Heliorum Kütüphanesi
Silea
Heliorum'un gizli arşivinde hava değişmişti. Az önce söylenen sözler hâlâ taş duvarların arasında dolaşıyor gibiydi; sanki mekânın kendisi bile o cümlelerin ağırlığını taşıyordu. Tavandan süzülen ışık damarları rafların arasından geçiyor, ince çizgiler hâlinde zemine doğru akıyordu. Bu akışı yalnızca görmüyor, göğsümün ortasında taşın durduğu yerde de hissediyordum. Ama bu kez dikkatimi çeken şey taş değildi.
Bu daha kötüydü. Taş hâlâ elimdeydi. Parmaklarımın arasında karanlık ve ışığı yutan nesnenin tanıdık ağırlığını hissediyordum. Ama bakışlarım istemeden arşivin karşı duvarına kaymıştı. Birkaç dakika önce yalnızca eski taş bloklardan oluşan sıradan bir yüzey gibi görünen o duvar... artık öyle görünmüyordu. Zamanın ve konseyin gerisinde saklanan yalanlar, mermer blokların arasından sızan kadim bir frekansla yırtılıyordu.
Duvar... duvar artık cansız değildi.
Işık damarlarının ince akışı yüzeyinden geçiyor, taş blokların arasındaki çizgilerde görünmeyen bir nefes dolaşıyormuş gibi titreşiyordu. Bu hissi açıklayamıyordum ama içimden tuhaf bir çekim yükseliyordu. Sanki o duvar yalnızca orada durmuyordu. Bekliyordu. Beni. Kütüphanenin uyanan bilinci de, parmaklarımın arasındaki bu nesneyle sanki hırslı bir ortaklık bağı varmış gibiydi.
Bir an için saçma bir düşünce aklımdan geçti. Eğer birkaç adım daha yaklaşsam o yüzey açılacak ve beni içine alacakmış gibi hissettim. Bu düşünce mantıksızdı ama bedenim buna inanmıştı. Çünkü aynı anda başka bir duygu daha vardı içimde. Eğer o yüzeye dokunursam... geri dönemeyebilirmişim gibi hissediyordum.
Başımı hafifçe salladım. Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım ve dikkatimi yeniden Lysara'ya çevirdim. Birkaç adım önümde duruyordu. Yüzünde korku ya da pişmanlıktan eser yoktu. Yalnızca sakin, ağır bir ifade vardı; sanki söylediği şeyler bir tartışmanın parçası değil de çok eski bir gerçeğin yeniden hatırlatılmasıymış gibi. Aurelys'in asil zannettiğim hiyerarşisinde, karşımda bir koruyucu olmaktan ziyade, gizlenen geçmişin enkazında dikilen katı bir Ael gibiydi.
"Bunu söyleyip susabileceğini mi sanıyorsun?" dedim. Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı. Bu loş odanın tavanında kelimelerim keskin bir darbe gibi yankılandı.
Lysara başını hafifçe eğdi. Gözleri kısa bir an için göğsüme kaydı; taşın bulunduğu noktaya. Sonra tekrar yüzüme döndü.
"Sana söylenmesi gerekenden fazlasını söyledim," dedi. Sesi sert değildi ama tartışmaya açık da değildi. "Çünkü seni ben büyüttüm." diye devam etti ve bir an durdu. Bakışları yüzümde gözlerime sabitlendi. "Işıklar aşkına Silea... Seni bu salonların koruyucusu olarak yetiştirirken, zihninin bu yasaklı odadakilere sızacağını hiç hesaba katmamıştım."
"Ama her gerçeğin bir sınırı vardır, Silea." Heliorum'un taş duvarları bu sözleri sessizce geri verdi. "Ve sen o sınıra çok yaklaştın."
Bir adım öne çıktım. "Hayır," dedim. "Sen sadece... yarım yamalak bir şeyler söyledin." Arkamda Lioren'in varlığını hissediyordum ama ona bakmadım. Gözlerimi Lysara'dan ayıramıyordum. "Beni konseyin o katı dogmalarıyla yatıştırabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun Lysara. Gerçeklerin, senin çizdiğin sınırlara sığmayacak kadar büyük olduğunu hissediyorum."
"Varoluşum bir hata mı?" dedim tekrar. Bu kez sesim daha alçaktı. Kelimeler boğazımdan hırıltılı bir itiraf gibi döküldü.
