İçeriğe geç

Bölüm 26: Merkez

Mardin

Elias

Taş konak gece olmasına rağmen serin değildi. Gün boyunca güneşi emmiş duvarlar sıcaklığı hâlâ geri veriyordu; odanın içinde ağır, hareketsiz bir hava vardı. Yatağın kenarında oturuyordum. Telefon masanın üzerinde duruyordu ama gözlerim orada değildi. Aklım istemeden tekrar kazı alanına gidiyordu. Obsidyen zemin... çember... merkezdeki boşluk.

Başım ağrıyordu. Gözlerimi ovuşturdum. Yorgundum ve zihnim susmuyordu. Gözlerimi kapatmayı denediğim her an zeminin karanlığı beni içine çekiyordu. Merkezdeki boşluk... sanki dipsiz bir kuyu gibi hissettiriyordu. Yaklaşmamak için zihnim o boşluğun etrafında dönüp duruyordu. Çünkü o çukurun dibinde, mantığımın ve bunca yıldır aldığım tüm o katı akademik eğitimin sınırlarını zorlayan tekinsiz bir rezonans saklıydı.

Çemberin üzerindeki semboller, kabartmaların yarattığı gölgeler ve obsidyenin siyah parlaklığı... hepsi bir düzenin parçasıydı ama o düzenin ortasında bir şey eksikti. Henüz yerini bulamamış bir parça gibi.

Bir süre sonra oturmanın hiçbir işe yaramadığını fark ettim. Ayağa kalktım, gömleğimin yakasını gevşettim ve balkon kapısını açtım. Taş eşikten dışarı adım attığımda sıcak hava yüzüme çarptı. Avlunun taşları gece ışığında soluk gri görünüyordu. Yukarıda gökyüzü beklediğimden daha berraktı; şehir ışıkları bu eski mahalleye kadar ulaşmıyordu, bu yüzden yıldızlar neredeyse alışılmadık bir parlaklıkla görünüyordu.

Konağın avlusundan gelen tozlu sıcak hava, gömleğimin sırtıma yapışmasına sebep oluyordu. Korkuluğa yaslandım. Taşlar hâlâ sıcaktı. Avludan yükselen sıcaklık gecenin içine karışıyordu. Gün boyunca güneşi içine çeken konak, şimdi o sıcaklığı yavaş yavaş geri veriyordu. Mardin geceleri serinlemiyordu; yalnızca gündüzün ağırlığını biraz daha sessiz bir hâle dönüştürüyordu. Gömleğimin sırtı hâlâ nemliydi ve havada ince bir toz kokusu vardı. Lofoten'in o dondurucu, hırçın rüzgârlarına kıyasla bu dikey ve hareketsiz fırın sıcağı, kafamdaki uğultuyu daha da koyulaştırıyordu.

Gözlerimi kapatmadan da obsidyen zemini görebiliyordum. Çemberin üzerinde dolaşan ışık, kabartmaların kenarındaki gölgeler... Bazı semboller yüzeye yakın, bazıları derine kazınmıştı. Ama hepsi bir düzenin parçasıydı. Ve o düzenin tam ortasında... bir boşluk vardı. Bu eksiklik... rahatsız ediciydi. Düşündükce tüm çıkarımlar tekrar aynı noktaya dönüyordu.

Arkamdan gelen kapı sesi beni düşüncelerimden çıkardı. Astrid balkona çıktı. Saçlarını toplamıştı ve elinde küçük bir fincan tutuyordu. Buharı hâlâ ince bir çizgi gibi yükseliyordu. Odanın loş ışığı, kafasındaki o dağınık kızıl saç topuzunun arasından geçmeyip tozlu balkona soluk bir gölge düşürüyordu.

"Uyuyamadın, değil mi?" dedi. Sesi, gündüz o dehlizin dibinde yaşadığımız sarsıcı panikten sonra ilk kez bu kadar korumasız ve yalındı.

Başımı çevirdim. Fincana baktım. "Bu saatte kahve mi?"

Astrid omuz silkti. "Menengiç dedikleri bir kahve. Otelin mutfağında buldum. Sütlü oluyormuş."

Kaşlarımı kaldırdım. "Sen ve latte olmayan bir kahve deneyimi mi?" dedim. "Buna inanmam. Kutupta buzulların içinde bile o meşhur süt köpüklü kahve takıntından sonra bu yerel hamle... Şaşırtıcı."

Astrid güldü. Fincanı biraz kaldırdı. "Latte değil ama kötü de değil," dedi. "Yerel kültüre uyum sağlıyorum. Hem buradaki taşlar o kadar eski ve durağan ki Elias, insan ister istemez modern alışkanlıklarından soyunmak istiyor."

Tekrar avluya baktım. Taş duvarların arasında gecenin sıcaklığı ağır bir örtü gibi duruyordu.

"Emma bunu duysa sana üç saatlik bir kahve semineri verirdi."

Astrid korkuluğa yaslandı. Omzu omzuma neredeyse değecek kadar yaklaştığında, teninden yayılan o tanıdık, güvenli sıcaklığı bu yabancı gecenin ortasında hemen hissettim. "Emma şu anda sembollerin içinde yaşıyor," dedi. "Onu rahat bırak. Kızcağız faks çıktılarının ve kızılötesi jeoradar analizlerinin arasında kaybolmuş durumda zaten."

Bir süre cevap vermedim. Gökyüzüne baktım. Sonra tekrar avluya. Astrid beni izliyordu. Bakışlarındaki o saklı endişeyi, beni kaybetmekten ne kadar çok korktuğunu gözlerindeki o yeşil harelerin titreyişinden eskiden beri hep okuyabiliyordum.

