herhalde.”

"Kız sana nasıl gösterecek yapamadığı soruları?”

"Fotoğraf çekip atar, oradan çözerim.”

"Hııı doğru ya.”

"Aslında müsait olsan sen de fen derslerine yardımcı olurdun.”

"İhtiyacı var mıymış?”

"Evet. Bana onu da sormuşlardı. Ben fizik anlatabilirim dedim ama zaten fizik hocası geçen seneden varmış. Kimyaya ihtiyacı var demişlerdi sanırım.”

Telefonu elinde döndürüyordu, gözlerim ellerindeydi. Nedense rahatlatıcı bulmuştum bunu izlemeyi. Hipnoz gibi.

"Anlatabilirim ama vakit ne kadar bulabilirim bilmiyorum. Yani düzen kurmak zor gelebilir işim çok yoğun zaten.”

"Doğru. Bi de paraya ihtiyacın yoksa hiç uğraşma bence.”

"Pek yok.”

"Tamam o zaman.” dedi gözlerini kapatarak. Sonra açmadı gözlerini. Başını duvara dayamıştı. Yara izleri geçiyordu yavaş yavaş. Ayrı bir havası vardı böyle. Mert'in dediği gibi serseri duruyordu.

“Saffet?"

“Hm?" Gözlerini açıp bakmıştı kafasını oynatmadan.

“Biz seninle neden bu kadar geç tanıştık?”

Kaşları çatıldı.

"Aynı şehirde değildik.” dedi sonra gevşeyerek.

"Ama sen köye neden hiç gelmiyordun? Tek sefer gelmişsin onda da Özgü’yle tanışmışsınız mesela. Benim hiç haberim olmadı senden uzun zaman boyunca.”

Gülümsedi Saffet. Garip bir gülümsemeydi.

"Orası benim köyüm değil çünkü.”

"Nasıl yani?”

"Öyle işte.”

"Yani küstün mü oradakilere daha küçücükken? Nasıl yani anlamadım?”

"Abimle babalarımız farklı yani.”




Koca bir boşluk oluştu sanki beynimde. Hiç beklemiyordum bunu.




Mert'le Saffet… Nasıl yani?


Kardeşler ama…

Anneleri mi birdi?

Neredeydi peki Saffet'in babası?

Mert o yüzden mi?...

Hiç bahsetmezdi Saffet'ten… Konuyu kapatır geçiştirirdi.


Babasız mı büyümüştü? Mert'in baba tarafı onu kabul mü etmemişti ki?



Başı duvardan ayrıldı. Bir ıslık çaldı hafifçe, melodik.

"Çağla?"

“Ben… Ne diyeceğimi bilmiyorum. Yani hiç aklıma gelmezdi. Peki şey…"

Ne diyeceğimi nasıl diyeceğimi bilemedim. Bocalama denen şey tam olarak buydu.

Saffet de susuyordu. O da mı bilmiyordu ne diyeceğini? Yüzüne de bakamadım.

Ayaklandı sakince. Gözlerim korkuyla buldu hemen yüzünü.

"Derse gitmem lazım.” dedi özür diler gibi.

Ben de kalktım hızlıca. Ayağım sandalyeye takıldı. Kalktığım gibi geri oturdum.

“Otur sen otur. İçeride olacağım zaten. Sonra çıkarız birlikte."

“Saffet ben…" Konuş! Cümle kur. İyi bir şeyler söyle. Anlamlı bir şeyler…

Tam arkama geçti. Eli oturduğum sandalyedeydi. Üstüme eğildiğini hissettim. Sonra başımın üstünde bir gölge. Başımın üstünden öptü belli belirsiz.

“Alışverişimizi de yapalım. Sonra yine oturur konuşuruz balkonda. Sen sorarsın ben anlatırım tamam mı?"

Nasıl bu kadar olgun olabiliyordu?

Başımı kaldırdım arkamı dönerek. Ama yüzlerimiz tahmin ettiğimden fazla yakınmış. Kızardım. Emindim bundan.

"Tamam. Sen nasıl rahat edersen öyle yapalım.” dedim. Kıpırdamaya beynim yetmiyordu o anda. Kafamı oynatmama yarayan nöronlar felç geçirmişti.

"Tamam.” dedi o da. Gözleri neredeyse tek bir göz haline gelecekti. Öyle bir yakınlıktı. İkimiz de manyetik bir alana girmiş de çıkamıyor gibiydik.

O çekildi sonra. Gidiverdi sessizce.

Tam gözden kaybolmuştu ki mutfak kapısından başı göründü.

"Bana kahve yapar mısın?” diye sordu. Tatlı bir çocuk gibi duruyordu. Misafirlikte su isteyen çocuk tatlılığında.