Cevap vermek zorundaydı.
Lysara'nın yüzünde çok kısa bir ifade değişimi oldu. Belki yalnızca ışığın bir oyunuydu ama gördüğümü biliyordum. O her şeyin hakimiyeti duruşu, ilk kez bu kadar donuklaşmıştı.
"Bu senin gerçeğin," dedi.
"Hayır." Başımı salladım. "Bu yalnızca bir kaçış." Bir süre kimse konuşmadı. Alt arşivin o sağır akustiği, sessizliği aramıza ışıktan mahrum bir perde gibi serdi.
Sonra Lysara başını kaldırdı ve tavandaki ışık damarlarına baktı.
İlk bakışta bu hareket önemsiz gibi görünüyordu ama bir şeyin değiştiğini hemen fark ettim. Işık damarları az önceki gibi akmıyordu. Daha hızlı değillerdi ama yönleri değişmişti. Akış yukarı yöneliyordu, merdivenlere doğru. Doğal değildi. Kütüphanenin tüm dengesiz olan hareketleri bir anda tersine dönmüş gibiydi.
"Ne yapıyorsun?" dedim. İçimdeki o tekinsiz çekilme dalgası ensemde yeniden peydah olmuştu.
Lysara'nın bakışları tekrar bana döndü. "Hiçbir şey."
Ancak bu doğru değildi. Işık damarlarının titreşimi artmıştı. İnce ışık çizgileri arşivin tavanında birleşiyor, rafların arasından geçerek yukarı doğru akıyordu. Sanki şehrin katmanları tek tek çözülüyor, tüm enerji kütüphanenin kalbine doğru pompalanıyordu.
Tam o anda Lysara hareket etti.
Merdivenlere yöneldiğinde adımlarının sesi neredeyse duyulmuyordu. Sanki taş zemine basmıyordu. Daha çok ışığın içinden geçiyormuş gibi görünüyordu. Bir an için bedeninin ışık damarlarının arasına karıştığını gördüm.
"Lysara!" diye seslendim. Fakat sesim o yüksek mermer kavislerin arasında kaybolup gitti.
Durmadı ve dönmedi.
Merdivenlere doğru peşinden koştum. Spiral merdivenler Heliorum'un üst katlarına doğru yükselirken; dar, uzun ve ışıkla kesilmiş bir yol gibiydi. Lysara birkaç adım önümdeydi ama aramızdaki mesafe kapanmıyordu. Hızlanmadığına emindim. Ama buna rağmen ben yaklaşamıyordum. Mesafe sürekli korunuyordu. Birşey tarafından. Sanki Aurelys'in tüm geometrisi, aramızdaki o birkaç adımlık boşluğu sabit tutmak için eğilip bükülüyordu. Yada Lysara akışı yönlendiriyordu.
Merdivenleri hızla tırmanırken göğsümdeki taş daha güçlü titremeye başladı. Bu titreşim kalp atışı gibi değildi. Daha çok görünmeyen bir akışın beni bir yere çekmesi gibi hissediliyordu. Damarlarımdaki o yabancı sızı, bu yükselen basamaklarda adeta hırslı bir nehir gibi akıyordu.
"Dur!" diye bağırdım.
Lysara yine durmadı. Onu kaybediyordum ve kaybettim. Bir kere daha Ael olduğuna inanmama sebep olmuştu. Onlara özgü ışık hüzmesi hareketiyle kaybolmuştu.
Merdivenlerin sonuna ulaştığımda önümde Heliorum'un geniş balkonuna açılan kemerli kapı vardı. Kapıdan dışarı adım attığım anda Aurelys'in akşam ışığı yüzüme çarptı. Bu dünyada gece hiçbir zaman ışığın sönmesiyle gelmezdi. Işık yalnızca yumuşardı. Gökyüzü gündüzün parlak beyazından daha soluk bir tona dönmüş, şehirdeki saydam taş yapılar bu yumuşak ışığı sessizce geri yansıtmaya başlamıştı.
Aurelys aşağıda uzanıyordu.
Kuleler hâlâ parlıyordu ama artık keskin bir parlaklık değil, daha sakin bir ışıltı vardı üzerlerinde. Işık damarları şehrin içinden geçiyor, sokakların ve yapıların arasından akarak uzak kulelere doğru ilerliyordu. Ama bir şeyler farklıydı. Bunu hemen fark ettim. Şehrin kusursuz simetrisi sanki kendi ekseninden kaymıştı.
