İçeriğe geç

18. KIŞ ÇAYI

“Saffet’e bak sen ya!”

Özgü tezgaha dayanmış Saffet’in yaptığı çikolataları yiyordu. Ben de makineyi yerleştiriyordum.

“Abla siz artık bunun adını koyacak mısınız?”

Özgü’nün anlamamış olmasını beklemiyordum tabii. Ama böyle dan diye sormasını da o an beklemiyordum.

“Adını koyacağımız bir şey yok ki.”

“Ne demek yok? Bari şu çikolataların önünde yalan söyleme.”

“Saffet zamana yaymak beklemek istiyormuş. Ama benim yaşım geçiyor yani onu bekler miyiim, ne kadar beklerim bilemem.” dedim.

Bu dediğime kendim inanmıyordum ama Özgü’nün inanmasını istiyordum.

“Sen seviyor musun bu çocuğu?”

“Aman Özgü. Daraltma beni işim gücüm var hadi.”

“Seviyorsun yani.”

“...”

“O seni seviyor o kesin zaten. Ama neyi beklemek istiyormuş onu anlamadım.”

“Ben de anlamıyorum. Boş ver.”

“Abla yaaa. Konuşsana işte. Bana bile anlatmayacaksan kime anlatacaksın?”

“Kızım on yedi yaşımda mıyım? Ne anlatayım sana?”

“Ne alakası var? Duygularını paylaşmak ergence bir şey değil ki! Hatta tam tersi, olgun bir şey.”

“Ama bana aramızda büyük bir şey varmış gibi davranmayacaksın. Heveslendirmeyeceksin ve bir şeyden haberin yokmuş gibi davranacaksın tamam mı?” dedim pes ederek.

“Söz.” dedi yalvaran bir ifadeyle.

“Seviyorum. Ama Saffet çekimser kalıyor. Kafasına oturmayan şeyler varmış.”

“Ne mesela?”

“Bilmiyorum. Söylerse olmazmış.”

“Nasıl yani?”

“Yani beni etkilemek istemiyormuş.”

“Ne anlamda ya, hiçbir şey anlamadım.”

“İşte beni yönlendirmek istemiyormuş.”

“Ay inanmıyorum. Saffet’in böyle toksik biri çıkacağını kim bilebilirdi!”

“Ay nolur bana şu sosyal medya diliyle konuşma.”

“Üff ne dedim sanki? Toksik yüz yıl önce de var olan bi kelimeydi.”

“Ay içim şişti Özgü! Tamam yeter hadi, benim çalışmam lazım.” İçeri gittim. Derin bir nefes verdim. Sinirlenmiştim bir anda.

“Tersinden kalkmışsın sen bugün ya! Hiçbir şey demedim ki?”

Özgü’yü duymazdan geldim. Onun yorumlarını da, gerçekleri de, Saffet’i değerlendirmeyi de kafam kaldırmıyordu bugün. Okuldan yorgun gelmiştim. Hakan yine gelip saçma sapan konuşarak canımı sıkmıştı.

Odama gelmişti. Kapıyı çalıp içeri girmiş arkasından da kapatmıştı. O kadar rahatsız edici bir andı ki!

“Kapı açık kalsın.” demiştim sakin kalmaya çalışarak.

“Niye hocam? Aşk olsun benden şüpheniz mi var?”

“Sizinle ilgili bir düşüncem yok. Kapıyı açın.”

“Pekii tamam.” deyip ellerini havaya kaldırmıştı. Abartılı hareketler. Hiç şaşırmamıştım.

“Nasıl? Rahat mıyız şimdi?”

“Neden gelmiştiniz?”

“Sizden haftalık azar dozumu almadığımı fark ettim. Dedim ne eksiik, ne eksiik? Sonra bir baktım buradayım.” dedi koltuğa kendine atarken.

Dümdüz baktım yüzüne. Telefonumu aldım elime. Naz’a mesaj attım acele etmeden. Hem ilgimi ona vermemiş oluyordum hem de birazdan Naz gelince onu postalardık bir şekilde.

“Size ne desem tersini yaparsanız… İşiniz biraz zorlaşır benden söylemesi.”

Telefondan kaldırdım bakışlarımı.

Eğer sinirlenirsem, çirkinleşirsem o da kendi çirkinliğinin dozunu o kadar artıracaktı. Onu ne kadar umursamazsam o kadar iyiydi.