"Yaparım tabii.” dedim hevesle.

"Nasıl istersin?” diye sordum peşine.

"Sütlü şekersiz.” dedi düşünmeden.

"Tamamdır.”

Çıktı mutfaktan.

Elim başıma gitti. Saffet'in dudakları oradaydı sanki hala.

Sırıtamayacak kadar heyecan doluydum. Konuşabildiğime şaşırıyordum. Az önceki diyaloğu ben değil de başka biri yapmıştı sanki. Neydi yahu, refleksler nereden yönetiliyordu? Oradan olmuştu işte. Beyincik miydi?

Her neyse.

Kalkıp kahveyi yapmaya koyuldum.

"ORTAAAK!”

Mert'in sesiyle kendime geldim o anda.

"Nolduuu?”

"Elif de gelsin dimi pikniğimize?”

Elif kimdi ki?

"Kim?”

"Hani pastayı yaptığımız arkadaş?”

"Elif miydi adı?”

"Gelsin dimi? Sorun olmaz dimi?”

"Ay olmaz tabii gelsin.”

"Hem tanışmış oluruz.” dedim ama Mert geldiği gibi gitmişti.

Gülerek kahveyi çıkardım dolaptan. Yanına da şu hindistan cevizinden koyayım bari dedim. Gerçi ders anlatırken yiyemezdi ama…

Makineyi beklerken Mert tekrar geldi.

"Çabuk çabuk! Bir şey yapmamız lazım. Ne yapalım? Acaba patatesi senin dediğin gibi mi yapsak? Kıza bi de tatlı bi şey yapalım. O çok sever tatlı şeyleri. Sen pankek yapacaksın o tamam. Çabuk ortak başka bi şey daha düşün hadi!”

Ay hahahahahha.

Deli dana gibi dolanıyordu mutfakta. Gülmekten kendimi alamıyordum.

"Ortak acılı ezmeyi iptal mi etsek?”

"Ay daha neler!”

"Ya illa orada yemek zorunda değiliz ki!”

"Yemek zorundayız Mert! Valla Saffet isterse tiksiniyor olsun ben ezmemden vazgeçmezdim. O zaman gelmez yani! Daha neler yani! Saçmalama!”

"Üff Saffet midesizdir tiksinmez ki öyle şeyden! Ayrıca benim çiçeğim iğrenirim dese ben markette bile önünden geçmezdim ezmenin."

“Çiçeğin mi?!" Bir kahkaha daha. Yuh ya. Ne ara o kadar yakınlaşmışlardı? Hiç de çaktırmamıştı Mert’e bakın siz.

"Hadi bir pasta daha yapalım.”

"Uçtun iyice. Pastane miyiz biz?” Habire pasta mı yapacaktık kıza? Kullanırdı sonra benim ortağımı valla.

Sonra aklıma geldi. "Hah bizim şu düğün tatlıcısından tatlı alsana.”

"Olmaz. Zaten almıştım, onları yedi.”

"Ne ara yahu?”

Sorumu es geçti. "Ağlayan pasta o zaman?”

"Ha bak o olur. Ama pankek de vardı. Onu yemez mi?”

"Yer.”

"Ee o zaman?”

"Çerez falan alayım o zaman.”

"Tamam olur.” Fikirden fikre atlıyordu yetişememiştim. Karar vermesine şaşırdım.

Bir anda çıktı mutfaktan. Mutfak ve ben bugün yeterince şaşırmıştık bence.

Duvarlarda gezdirdim gözlerimi bu düşünceyle.

Biraz sonra kapı sesi geldi. Gidivermişti Mert.

Kahve de hazırdı. Tepsiye koydum. O sırada tekrar kapı sesi geldi. Biraz sonra mutfak kapısından kafası gözüktü.

"İstediğin bir şey var mıydı ortak?” dedi.

Kıyamam ya, bizi de düşünüyordu.

"Siyah çekirdek de alsana.” dedim ben de.

"Tamam. Aklına gelen şey olursa ararsın."

Çat. Kapandı kapı.

Saffet'in odasından sesi geliyordu. Biraz durup dinledim. Saffet’in böyle uzun uzun peşi sıra konuşması ilgimi çekmişti. Ciddi bir havası vardı sesinin. Daha doğrusu böyle mesafeli ama şey çıkıyordu… Nasıl desem… Amaan işte...

Sessizce girdim içeri. Kamera açısına girmeyi umursamadan bıraktım kahveyi masaya. Şu çizim tabletlerinden vardı masasında. Ona bağlamıştı bilgisayarını.

Şuna bakın. Dünden hazırmış öğretmenlik yapmaya.