Işık damarları her zamanki gibi şehir boyunca akmıyor, bazıları yön değiştiriyordu. İnce ışık çizgileri ise şehrin farklı noktalarından yükseliyor ve Heliorum'a doğru birleşiyordu.
Sanki Aurelys'in tamamı... Heliorum'a doğru çekiliyor... şehir nefes alıyordu.
Birkaç adım daha ileri gittim. Balkonun taş korkuluğuna yaklaştım. Gözlerim Lysara'yı arıyordu ama ortada yoktu. Kütüphanenin uyanan ışık hatlarının arasında adeta eriyip gitmişti.
"Lysara!" diye haykırdım. Yanıt gelmedi.
Tam o anda arkamda hızlı adımlar duydum. Lioren merdivenlerden çıkmıştı. Yanıma ulaştığında nefesi hafifçe hızlanmıştı ama yüzündeki ifade hâlâ sakindi. Gümüş gözlerinin tanıdık, korumacı sıcaklığı, balkona süzülen bu akşam ışığında üzerime doğru dalgalandı.
Tekrar ileri atılmak üzereydim ki kolumdan tuttu. Parmakları sıkıca tenime kenetlendi; çıplak bir bırakmama arzusuyla beni engellemeye çalışıyordu.
"Bırak," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
"Hayır."
Ona döndüm. İçimdeki öfke hâlâ dinmemişti. "Onu kaybediyorum Lioren!" diye bağırdım, gözlerimin içine çöken o çaresizlikle. "Lysara tüm sorularımı bu ışık hatlarının arasına gömüp kaçtı!"
"Zaten kaybettin," dedi. Kolumu bırakmadı. Beni kendine doğru biraz daha çekti; aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, omuzlarındaki o gergin, endişeli hareketliliği en ince ayrıntısına kadar seçebiliyordum. "Dur," dedi. "Bu şekilde bir şey elde edemeyiz. Konseyin en katı kuralları onun arkasında dururken, bu balkondan aşağıya atlamak hiçbir şeyi çözmeyecek Silea."
Birkaç saniye ona baktım. Gözlerindeki endişeyi kontrol edebilmek için nasıl hırsla soluduğunu bu yakınlıkta ilk kez bu kadar net görüyordum.
"Eğer o gerçekten bir Ael ise," dedi, sesini bu uyanan kütüphanenin fısıltısından saklar gibi alçaltarak. "...onu zorlayamayız." Sessiz kaldım. "İstemediği sürece ondan hiçbir şey alamayız. Albens düz mantığı, bir Ael'in iradesini çözecek güce sahip değiliz."
Yavaşça kolumu geri çektim. Gözlerim tekrar şehre döndü. Aurelys'in ışık damarları hâlâ Heliorum'a doğru akıyordu.
"Varoluşumun bir hata olduğunu söyledi," dedim. Sesim neredeyse bir fısıltıydı. Lioren cevap vermedi. Fakat elini tamamen çekmedi, parmak uçları hafifçe elime değdi; bu dokunuş zihnimdeki uğultuların daha da artmasına sebep oldu.
Uğultuların arasında istemsizce gözlerimi kapadım. Görüntü... kendi kendine zihnime akmaya başladı. Bir çember ve ışıksız koyu bir zemin. Tanıdık bir ışık yoksunluğu. Çemberin ortasında bir boşluk ve o boşluğun başında duran biri. Bana benzeyen, aynı olmayan biri. Gözleri neredeyse aynı ışıktan mahrum kalmış ama tüm kuralları yıkacak kadar kararlı bakan o yabancı, yoğun hatlı adam tam karşımda dikiliyordu. Yine o...
Gözlerimi açtım ve açtığım anda parmak boğumlarımın acısı ile karşılaştım. O anda elimde taşı ne kadar sıkı tuttuğumu fark ettim. Parmaklarım neredeyse bütünleşmiş, taş avucumun içine gömülmüş gibiydi. Yalnızca elimde durmuyor, derimin altına işliyordu. İçimde yükselen öfke, korku ve kararlılık küçük nesnenin içinde yankılanıyormuş gibi hissediyordum.
Sonra bakışlarımı Lioren'e çevirdim. Az önce yaşadığım o kısa gelgiti fark etmemişti.
