İçeriğe geç

Bölüm 9: Durabileceğin Yerde

Kazı Alanı — Lofoten

Elias

Gece olduğunda eve dönmüştüm, ama bedenimin eve dönmesi bir şeyi değiştirmemişti. Aklım hâlâ kazı alanındaydı. Yatağa uzandığımda tavana değil, spiralin merkezindeki o küçük karanlık boşluğa bakıyormuşum gibi hissediyordum. Gözlerimi her kapattığımda aynı görüntü geliyordu. Taşın yüzeyindeki oyuk, projektör ışığının birkaç santimetre ilerleyip sonra yutulduğu o karanlık. 

Astrid’in çok alçak sesle söylediği o cümle. “Altı boş.” Sanki o iki kelime, bütün gün duyduğum her şeyden daha ağırdı. Odam sessizdi, dışarıda rüzgâr pencerenin kenarlarına ince bir ses bırakıyordu. Evdeki kalorifer düzenli çalışıyordu. Yorganın altı sıcaktı, yalnızdı ama sıcaktı. Ben yine de üşüyordum, çünkü soğuk bazen havadan gelmez. Bazen insana içinden gelir ve yükselir. Ve o gece içimdeki soğuk, Lofoten’in dışarıdaki gecesinden daha keskindi. 

Sağa döndüm, sola döndüm, gözlerimi kapadım, açtım. Tavana baktım, sonra tekrar kapadım. Olmadı, uyku gelmiyordu. Uyuyamayacağımı da biliyordum. Uyuyamamak sadece zihinsel değildi. Vücudum da buna karşı çıkıyordu. Kaslarım gevşemiyor, nefesim tam derinleşemiyordu. Sanki bir şey beni uyanık tutuyordu.

Çünkü bugün ilk kez o taşın gerçekten bir şey sakladığından emindim. Gündüz bunu düşünmek başka bir şeydi, gece düşünmek başka. Gece olduğunda insanın zihni kelimeleri daha az kullanıyor. İçgüdüler daha fazla konuşuyor. Benim içimde konuşan şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama sesini duyuyordum. Sessiz bir çağrı gibi değildi bu, daha çok eksik kalmış bir cümlenin huzursuzluğu gibi. Sanki bir şey yarım bırakılmıştı ve bedenim o yarımı tamamlamadan duramayacağını biliyordu. Ve insan eksik bir cümleyi görmezden gelemez. Hele ki o cümlenin içinde kendisi varsa.

Sonunda kalktım ve yatağın kenarına oturup birkaç saniye öylece durdum. Ayaklarımı yere bastığımda parke soğuktu. O soğuk iyi geldi. Düşünmeyi netleştirdi. Bir süre kendi kendime düşündüğüm şeyin aptallık olduğunu söyledim. Gece yarısı, tek başıma, kapatılmış olması gereken bir kazı alanına gitmek mantıklı değildi. Profesyonel değildi. Güvenli? Hiç değildi. Ama bütün bunların hiçbiri kendimi ikna etmek için yeterince güçlü gelmedi. Aklımda tek bir şey vardı: taşın altındaki boşluk. 

O yüzden kalktım ve sadece boxerlı olduğumu farkettim. Hemen kalın kazak, bere, eldiven ve montumu giydim. Anahtarları masadan alıp evden çıkarken kapıyı mümkün olduğunca sessiz kapattım. Sanki biri beni durduracakmış gibi davranıyordum ama bu evde benden başka kimse yoktu. İnsan bazen kendi kararlarından bile gizlenmeye çalışıyor. Ben ne zaman böyle birine dönüşmüştüm… Kapıyı kapatırken bir an durdum. Geri dönmek için hâlâ zaman vardı. Ama o düşünce bir saniyeden uzun sürmedi. Karar verilmişti.

Dışarı çıktığımda gece yüzüme tokat gibi çarptı. Hava buz gibiydi, nefesim hemen beyaz bir buhara dönüştü. Gökyüzü tamamen karanlık değildi; burada karanlık hiçbir zaman tam siyah olmaz. Denizden, bulutlardan ve uzaktaki karın üstünden gelen o soluk gri yansıma her şeyi silik bir hayalet gibi görünür kılardı. 