“Kahve içer misiniz?” diye sordum.

Şaşırdı.

“Olur. İçerim.”

Dümdüz baktım yine.

“Gidip içsenize.” dedim burada oturması çok saçma bir şeymiş gibi.

“Hahahahha. Size de getireyim gelirken bir tane.” dedi bozuntuya vermeyerek. Kahve makinasına baktı sonra.

“A aa. Burada varmış!” Sonra da kendi odası gibi cam kapaklı dolabımı açtı, kupaları çıkardı. Kahve doldurdu.

İçimden ona kadar saydım bu sürede. Yok olmadı.

Kendine aldığı bardağı sehpaya, benimkini de masaya koydu.

Kalktım yanına gittim. Sakince önünde dikildim. Onunki cüretse benimkine çok şaşıracaktı şimdi. Gülümseyerek sehpaya koyduğu kupayı aldım.

En sevdiğim kupa değildi. Ama bu adama harcadığım nefese bile üzülürdüm, kupaya baktım acıyarak. O da şaşkınca bakıyordu ama kendince ne yaptığımı da çözmüştü bir yandan.

Arkamdaki duvara bakmadan fırlattım kupayı. Kupa bir şangırtı kopararak duvara ve yere çarparak paramparça oldu muhtemelen. O kadar ani bir şekilde olmuştu ki, suratındaki şaşkınlığı an be an izlemiştim.

“Kahvenizi de içtiğinize göre artık gidebilirsiniz sanırım.” dedim aynı sakin tavrımla.

“Hahahahhahahahah.” Deli gibi gülüyordu adam. Kafayı yediyse ne mutlu bana!

“Siz… Siz… Ahahahahha. Delisiniz.”

“ÇAĞLA?” Naz koşturarak girdi içeri o sırada. Muhtemelen gürültüyü duymuştu.

“Hii! Noldu burada!”

Adam hala gülüyordu. Ben aynı ciddiyetle ona bakıyordum.

Naz her yere bakıyordu sanırım, hareket eden kafasını görebiliyordum. Herkes öğle arasındaydı neyse ki.

Asıl garip olan bu adam benim yemeğe gitmediğimi, odamda olduğumu nasıl bilmişti?

Aa. Doğru ya. Motoru görmüştü.

“Çikolataları göremedim bu arada? Yediniz mi yoksa?” diyordu gülerek. Hâlâ şu umursamaz tavrını takınabiliyordu. Onunla nasıl baş edeceğimi bilemediğimi fark ettim o anda. Boğazımda bir yumru vardı, oturup kalmıştı.

“Evet. Erkek arkadaşım onları eritip yeniden yaptı. Bayağı güzeldi teşekkür ederiz.” dedim ben de aynı onun gibi gülen bir ifadeyle. Bir kez daha şşakınlık oluştu yüzünde.

“Yaaa. Demek öyle. Erkek arkadaşınızla da tanışmak isterim. Ellerine sağlık.” dedi ama nihayet ayaklanmıştı. Cevap olarak sadece “Güle güle hocam.” dedim sakince. Herhangi birini getirmiştim gözümün önüne. Mesela Sinem hocayı. Onu uğurlar gibi konuşmaya çalışmıştım. Fena taktik değildi, kopuş noktasına geldiğimde işime yarıyordu.

Naz’a baktı giderken. Naz’ın şaşkın ifadesi sabitlenmişti suratına.

“Eh bu dağınıklığı toplarken Çağla hocama yardım edersiniz artık. Ziyaretim ona biraz pahalıya patladı.” dedi Naz’a.

Çıktı gitti sonra.

Naz’a baktım yılmış bir ifadeyle.

Kapıyı kapattı hızla. Aynı hızla gelip sarılınca o ana kadar kendimi ne kadar tuttuğumu fark etmediğimi anladım. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. O kadar gerilmiştim ki! Kendimi sakin kalmaya o kadar zorlamıştım ki!

“Şşş tamam canım geçti. Ne yaptıysan en iyisini yaptın. Hak etti o davar.”

“Naz… Ben…” Hıçkırıklarım konuşmama izin vermiyordu ki.

“Tamam canım. Gel yüzünü yıkayalım. Ah benim aptal kafam. Seni burda yalnız bıraktım. Üstelik mesajını da geç görmüşüm.”