"Benim sorularım yanlış değil," dedim, sesimdeki o yeni, boyun eğmez kararlılıkla.
Lioren başını hafifçe eğdi. "Haklısın," dedi. Sonra ekledi: "Bence sadece cevapları yanlış yerde arıyorsun."
Bir süre konuşmadım. Aşağıda Aurelys'in ışığı yumuşak bir akışla ilerliyordu.
"Lysara cevap vermeyecek değil mi?" dedim.
"Evet," dedi Lioren.
Göğsüme götürdüğüm elimin içindeki taşın titreşimi, yavaş yavaş sakinleşiyordu ama tamamen kaybolmuyordu.
"Eğer cevapları saklıyorsa..." dedim ve cümleyi tamamlamadım.
Oysa Lioren ne demek istediğimi anlamıştı. Başımı kaldırdım.
"O zaman onları başka yerde ararız. Madem Heliorum bize sahte bir harita veriyor, biz de konseyin çizdiği sınırların tamamen dışına çıkarız Lioren."
☽ ☀ ☾
Aurelys'in ışığı balkon taşlarının üzerinde yumuşak bir parıltı gibi yayılıyordu. Gündüzün keskin beyazı yerine, şehir daha sakin, daha derin soluk bir ışıkla nefes alıyordu. Uzakta görünen kuleler hâlâ parlıyordu ama bu parlaklık göz alıcı değil, neredeyse düşünceli bir ışıltıydı. Şehrin parıltılı silüetinde beliren sakinleşme, sanki başımızın üzerinde duran gökyüzünün de bizimle birlikte bir sırrı sakladığını fısıldıyordu.
Korkuluğa yaslandım. Göğsümdeki ağırlık henüz geçmemişti. Lioren birkaç saniye konuşmadı. Bakışları balkonun ötesinde dolaşıyordu ama aslında düşündüğünü hissedebiliyordum. O hiçbir zaman acele konuşmazdı. Her bir olasılığı zihninde parçalara ayıran o keskin analitik zekası, kütüphanenin uyanan bu yeni dalgalanması karşısında sürekli yoğun bir mesai harcıyordu. Sonunda başını bana çevirdi.
"Lysara'nın söylediği her şey doğru olmak zorunda değil," dedi. Gümüşi gözlerindeki o sakin, korumacı parlaklık, bu balkona süzülen gün sonu aydınlığında tamamen yüzüme odaklanmıştı.
Başımı salladım. "Bu sadece doğru olup olmamasıyla ilgili değil."
Elimde tuttuğum taşa baktım. "Ben artık kim olduğumu bilmiyorum, Lioren." Bu cümle dudaklarımdan çıkarken beklediğimden daha uçsuz geldi. Loş ve kapalı salonların ötesinde, kelimelerin duyulmadığı kütüphane duvarlarında yankılanan çıplak bir çaresizlikti bu. Rüzgâr hafifçe esiyordu. Aurelys'in ışık damarları uzakta yavaşça akıyordu.
Lioren bana baktı. Bu kez bakışlarını kaçırmadı. Aramızdaki o birkaç parmaklık mesafeyi tamamen siler gibi bana doğru bir adım daha attı.
"Belki de sorun bu değildir," dedi. Sesi o kadar yakındı ki nefesinin sıcaklığı tenimi hafifçe yalayıp geçti.
Kaşlarımı çattım. "Ne demek o?"
Lioren bir an düşündü. Parmakları çok hafifçe elime doğru kaydı, sarsılan dengemi toplamak ister gibi elini elimin hemen yanına sabitledi.
"Kim olduğunu bilmemen... kim olmadığını bilmediğin anlamına gelmez, Silea."
Kelimeler ağzımda düğümlendi. Lioren'in o sarsılmaz, gümüşi gövdesine hırsla sarılmak istedim. Her şeyi unutmak ve omzunda ağlamak istiyordum. Tek istediğim bu düşünceydi. Onun o rasyonel, korumacı dünyasında saklanmak, bu kadim mühürlerin ağırlığından bir anlığına da olsa sıyrılmak paha biçilemez bir sığınak olurdu. Fakat yine araya Lysara fikri yerleşti. Gerçek dışı olan Ael'in cellat gibi soğuk "Sapmasın" kelimesi zihnimde yeniden çınladı.
"Ve o bunu biliyor," dedim. "Ama söylemiyor."