Buddy’i çalıştırırken direksiyonun soğuğu eldivenimin içinden bile hissediliyordu. Direksiyonu tutuşum sıkıydı. Bunun mantıklı olmadığını biliyordum fakat yine de gidiyordum. Küçük aracın motoru ince bir uğultuyla çalıştı. Bir doksanlık boyum vardı ve bacak boyumun uzunluğu da devreye girince bu araç kesinlikle benim gibiler için tasarlanmamıştı. Şu an başka şansım yoktu. Soğukta yürümek asla işime gelmiyordu. Direksiyonu çevirirken bir an Astrid’i düşündüm. Sabah arabanın anahtarını bana uzatırken söylediği şeyi.

“Bunu sana bırakıyorum.”

Başta şaka yaptığını sanmıştım. Ama değildi. Arabayı gerçekten bana bırakmıştı.

“Bir daha bayılırsan seni sırtımda taşıyamam.”

O an söylediği şeyin yarısı alaydı ama yarısı değildi. Şimdi gecenin ortasında Buddy ile dar Lofoten yolunda ilerlerken bunu düşündüm. İçimde kısa, küçük bir sıcaklık oluştu, garipti. Çünkü günün geri kalanında hissettiğim tek şey gerginlikti. Ama Astrid’in şeffaf ve sevimli hallerini düşünmek… o gerginliğin kenarını biraz yumuşatıyordu.

Motorun cılız sesi gece sessizliğinde fazla ince kaldı. Yol boyunca sadece projektör direklerinin çok uzaktan seçilen hayaletimsi siluetlerini düşündüm. Bir de bugün o boşluğun içine düşen ışığı. Belki de hiçbir şey yoktu. Belki gerçekten yalnızca taşın altında kalmış küçük bir hava boşluğuydu. Belki Astrid haklıydı ve bütün bunların yarısı jeolojik bir rastlantıydı. 

Rastlantı… Ama insan bir şeye yalnızca aklıyla inanmaz, bedeni de inanır. Ve benim bedenim bugün o taşın altında bir oda, bir yapı, bir sır olduğunu çoktan kabul etmişti. Eğer bu bir rastlantıysa, neden hâlâ bu kadar gerçek hissediyordum?

Kazı alanına giden patikaya vardığımda aracı biraz uzakta bıraktım. Kazı alanında hala çalışan birileri varsa, onlara geldiğimi belli etmek niyetinde değildim. İçeri adım attığım anda bunu hissettim. Gündüzle aynı yer değildi burası. Gece sahayı aydınlatan gündüz projektörlerinin çoğu kapalıydı. Sadece güvenlik için bırakılmış birkaç sabit lamba vardı. O zayıf ışık karın ve buzun üstünde sert ama dar lekeler bırakıyordu. Bariyerin kenarından geçerken istemsizce durdum. Gündüz burada mutlaka bir gece nöbetçisi olması gerektiğini konuşmuşlardı. 

Başımı sağa sola çevirdim. Kimse yoktu.

“Bu saatte nöbetçi yok mu?” diye mırıldandım kendi kendime.

Rüzgâr bariyerlerin metal şeritlerini salladı, ince bir ses çıktı. Ama başka bir hareket yoktu. Alan boş görünüyordu. Bir an geri dönmeyi düşündüm, sonra omuz silktim.

“Harika bir güvenlik planlaması,” dedim alçak sesle ve içeri girdim.

Ayaklarımın altında donmuş zeminin sertliğini duydum. Her adımım fazla belirgin geliyordu. Sanki gece her sesi büyütüyordu. Spirale doğru yürürken istemsizce daha yavaşladım. Gündüz aynı yere onlarca kişiyle birlikte gelmekle, gece tek başına gelmek aynı şey değildi. Gündüz taş bir keşif nesnesi gibi görünüyordu, geceyse başka bir şey oluyordu. Daha kapalı, daha bilinçli… Sanki üstündeki bütün çizgiler karanlıkta geri çekiliyor ve yalnızca merkez kalıyordu.