Yüzümü yıkadık. Makyaj falan hak getireydi zaten. Bu adam okuldayken makyajdan tiksinmiştim. Olabildiğince çirkin gözükmek, iğrenç gözükmek istiyordum. Gözü bile sıkıntı çeksin istiyordum bana bakarken.

Bu düşünceyle aklıma Merlin dizisindeki trol sahnesi geldi bir anda. Hakan’ı bir trole sarkıntılık ederken hayal ettim. Aniden kahkaha atmaya başladım.

Deli gibi gülüyordum. Naz acıyarak bakıyordu suratıma.

“Gül canım sinirlerin bozuldu tabii.”

Sonra kırılan kupa, etrafa dökülen kahve, ıslanan kağıtlar girdi bakış açıma. Bu defa da ağlamaya başladım. Onun yüzünden her yeri dağıtmıştım. Bu kadar kontrolden çıktığıma inanamıyordum.

“Ağla canım ağla.” diyordu Naz bu defa da.

Olanları düşünüp durdukça sinir tepeme yükseliyordu. Saffet’e sinirleniyordum, kendime sinirleniyordum. Dönüp tekrar Hakan’a sinirleniyordum.

Bilgisayarın kapağını çat diye kapatıp aniden kalktım. “Özgü ben bi aşağı inip geliyoruum!” diye seslendim.

“Niye noldu?”

“Geliyorum birazdan işte.” dedim huysuzca.

Bana sinir olmuştu eminim. Cevap vermedi.

Aşağı indim alelacele. Saat dokuza geliyordu. Kapıyı çaldım, bekleyemeden tekrar çaldım.

“Geliyoruum.” diyen Mert’ti.

Ama gelemedi bi türlü. İyice sabırsızlandım.

Adım sesleri yaklaştı ve nihayet açıldı kapı.

“Hoş geldin ortak.”

“Mert. Saffet evde mi?”

“Hıı evde. Oodasındaydı, çağırayım dur.”

“Yok hiç çağırma. Ben gireyim mi bi?”

Şaşırdı, kaşları kalktı havaya.

“Ha? Gir tabii de... Noldu bi şey mi yaptı yine serseri?” Yana kayıp girmem için yer açmıştı.

“Yok. Bi şey diyeceğim.” dedim içeri girerken.

“Saffeeet! Çağla geldi gel!”

Bir ses gelmedi.

“Balkondadır o kesin. Gel. Baskın yapalım.” Mert de anlamıştı ters bir şeyler olduğunu. Ne olduğunu bilmese de bana destek olacak gibi duruyordu. İyi ki Mert vardı.

Odasının önüne geldik. Evlerinin bu kısımlarına hiç girmemiştim. Saffet’in kapısında üzerinde tabela vardı. Üzerinde “Personel Harici Girmek Yasaktır” yazıyordu. Yazının üstünde kırmızı yuvarlağın içindeki adam abus bir suratla siyah elini uzatıyordu. Komik bir resimdi. Normalde olsa gülerdim bu tabelaya.

Mert kapıyı çaldı ama zaten ses gelmeyeceğini bildiği için beklemeden girivermişti içeri. Kapının ağzında kalmıştım. Açılan kapıdan içeri kafamı uzatırdım ama sinirli ve huysuzdum. Üzerimde kesif bir inat vardı. Bakmadım içeri.

Biraz sonra ikisi birlikte çıktılar zaten.

“Çağla?” dedi Saffet şaşkın ve ilgili bir sesle.

Mert bizi orada bırakıp gitti.

Kendimi biraz güvensiz hissettim. Saffet’in kendisi tamamdı ama onunla dolu, her tarafı o olan odasını görmek, tam kapının ağzında kalmak güvenimi kırmıştı. İkisi birlikte gözümde devleşiverdi, yabancı hissettim.

“Noldu?” Eğilmişti biraz, yüzümü görmeye çalışıyordu. Saçlarım açık olduğu için perçemlerim iyice kapatmıştı yüzümü.

Mert’in bizi duymasını pek umursamadım. Odasına girmek gibi bir niyetim yoktu.