Lioren birkaç adım yürüdü. Balkonun taş kemerlerinden birine yaslandı. Omuzlarının gergin, beni korumak için her ne kadar aksini istesede, her an konsey yasalarını çiğnemeye hazır tavrı daha da belirginleşmişti.
"Evet," dedi sonunda. "Ve söylemeyecek."
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Çünkü Lysara bir Ael." Bu kelime havada kısa bir süre asılı kaldı. Aurelys'in o en mühürlü hiyerarşisinin sözlerle gelen varlığı, balkona çöken sakinliği bir anda sarsmıştı.
"Ael'ler cevap vermez," diye devam etti Lioren. "Sadece konuşmak istediklerinde, istedikleri kadar konuşur, düzeni korurlar. Onların iradesi bu şehrin yasalarına tamamen kilitlenmiş durumdadır."
Sessiz kaldım ve öylece Aurelys'e baktık. Keşke diye geçirdim içimden. Keşke eskisi gibi Naraelis'te eğitim alan küçük bir albens kız olsaydım. Keşke öksüz değil de, ailem yanımda olsaydı. Keşke Lysara bana hep umutla ve şefkatle bakmaya devam etseydi. Oysa şimdi, o şefkatli bakışların yerinde sadece katı bir hükmün kör edici izleri vardı. Düşüncelerimin içinde yüzerken şehrin ışığı da yavaşça akıyordu.
"Peki o zaman ne yapacağız?" dedim. Sesimdeki kütüphaneci teslimiyeti tamamen silinmiş, yerini boyun eğmez yeni bir kararlılığa bırakmıştı.
Lioren gözlerini şehirden çekmeden konuştu. "Kanıt arayacağız."
Bu kelime içimde bir şeyleri harekete geçirdi. "Kanıt?"
Başını salladı. Yüzünü tamamen bana dönüp gözlerimin içine kilitlendi. "Heliorum'da hiçbir bilgi gerçekten kaybolmaz. Her şey bir yerde kayıtlıdır. Sonradan geri alınsa, büyük tasfiyelerle tarihten silinse bile izi mutlaka kalır. Bu kütüphanenin uyanan bilinci o izleri bize açacaktır."
Dudaklarımı sıktım. "Arşivdeki kitaplardan bahsediyorsun."
"Evet."
Başımı hafifçe iki yana salladım. "Ama onları okuyamıyoruz. Ayrıca o harfleri uyandırdığım an kütüphanenin damarları hırsla yön değiştiriyor."
Lioren bana döndü. "Şu an elimizde daha güçlü bir veri yok." Bir adım daha yaklaştı. Elini tamamen elime kenetledi; parmaklarının sayfa çevirmekten nasır tutmuş katılığı, inatçı kararlılığı içimdeki o fırtınayı bir anda dindirdi. "Ve ne Lysara, ne de diğer Aeller bize başka bir şey vermeyecek." dedi.
Haklıydı. Bunu ikimiz de biliyorduk.
"Kadim dili çözmek zorundayız," dedi.
Avucumdaki taşın kenarını parmağımla yokladım. "Ya çözemezsek?"
Lioren hafifçe omuz silkti. Dudaklarının kenarında beliren o ince, suç ortağı kıvrılmayla yüzüme baktı. "O zaman tekrar tekrar denerken öğreniriz, kütüphanenin yasaklarını her defasında daha hırsla delerek."
Bu cümle beklediğimden daha sakin geldi. Bir süre düşündüm. Heliorum'un derinlikleri... o eski raflar... okunamayan sayfalar. İstemiyordum. Buna rağmen başka bir yol da görünmüyordu.
Derin bir nefes aldım. "Peki," dedim sonunda.
Lioren başını eğdi. "Arşive iniyoruz."
Balkondan ayrıldık. Heliorum'un spiral merdivenlerine doğru yürürken içimde tuhaf bir his vardı. Sanki attığımız her adım bizi yalnızca cevaplara değil, çok daha eski bir şeye yaklaştırıyordu.
Belki de Lysara'nın sakladığı gerçeğe.
Belki de... kendime. O uzak evrende, o boğucu yeraltı odasında aynı saniyede merkez taşı arayan o yabancı adamla aramdaki o mühürlü bağa doğru yürüyorduk.