Napıyordu ki bu tabletle normalde acaba?

Ay Saffet! Senin şu gizemin beni deli edecek gibi.

Saffet çok odaklıydı, kahveye tepki bile vermedi, ben de rahatsız olmasın diye hemen çıktım. Odası hala dağınıktı. Hatta daha da dağınıktı. Gülümsedim haline.

Bir gün onunla aynı evde yaşasak… Burnundan getirirdim herhalde. Bu kadar dağınıklık da fazlaydı yani. Sırıttım bu hayalle. Sonra da abarttığımı düşünüp kafamı iki yana sallayarak bir sıfırlayıverdim düşünceleri.

Kafam hala Saffet'in Gülistan teyzeyi bilmediğim babasıyla hayal ediyordu.

Mert annesinden bahsederdi sık sık. Saffet'i pek duymamıştım. Aileden konuşmazdı.

Demek babaları farklıydı ha?

Neredeydi ki babası? Terk etmiş olmasın?

Benim ona şefkat göstereceğim yerde o bana gösteriyordu. Ne garip. Anneleri cıvıl cıvıl, güler yüzlü bir kadındı. Enerjisini bir an düşük görmezdim. Küçükken bizimle oyun oynardı bazen. Gülistan teyze bizden biriydi yani. Kafasına hiçbir şeyi takmaz gibi dururdu. Köylülerin ona oturaklı olması konusunda laflarını hiç umursamaz çamurdan bardaklar tabaklar yapardı bizimle.

Saffet böyle bir annenin ve Mert gibi bir abinin dengeleyici zıt kutbuydu sanki.

Gerçi Mert "Bakma sen ona, o biraz fırlamadır." demişti. Hiç öyle durmuyordu valla.

Acaba Mert’in babasıyla Saffet aynı evde nasıl büyümüşlerdi?

O da Bayındır amca. İsminden dolayı bana hep heybetli gelirdi küçükken. Ciddi bir adamdı. Pek konuşmazdı. Uzun yol şoförüydü. Tırları vardı galiba. Yurt dışına giderdi. Mert’e yurt dışından farklı şeyler alırdı babası. Mert de Lale’yle bana hava atardı. Havalı ayakkabıları olurdu hep. Köyde çamurda oynamama pahasına korurdu ayakkabılarını. Lale’yle avucumuzda çamurlarla az kovalamamıştık haytayı.

Acaba Bayındır amca eve az geldiği için Saffet de onlarla öyle yaşayıp gitmiş miydi?

Aaaa!

İyi de Saffet Mert’ten küçüktü yahu! Anaaa…

Nasıl oluyordu yani?

Üstelik Mert'le çok sıkı bağlıydılar birbirlerine.

Yani evlilerdi Gülistan teyzeyle Bayındır amca hâlâ. Öyleydi evet. Ay nasıl olmuştu ki? Sorun var gibi de durmuyordu aralarında.

Kafam iyice karıştı.

Alışverişe gitmeden önce konuşsak olmaz mıydı?

Salona ne zaman gelip ne zaman ilişivermiştim yerdeki minderlere bilmiyorum. Konsolun önünde oturuyordum. Mert köşeye bir paket silindir kutulu cips koymuştu. Paketin üstündeki yazıya daldı gözlerim.

Peynir ve soğan aromalı.

Hem Saffet'in geçiştirip saklamasını beklerdim. Hemen söyleyivermişti. Ve konuşmak konusunda da çok rahattı.

Elim cipse gitti. Paketi açıp baktım. Doluydu. Alıverdim içinden iki tane.

Ne istersen sorarsın demişti Saffet.

Anlatmak mı istiyordu bana, yoksa beni düşünerek kendini mi zorluyordu ki?

Kırıntılar kucağıma düştü. Acele etmeden toplayıp onları da yedim. Tazeymiş. İyi bari.

Bana sürpriz mi yapmıştı o?

Bir cips daha çıkardım. Elimi altına koyup öyle yedim bu defa.

Hem de Mert ne demişti? O beni önce sevmiş ha? Bir de daha mı çok seviyormuş?

Heyecanlanınca lokmayı çiğneyemedim. Kapattım kapağını, yerine koydum.

En iyisi eve gidip bilgisayarımı alıp gelmekti. Ayaklandım hızla. Parmaklarında kalan cipsi de yalayıp temizledim. Amaan n'olcak, elimi yıkamaya üşendim şimdi. Hem o kadar yağlı değildi.

Vestiyerde duran anahtarı aldım. Saffet'in anahtarıydı bu. Üstünde çirkin bi’ goril asılıydı. Bir de minyatür bir zeka küpü.

Gorili elimin arasında sıkıştırarak çıktım yukarı.