“Biliyor musun…” dedim ne diyeceğimi nasıl başlayacağımı da bilmiyordum. “Ben böyle karmakarışık şeylere gelemeyecek kadar yorgun hissediyorum. Sen dengesizsin Saffet. Bana gelince istediğin kadar sınır çizme hakkın var. Ama ben sana asla bunu yapmıyorum!”

Kaşlarını çatmış dinliyordu.

“Dediğin şeylerle yaptıkların birbirini tutmuyor. Bana o çikolatayı verecek kadar niyetini açık edip sonra iş konuşmaya gelince sınır çiziyorsun. Adını koymak istemiyorsun. Tamam koyma. Ama bir daha sakın bana böyle jestler yapmaya da kalkma.”

Yüzünde korku mu desem… Üzüntü mü? Bi’ şeyler belirdi işte.

“Ben seni bekleyemeyecek kadar yaşlı ve yorgunum. Böyle şeylere enerjim de yok. Biraz mesafe koyalım. Sen de yoluna bak olur mu?” dedim.

Şaşkındı. Ne diyeceğini bilemiyor gibiydi.

“Çağla… Noldu?”

“İnsan enerjisinin ne zaman biteceğini kestiremiyor. Keşke bir uyarı sinyali falan olsaydı ama yok işte. Enerjim bitmiş.”

“Tamam. Enerjin bitmiş olabilir. Ama seni bu raddeye getirecek bir şey olmuş.”

Hâlâ bir şeyler olmuş diyordu. Anlatıyordum ya işte olan biteni!

“İyi akşamlar Saffet.” dedim sadece. Ağlamak istemiyordum. Döndüm arkamı usulca.

“Bi dakka bi dakka. Öyle gidemezsin.” dedi kolumdan tutuverdi. Döndürdü kendisine.

“Çağla tamam. Dediklerine hak da veririm saygı da duyarım ama şu haline bak nolduğunu bilmiyorum bile.”

“Bilmiyor musun?!”

“Biliyor muyum?” dedi o da alelacele. “Madem bu bir sorundu…” dedi ama sustu sonra.

“Çikolatalar durup dururken içine mi oturdu yani? Dün hiçbir şeyin yoktu. Yaparken de yerken de gayet keyifliydin.”

“Neyse ne. Ben senin keyfini bekleyemem. Neyi beklediğimi bile bilmiyorum. Bir umut yaşamak falan istemiyorum. Sana güvenmek için elimde hiçbir sebep yok. Sadece duygularıma göre de hareket etmekten, bi öyle bi böyle hissetmekten yoruldum.”

“Hala anlamıyorum. Dediklerini anlıyorum ama ne olduğunu anlamıyorum.”

“Bunu da anlamayıver. Zaten işine geleni yapıp gelmeyeni yapmıyorsun.” dedim. Oh be! Rahatlamıştım. Tam arkamı dönmüştüm ki güldü bi anda. Bugün yeterince dengesiz tavır kaldırmıştım.

Bir anda sinir beynime hücum etti. “NE! Neye gülüyorsun?”

Saffet basbayağı şaşkındı galiba o dakikalarda.

“Senin sinirlerin bozulmuş.”

“NEDEN ACABA?!” diye bağırdım, çemkirdim daha doğrusu.

Bir şey demedi. Baktı sadece. Çok güzel, daha da bağırmak istiyordum. İçimi dökmek istiyordum, kavga istiyordum. Sonu beni mahvedecekti. Saffet’in bana sesini yükseltmesini kaldırabilir miydim bilmiyordum bile. Ama bir şeyere ihtiyacım vardı. Ya bağırıp çağırmaya, ya ağlamaya, ya da…

Avcunu açıp elini uzattı birden.

Anlamadım afalladım bir anda.

“Bak. Avucumdaki düğmeyi görüyor musun?” dedi sakince. Ne olduğunu nasıl bir tavır takındığını çözmeye çalışıyordum. Sakin miydi yani?

Kaşlarımı çatıp baktım yüzüne manasızca. Ne düğmesi?

“Her şeyi dondurma düğmesi bu.” Eğildi, ellerini dizlerine yaslayıp yüzümün mesafesine getirdi yüzünü.

“Dengesiz Saffet’le konuşmak istemiyorsan, o düğmeye bastığında seni sadece dinleyecek bir arkadaşım gelecek. Onunla konuşmak ister misin?” Yüzüne baktım, gözlerine baktım. Gözleri o kadar yumuşak bakıyordu ki. Sesi de öyleydi.