☽ ☀ ☾
Heliorum'un spiral merdivenlerinden aşağıya, o korunaklı alt katın tanıdık durağanlığına doğru yönelirken avucumdaki taşın sanki biraz daha ağırlaştığını hissettim. Bu sadece fiziksel bir kütle artışı olmaktan öte, adeta mermer zeminlerin altından yükselen düzensiz akışın parmak uçlarımı hırsla aşağıya çekmesi gibiydi. Sanki bizi aşağıda, o mühürlü duvarların ardında çoktan sabırla bekleyen bilinmez bir şey vardı.
Alt arşive geri indiğimizde Heliorum'un o sağır edici, mutlak sessizliği büyük bir ağırlıkla tekrar üzerimize çöktü. Birkaç dakika önce bu salonun ortasında, Ael kimliğini önümüze seren Lysara ile yaşadığımız o sarsıcı gerginliğin, o sökülüp atılan sahte hiyerarşinin görünmez izleri hâlâ havada kurşun gibi asılı duruyordu. Lioren, beni bu tehlikeli çemberin ortasında bir an bile yalnız bırakmak istemeyen, korumacı gerginliğiyle rafların arasında dolaşmaya başlamıştı bile. Omuzlarının düz çizgisi, sarsılan analitik dünyasını toplamak ister gibi gergindi; eski ciltlerin sırtlarını tek tek inceliyor, bazen kalın bir kitabı hırsla çekip birkaç sayfasını hızlıca çeviriyor, sonra aradığı izi bulamamanın verdiği o bastırılmış huzursuzlukla tekrar yerine bırakıyordu.
Bende Lioren'i izlerken rafların hemen önündeki o ağır taş sandalyelerden birine oturdum.
Taş hâlâ elimdeydi. Avucumun içinde sıcak olmaktan ziyade, bu kapalı odanın soğuk zeminine tamamen meydan okuyan tuhaf bir durağanlığa sahipti; fakat soğuk da sayılırdı. Sanki kendi gizli nabzı varmış gibi yavaş ve düzenli bir titreşim yayıyordu dalgalar hâlinde. Parmaklarımı biraz daha kapattım. Taşın pürüzlü kenarları avucumun içine sertçe bastı. Bu acı, beni kütüphanenin tekinsiz rezonansına karşı gerçek dünyada tutmayı amaç edinmişti.
Lioren, ciltlerin arasından süzülen soluk ışık gölgelerinin altından rafların arasından konuştu.
"Bu yazıların hepsi kadim dilde," dedi. Sesi mutlak akustiğin içinde pürüzsüz bir fısıltı gibi yayıldı. "Ama başka bir veri yok elimizde. Bir yerden başlamamız gerekiyor ve eğer gerçekleri bulacaksak, okunamaz parşömenlerin uyanmasını sağlamalıyız."
Başımı yavaşça kaldırdım. Bakışlarım onun o gümüş gözlerindeki derin endişeyle kesişti. "Onları okuyamıyorsun... ben de okuyamıyorum."
"Henüz," dedi Lioren, bana doğru birkaç adım yaklaşıp elini hafifçe taş masanın kenarına sabitleyerek. Yakınlığı, teninden yayılan tanıdık Albens sıcaklığı içimdeki fırtınayı sürekli başka bir yöne çekiyor ve karmaşayı dağıtıyordu. "Ama Albinor'da hiçbir şey sebepsiz yazılamaz. Resmi tarih kayıtları tutarlı olmasa bile, uyanan bu akış bize zincirin eksik halkasını mutlaka gösterecektir." Sonra tekrar kitaplara döndü.
Ben avucumdaki taşın yüzeyine baktım. Sanki içindeki ince, bükülen çizgiler enerji damarları gibi hareket ediyormuş görünüyordu. Elimi biraz daha kapattım. Parmaklarımı taşın üzerine bastırdım.
Sessizce düşündüm.
Sen nesin? Cevap yoktu.
Ben kimim? Taşın titreşimi değişmedi.
Bana bir şey mi anlatmak istiyorsun?
Gözlerimi yavaşça kapattım. Bir süre hiçbir şey olmadı. Sadece odadaki düzensiz nefeslerimiz işitiliyordu. Sonra arkamdaki duvarda bir şey değişti. Mekânın tüm enerji frekansı aniden yön değiştirdi.
Önce Lioren fark etti. Rafların arasından gelen o bastıramadığı panik dolu sesini duydum.
"Si—" Durdu. Sonra daha alçak, neredeyse ürpertiyle titreyen bir sesle: "Silea..." dedi.