Her adımda içimdeki o his güçleniyordu. Yaklaştıkça… o da beni fark ediyordu. Merkezdeki küçük boşluk, zayıf güvenlik lambasının altında siyah bir nokta gibi duruyordu. Daha da yaklaştım, dizlerimin üzerine çöktüm. Soğuk hemen pantolonumun içinden geçti. Keşke içlik giyseydim diye düşünmeden edemedim. Bir süre hiçbir şey yapmadan sadece baktım. İnsan bazen ilk cümleyi kurmadan önce karşısındaki şeyin onu dinleyip dinlemediğini anlamaya çalışıyor. Ama şuan yapacağım şeyin, bildiğim savunduğum her şeye aykırı olduğunu bilerek yine de devam ettim. 

“Ben geldim,” diye seslendim. Boşluğa.

Sesim gece havasında tuhaf duyuldu. 

Bir cevap bekledim. Saçma olduğunu bilerek.

“Ne olduğunu bilmiyorum, ama sen de biliyorsun ki bu iş burada bitmedi.”

Rüzgâr da, taş da cevap vermedi.

“Beni çağıran neyse, ya da kimsen… yanlış kişiyi seçtin.”

Bunu söylerken bile doğru olmadığını biliyordum. Bu cümle dudaklarımdan çıktığı anda ayaklarımın altındaki zemin titredi. Çok hafif, önce rüzgâr sandım. Ama bir şey farklıydı. Ayaklarımın altındaki toprağı, buzulu hissediyor gibiydim.

Sonra ikinci titreşim geldi. Bu kez daha netti.

“Ne—” Cümlemi tamamlayamadım. Spiralin merkezindeki küçük oyuk çatladı. Taşın kenarından ince bir kırılma sesi geldi. Titreşim başladığında geri çekilmek için bir anım vardı. Ama kıpırdamadım. Sonra zemin aniden çöktü, altımdaki taş tabakası içeri doğru kaydı. Dizlerimin altındaki zemin boşluğa düştü. Hava bir an kesildi. Sonra her şey aşağı doğru kaydı. Ben de… 

“S**tir—”. Tutunacak hiçbir şey bulamadım. Taş, toz ve kırılmış buz parçalarıyla birlikte aşağı doğru sürüklendim. Kısa bir düşüş, ama kontrolsüz. Omzum sert bir çıkıntıya çarptı. Başımda zemine ayaklarım değdiği anda, zemine düşen bedenimle birlikte sert bir yere vurdu. Gözlerimin önünde ışık parlaması oldu ve sonra karanlık. O an aklıma gelen tek şey; 

“Bir daha bayılırsan seni sırtımda taşıyamam.” diyen Astrid’ti. Ve ironik olan, taşımayacak olmasıydı. Çünkü yanımda yoktu… Bu düşünce gereğinden fazla netti.

☽ ☀ ☾

Tam o sırada tuvaletten çıkıp, kazı alanının kenarında dolaşarak soğuğa alışmaya çalışan gece nöbetçisi başını kaldırdı. Ağzından çıkan nefes buharının arasında, bariyerlerin yanında kısa bir hareket görmüştü. Bir gölge…

Birinin içeri girdiğini düşündü. “Hey!” ama sesi soğuktan çıkmamıştı. Nöbetçi birkaç adım ilerledi. Gölgenin olduğu yere tekrar baktı, ama gölge artık yoktu. Kaşlarını çattı. “Lanet soğuk, zihnimle oynuyor.” diye düşündü. Yine de biraz daha ilerledi. Zemine baktı ve dondu… Spiralin merkezinde daha önce görmediği ve olmaması gereken yeni açılmış karanlık bir boşluk vardı. İçinde bir şey yoktu. İçgüdüsü geri çekilmesini söylüyordu. Bu daha kötüydü. 

Nöbetçi birkaç saniye donakaldı. Sonra cebinden telefonu çıkardı. Elleri titreyerek, bir numara tuşladı. Telefon çalarken gözlerini o karanlık deliğe dikmişti.

“Astrid?” Sesi gergindi. “Ben kazı alanından, güvenlik görevlisi Magnus.” 

Kısa bir duraksama oldu. 

“Az önce burada birini gördüğümü sandım. Devriye gezerken farkettim ki, alandaki oyuk genişlemiş…” Başını tekrar çukura çevirdi. “Sanırım… içine düştü.”