Bağırıp çağırmadığına içimdeki kavga isteyen yanımı susturduğuna o kadar sevindim ki o anda. Kalbimin daha fazla kırılmasını istemediğimi fark ettim. Saffet’i karşıma değil yanıma almak istiyordum.

Dudaklarım büzüldü. Gözlerime yaşlar dolmuştu ama henüz damlamamıştı.

“Ya o arkadaşına da aşık olursam?” dedim boş vererek. Cümlem bitince gözlerimi kapattığım için gözyaşım da tam zamanında akıverdi. Film sahnesi gibi.

“Sorun olmaz. O da sadece aşık olduğu insanla konuşabiliyor zaten.” dedi gözyaşlarımı izlerken.

Avcunu açıp tekrar uzattı.

Gerçekten bir düğme varmış da basıyormuşum gibi işaret parmağımı avcunun ortasına koydum.

“Şimdi gel, o dengesiz Saffet’i de anlat bana. Canını kim sıktıysa onları da anlat tamam mı?”

Bir adım attım ona doğru. Bekliyordu sadece. Ürküp kaçacakmışım gibi, kıpırdamıyordu. Bir adım daha attım. Alnımı omzuna yasladım. Apartmanda duyduğum o parfüm kokusu işte buradaydı. Ve işte, sonunda kendimi tutmadan ağlıyordum. İşaret parmağım avucunda duruyordu. Diğer eliyle saçlarımı okşadı. Elinin değdiği yerlerde hayalet eller kalıyordu sanki. Başımın üstünde onlarca el dolaşmış, her biri hâlâ başımdaymış gibiydi.

Beli ağrımamış mıydı?

Burnum akacaktı. Başımı çekip yüzüne baktım.

Burnumu çektim. “Peçete lazım bana.” dedim.

“Kış çayı da lazım mı?”

“Olur.”

“Balkona geç istersen. Geliyorum ben hemen.”

“E peçete?”

“Bak o ara kapı banyo. Oradan alıver.” deyip gitti. Peçeteyi alıp kapısında önünde durdum yine.

Odasına girmeye inat eden tarafım saklanmıştı bir köşeye. Hatta o da gizli gizli uzatmış başını bakıyordu benimle. Kapıyı itip girdim.

Odası lacivertti.

Duvarlarda haritalar, not kağıtları, polaroid fotoğraflarda uzay resimleri vardı. Soldaki çalışma masasının yanında kocaman bir lambader vardı. Odaya loş sarı bir ışık veriyordu. Yatağının başında ledler vardı. Kenarda bir difüzör ışıklar saçarak buhar üflüyordu. Herhalde bu mis gibi lavanta kokusu oradan geliyordu. Yatağın üstünde hırka vardı. İnceleyecek o kadar çok şey vardı ki! Çalışma masasının üstünde dağınık kağıtlar, bir tane kupa, silgi tozları, kalemler, cetvel, bilimsel hesap makinesi vardı görebildiğim kadarıyla.

Kapı tıklandı.

“Geldim.” dedi Saffet elinde kupalarla.

Balkona çıktım. Tekli koltuk hemen dikkatimi çekti.

Daha önce kendi balkonumdan Saffet’i gülerken izlediğim halim geldi gözümün önüne.

Dizüstü bilgisayar sehpada duruyordu.

“Sen koltuğa geç.” dedi. Kendisi de balkonun ilerisindeki tabureyi getirip karşıma koydu. Bilgisayarı çat diye kapatıp içeriye uzanarak yatağının üstüne atıverdi. Sonra da karşıma oturdu. Sonra oturduğu gibi kalktı, yatağın üstünde duran az önce gördüğüm hırkayı omzuma örtüp tekrar oturdu yerine.

Yüzüme baktı sonra sadece. Gözlerim ellerimde oyalansa da en sonunda ben de kafamı kaldırıp ona baktım.

“Düğmeye bastığımı unutmayacağız değil mi? Anlattıktan sonra yine kızgın olabilir miyim sana?”

“Bana mı?”

“Yani… O dengesize işte.”

“İstediğin kadar.”

“Sen de benimle aynı fikirde misin peki?”

“Sana dengesiz davrandığı konusunda mı?”

“Hıhı.”