Gözlerimi açtım ama ona bakmadım.
"Duvar," dedi Lioren, elindeki cildi masanın üzerine bırakarak. "Silea... bak. Akış değişiyor."
Arkamdaki duvara yavaşça döndüm. Duvar artık eskisi gibi sessiz değildi. Yüzeyi hâlâ pürüzsüzdü, neredeyse bir ayna kadar kusursuz ama hiçbir şeyi yansıtmıyordu. Kenarlarında dolaşan ince ışık damarları şimdi daha hızlı akıyordu.
Önce kenarlardan merkeze doğru hareket etmeye başladılar. Sonra ani bir kırılmayla hızlandılar. Duvarın yüzeyinde görünmeyen, mühürlü bir merkez varmış gibi bütün ışık oraya doğru toplanıyordu. Her yeni ışık çizgisi o noktaya ulaştıkça parıltı biraz daha büyüyor, biraz daha yoğunlaşıyordu.
Bakışlarımı ayıramıyordum. Sanki o ışık yalnızca parlamıyordu. Beni çağırıyordu. Oturduğum yerde kalakaldım. Buna rağmen ona doğru çekildiğimi hissettim. Göğsümdeki taş aynı anda hırslı bir nabız gibi titreşmeye başladı.
Işık büyüdü. Büyüdü... Bakışlarımın önünde tüm alt arşivi yutacak devasa bir kor gibi genişledi.
Ve bir an için her şey beyaza döndü.
Gözlerim kamaştı.
Sonra her şey değişti.
Ayaklarımın altındaki zemin değişmişti.
Bir an dengesiz hissettim; sanki başka bir yere, zamansız bir boşluğa düşmüş gibiydim. Ayağımı hareket ettirdiğimde sert mermer zemin yerine daha yumuşak bir yere bastığımı fark ettim. Aşağıya baktım. Tanımadığım bir renge sahip, ince ve yumuşak bir şeydi. Parmaklarımın arasında ayrılan ince lifler gibi... Ne olduğunu bilmiyordum. Ama canlı hissettiriyordu. Yabancı bir doku.
İstemsizce kafamı kaldırdım ve gökyüzüne baktım. Gökyüzü aydınlık fikrinin tam zıttıydı. Devasa bir boşluk hissi veriyordu. Ama tamamen boş değildi. Yüzlerce, hatta sayamayacağım kadar çok küçük ışık noktası yukarıda titriyordu. Sabit değillerdi; sanki gökyüzünün içinde sessizce yanan küçük fenerler gibiydiler. Bu ışıkları daha önce hiç görmemiştim. Albinor'un göğü hiçbir zaman böyle olmamıştı. Bu sınırsızlık, zihnimi donduracak kadar yabancı bir evrenin tavanıydı.
Etrafıma baktım. Dikili taşlar vardı. Daire şeklinde dizilmişlerdi ama Aurelys'teki sütunlara benzemiyorlardı. Cansız, kaba ve daha eski görünüyorlardı. Sanki doğrudan toprağın içinden çıkarılmış gibiydiler. Bazıları eğik, bazılarınınsa yüzeyi çatlamıştı.
Hava tamamen farklı kokuyordu. Evimdeki gibi berrak ve metalik değildi. Hareket eden havanın ve nemli toprağın kokusu burnuma doldu. Sanki burası nefes alıyordu. Rüzgâr ya da bir esinti yoktu. Etraf tamamen hareketsizdi. Ama havada birşey hareket ediyormuş gibi hissediyordum.
Sonra onları gördüm. Önce hareketlerini fark ettim. Önce varlıklarının zemine bıraktığı gölgeleri. Sonra da yüzlerini.
Bir kadın ve bir adam.
Kadın bir Albens'ti. Ama tanıdığım hiçbir Albens'e benzemiyordu. Işığı daha solgundu. Saçları hareket etmiyordu. Gözleri aydınlıktı ama parlamıyordu. Üzerindeki kıyafetler, tarihimizin ve yaşantımızın hiçbir yaprağında yer almayan bir dönemden gibiydi.
Adam ise... Adam Albens değildi. Bunu hemen anladım. Teninin rengi, yüz hatları farklıydı. Teni bize göre daha koyuydu. Yüzü ise yoğun, daha ağır ve sert çizgilere sahipti. Fakat en tuhaf olan şey... bana tanıdık gelmesiydi. Kilitlerin kırıldığı, parmak uçlarım taşa değdiği saniyede zihnimin derinliklerinde beliren o karanlık gözlü, katı hatlı adamın ta kendisiydi bu.