“Evet. Ama anlıyorum onu. Çünkü birini çok severken böyle ne yapacağını şaşırabiliyor insan. Sen bakma ona ablası.”

Güldüm, boşluğuma gelmişti. O da gülümsedi.

“Ben de dengesiz davranıyorum gerçi dimi?” dedim.

Utanmıştım ona bağırdığıma. Pişman da olmuştum.

Sorumu es geçti. “Şu adam mı canını sıktı bakıyım?”

Başımı salladım onaylayarak.

“Benden hoşlanmışmış. Yok ama fazla naz yapmayacakmışım da aşık usandırırmış.” dedim geçen söylediklerinden başlayarak.

Sinirli bir nefes verdi Saffet.

Devam etmemi bekliyordu.

“Bugün geldi odama.” dedim ama cümleye başlayınca gözlerim tekrar doldu.

“Kapıyı kapattı. Tedirgin oldum. Belli etmemeye çalıştım. Açmasını söyledim işte…” derken sesim artık sonlara doğru iyice incelmiş ve bir hıçkırık kopuvermişti.

Saffet’in elleri görüş açımdaydı. Parmaklarını iç içe geçirmiş sıkıyordu. Parmak boğumları bile beyazlamıştı.

Burnumu çektim. “Açtı neyse sonra. Tepki versem, bağırsam çağırsam beni yıprattığı için işine gelecek. Ama sakinliğimi korumam da ilginç geliyor ona ne zaman patlayacağımı görmek istiyor çünkü biliyorum.”

Gözlerimin içine bakıyordu Saffet.

“E bunu niye o gün anlatmadın be güzelim?” dedi sitemli bir sesle. Güzelim demesine mi şaşırayım, sorusuna mı cevap vereyim? “Bilmiyorum, aklıma gelmedi. Yani kafama takmamaya çalışıyorum. Baş edebilirim sandım ama yıpranmışım.”

“Niye gelmiş peki odana?”

“Bilmiyorum. Ne konuştuk hatırlamıyorum bile. Gitti kendi kendine bardakları alıp kahve doldurdu. Ben de gittim önünde durdum. Bi anda bardağı önünden alıp duvara çarptım.”

Şaşırdı dediğimle. O herifin tepkisini izlemekten daha eğlenceli bir şey varsa o da Saffet’in şu gurur dolu bakışlarıyla gülmesini izlemekti.

“İyi yapmışsın. Naptı peki?”

“Şaşırdı. Deli olduğuma kanaat etti. Sonra giderken çikolataları göremedim hepsini yedin mi diye sordu.”

“Sen ne dedin?”

“Erkek arkadaşım onları eritip tekrar yaptı. Tatları çok güzeldi dedim. Yedik dedim.”

Güldü Saffet keyifle. Erkek arkadaşım lafını duymak keyiflendirmişti onu. O da bunu beklemiyordu ama bence. Şaşkındı biraz da sanki.

“Ben bi geleyim de tanışalım onunla. Bir de bana anlatsın aşkını.” dedi eğlenir bir halde.

“O da öyle dedi zaten. Gelsin de tanışalım dedi.”

Sehpadaki kupaya uzandım. Kış çayımdan bir yudum aldım.

“Çağla. Bak bana.” dedi Saffet.

Baktım yüzüne merakla.

“Adamı kudurtmuşsun. Ve sen de o da biliyorsunuz bunu. Zaten baş etmişsin o kuduz köpekle. Daha edersin de. Ama o durmaz seni yıpratır. O yüzden bundan sonrasını bana bırak olur mu?”

“Olur.” dedim uslu uslu. Hiç uğraşacak halim yoktu zaten. O nasıl hallederse halletsin. Oh be rahatlamıştım resmen.

“Saffet?”

“Efendim?”

“Sen burda kalsan. O dengesiz arkadaşı hiç çağırmasan olur mu?” dedim. Sevdiğini kabul eden, bana güzelim diyen bu girişken Saffet’i çok sevmiştim. O çekimser halini istemiyordum. Ona kızmak da istemiyordum.

“Zaten seni artık onun eline bırakamam.”

“Peki niye bunca zaman beni ona bıraktın? Sen neredeydin?” dedim. Sanki gerçekten o Saffet başka biriymiş gibi hissediyordum.

“Saklanıyordum galiba.”