İkisi el ele tutuşuyordu. Bu görüntü içimi sıkıştırdı. Aralarındaki o derin bağ, bu zamansız boşluğun ortasında anlaşılıyordu.
Kadının elinde bir şey vardı. Ama net seçemiyordum. Işığı farklıydı. Sonra adamın eline odaklandım. Kalbim duracak gibi oldu. Adamın elindeki şey, taş... benim elimde tuttuğum taşın... aynısıydı. Aynı matlık, ışığı yutan o aynı derin siyah kütle onun parmaklarının arasında soluyordu.
Bir şeyler konuşuyorlardı. Ama seslerini duyamıyordum. Sanki sessiz bir sahne izliyordum. Dudakları hareket ediyordu ama ses yoktu. Birbirlerine hüzünle bakıyorlardı. Sonra kadın bir an gökyüzüne, o yanan küçük ateş noktalarına baktı. Adam da onunla birlikte bakışlarını gökyüzüne çevirdi.
Ve sonra birbirlerine sarıldılar. Sanki uzun bir yolculuğun sonundaymış gibi. Sanki birbirlerini uzun zamandır görmemiş ya da görmeyeceklermiş gibi. Uzun, uzun sarıldılar... Ayrılacaklarını biliyorlardı. Bu sarılma, iki kişinin birbirine vedası gibi ağır ve geri dönüşsüzdü.
Ayrılıp el ele tutuştular ve gözlerinin içine bakmaya devam ettiler. Dudaklarındaki hareketlilik yeniden başlamıştı.
Bir an. Bir sonraki an... yok oldular.
Sanki hiç orada olmamışlar gibi.
Refleksle elimi uzattım. "Bekle—" cümlemi tamamlayamadım. Çünkü boşluğa uzanmıştım. Orada artık kimse yoktu.
Tam o anda başka hareketler hissettim. Taşların arasından üç siluet yaklaşıyordu.
Üç kişi.
Üç Albens.
Ama üzerlerindeki giysiler farklıydı. Uzun, ağır ve simgelerle işlenmişti. Işıkları daha sakindi. Yüzlerinde hiçbir duygu yoktu. Fakat amaçları belli ediyorlardı.
Dairenin ortasına yürüdüler. Yerde duran taşlara baktılar.
Biri eğildi. Taşı aldı. Diğeride seçemediğim diğer nesneyi aldı.
Sonra üçü birlikte gökyüzüne baktı.
Ve... görüntü zihnimde dağıldı.
Bir anda... arşivdeydim.
Duvarın ışığı hâlâ parlıyordu buna rağmen yavaş yavaş zayıflıyordu. Göğsüm hızlı hızlı yükselip iniyordu. Elimdeki taşın sıcaklığı artmıştı. Karşımda Lioren duruyordu. Gözleri bana sabitlenmişti. Omuzlarımdan sıkıca tutmuştu; parmaklarının dokunuşu alt arşivin soğuk mermerleri gibi olan zihnimi bir anda eritti.
"Silea..." dedi.
Ama sesi çok uzaktan geliyormuş gibi duyuluyordu. Ben hâlâ gördüklerimin etkisindeydim. Gerçek olamayacak kadar hayaldi.
Ama hayal olamayacak kadar netti.
Ve bu... her şeyi değiştiriyordu.
Duyduğum o nemli toprak kokusu, ayaklarımın altında hissettiğim o yabancı canlılık, gökyüzündeki aydınlatan ve asılı duran o küçük ışık topları... Hepsi gerçekti. Ama hiçbiri şu an burada, Albinor'da değildi.
Tabii bir de... Adam ve Kadın.
İki farklı nesne.
Ve üç kişi daha...
Onlar Albens'ti ve albens'ler... onları almak, belki de resmi tarihten tamamen silmek için gelen o dilsiz muhafızlardı.
Bu bir hatıra değildi. Bu bir kayıttı. Kütüphanenin uyanan bilinci, elimde tuttuğum bu taş, değişen ışık rezonansları hepsi konseyin asırlardır gizlediği en büyük sapmanın ilk ham belgesini doğrudan ruhuma kazımıştı.