“İyi halt ediyordun.” Güldü usul usul.

“Sınır çizme konusunda sen benden de ustasın bu arada.” dedi sonra.

“Ne ustalığımı gördün? Hep konuşan bendim. Sana bir adım atıyorum sen arkanı dönüyorsun.”

“Haklısın. Ama bu seni önemsediğimi düşünerek yaptığım bir şeydi.”

“Asıl şimdi, beni önemsiyorsun. Emin ol.” dedim. Kafasından kim bilir neler geçiyordu.

Saffet’i anlamak çok zordu.

“Hani dört tekerlekli bisikletimizi bir türlü bırakamazdık ama iki tekerlikli sürmeye hep bir özlem ve merak duyardık ya.” dedi sonra.

“Hıhı.”

“Hem korku, hem heyecan karışık bir şey işte. Ya bir şeyleri doğru yapamaz ve seni kaybedersem diye korktum en çok.”

“Beni şimdiye kadarki halinle kaybetmemişsin. Daha neyi test ediyorsun?” dedim.

Gözlerime baktı, ta içine. “Doğru.” dedi sadece. Büyülenmiş gibiydi Saffet bu gece. Sanki gerçekten yerine başkası gelmişti.

Gözlerimi kaçırdım.

“Çayını içsene.” dedim ne diyeceğimi bilemedim.

Sessizce oturduk bir süre. Bir şeyler diyerek bu anı bozmak istemedim. Acaba zorlamış mı olmuştum onu? Bir şeylerin adını koymuş muyduk şimdi? Üff ne sıkıcı sorular. Ne sıkıcı şeyler. Biz böyle bu anda kalıp kış çaylarımızı içmeye devam etsek olmaz mıydı sadece?

“Uykum geldi. Gideyim ben artık.” dedim çayım bitince.

“İçine papatya da koymuştum.” dedi kupayı işaret ederek.

“Yaaa. Çıldırdı bu, anca papatya mı paklar dedin?”

“Öyle dedim valla.”

Güldüm itirafına. Kalktım, odasında çok oyalanmadan koridora çıktım. Hırkayı bilerek bırakmamıştım. Unutmuş gibi yapacaktım.

“Mert’e de iyi geceler dediğimi söylersin. Bi sürü gürültü yaptım onu da rahatsız etmişimdir.”

“Yok abim film izliyordu kulaklıkla. Uyuyakalmıştır kesin.”

“Ha. Tamam o zaman.” dedim rahatlayarak. Canım Mert, demek kulaklık takmıştı bir de.

Terlikleri geçirdim ayağıma.

“Hadi iyi geceler.” dedim.

“İyi geceler.” dedi o da.

Tam dönüp gidiyordum ki bileğimden tutup kendine çekti. Kolları kollarımın etrafını sarıp başımı göğsüne yasladı. Şaşırdım bu ani sarılmaya.

“Hırka sende kalsın getirme geri.” dedi. Fark etmişti demek.

Ellerim gevşekçe tişörtünün eteklerine tutundu. Saffet de çok uzun durmadı zaten öyle. Geri çekildi. Arkamı dönüp çıktım merdivenleri bacaklarım titreye titreye. Terlikler şıpıdık şıpıdık sesler çıkarıyodu.

Ben gözden kaybolunca kapının kapanma sesi gelir sanıyordum ama gelmemişti daha. Kapıyı açıp girene kadar da duymadım bir ses.

Kulağımı kapıya dayadım. Ama sessizce kapattıysa duymam mümkün değildi pek.

Şaşkın şaşkın odama gittim.

Babaannemin hırkasıyla Saffet’inkine aynı anda sarılarak attım kendimi yatağa. Gece üçe alarm kurdum. Kalkıp halletmem gereken şeyler vardı. Ama şimdi zihnim Saffet’le doluydu. Her yerde onun kokusunu duyup onun görüntüsünü görüyordum. Sırıtmaktan kendimi alamıyordum. Hem ona yakın olmak istiyordum hem de uzaklaşmak. Onunlayken, hele ki bana sarıldığında kalp atışlarım beni yormuştu.

Sarılması o kadar beklenmedik ve güzeldi ki. O anı tekrar tekrar oynattım kafamda.

Uykuya yenik düşmeseydim öyle saatlerce düşünebilirdim aynı sahneleri.