"Hâlâ odayı düşünüyorsun," dedi. Sesi bir fısıltı gibi aramıza süzüldü. "Gözlerindeki o donukluk gitmemiş Elias. Uçakta Anadolu topraklarına doğru süzülürken de böyle bakıyordun."

Bu sefer cevap vermedim ama sessizlik zaten cevaptı. Başımı hafifçe salladım. O anı tekrar düşündüm. Taşa dokunduğum anı. Parmaklarımın altındaki yüzey... Obsidyen değildi.

Bu düşünce bir anlığına zihnimin içinden geçti ama hemen kayboldu. Çünkü o anda daha büyük bir şey dikkatimi çekmişti. Taşın üzerinde bir işaret vardı. İlk başta yalnızca bir çizim gibi görünmüştü ama şimdi hatırladıkça o işaretin düzeni zihnimde yeniden şekilleniyordu. Ortada küçük bir merkez... ve oradan dışarı doğru yayılan ince çizgiler. Tam olarak seçemiyordum ama o anda bunun bu zemine ait olmadığını hissetmiştim. Obsidyen yüzeyin soğuk parlaklığı başka, taşın kendisi başka bir şeye aitti. Farklı bir coğrafyadan, belki de tamamen başka bir zamandan kopup oraya bırakılmış gibi pürüzlü ve yabancıydı. Yine aklımın bir köşesinde bu farklılığı daha önce görmüş gibiydim.

Astrid fincandan küçük bir yudum aldı. Bir süre birlikte avluya baktık. Sonra Astrid yavaşça konuştu.

"Yuhanon'un yüzünü gördün mü?"

Başımı çevirdim. "Evet."

"Hiçbir şey değişmedi."

Zihnimde aynı görüntü tekrar canlandı. Kazı alanında çukurun başında durduğum an. Gün batarken taş duvarların gölgeleri uzamıştı. Ekip fotoğraflar çekiyor, ekipmanlar toplanıyordu.

"Bugünlük yeter," demiştim. Sonra çukura bir kez daha bakmıştım. "Her yeri fotoğraflayın." Ekipten biri kamerayı kaldırmıştı. Başımı kaldırıp Yuhanon'un o asil, her şeyin üzerindeki duruşuna bakmıştım. "Yarın sabah geldiğimde," demiştim, "her şeyin aynı yerinde ve aynı şekilde olmasını istiyorum."

Yuhanon'un yüzündeki ifade değişmemişti. Hemde hiç... Alanda herkes gergindi. Kazı ekibi sessizleşmiş, Astrid bile konuşmadan etrafı izliyordu. Ama Yuhanon... sanki hiçbir şey olmamış gibi duruyordu. Ne şaşırmıştı ne de merak ediyordu. Bu sakinlik normal değildi. Ya duygularını inanılmaz iyi saklıyordu ya da zaten ne bulduğumuzu biliyordu. Kadim Süryani cübbesinin altında, bizim unvanlarımızı ve teknik donanımlarımızı adeta bir çocuk oyuncağı gibi izleyen dilsiz biri gibiydi.

Şimdi balkonda dururken aynı bakışı tekrar hatırladım. Astrid sessizliği bozdu.

"Bu adam kim?" dedi. "Emma'ya o harçsız kilit tavanı anlatırken de böyle mesafeli miydi Elias? Bize sadece kapıyı açan bir rehber olamayacak kadar gizemli bir havası var."

Cevap vermedim. Gökyüzüne baktım. Yıldızlar Mardin'in üzerinde neredeyse hareketsiz görünüyordu. Sorunun cevabını gerçekten bilmiyordum. Ama onun bakışlarını unutamıyordum. Sanki odadaki herkesi tartıyor, ama düşüncelerini asla açığa vurmuyordu.

"Bilmiyorum," dedim sonunda. Sonra yavaşça ekledim: "Ama bir şey saklıyor." Biz o yeraltı odasında bir şeyleri açtığımızı sanırken, onun gözlerinde sadece bir bekleyişin tamamlanışı vardı."

Astrid fincanı korkuluğun üzerine bıraktı. "Yarın sorarsın."

Başımı hafifçe salladım. "Hayır," dedim.

Astrid kaşlarını kaldırdı. "Ne demek hayır?"

Birkaç saniye düşündüm. Zihnimde taşın yüzeyi tekrar belirdi. O an... ona dokunduğum an... Taşın üzerindeki sembol... Obsidyen değil, başka bir şeydi. Merkezden yayılan çizgiler. Bir güneş gibi. Başımı kaldırdım ve "Yarın değil," dedim. Astrid beni dikkatle izliyordu. Korkuluktan ayrılmadım. Gözlerim hâlâ avlunun karanlığında bir noktaya takılıydı.

"Sence taş... nerede?" diye sordum sonunda. Sesim gecenin durağan sıcağında adeta eriyip gitmişti.

Astrid hemen cevap vermeden bir süre dikkatlice düşündü. Sonra başını kaldırdı ve göz göze geldik. Ve ikimiz de aynı anda konuşmaya başladık.

"Yuhanon."

Kelime ikimizin ağzından aynı anda çıkmıştı. Ama bu tesadüf olamayacak kadar kaçınmasız bir düşünceydi. Aynı noktaya bakmış, aynı boşluğu görmüş ve aynı ihtimali düşünmüştük. O an ikimizin de aklından geçen tek şey vardı. Taş, kendi kendine ortadan kaybolmamıştı.

"O adamın o soğukkanlı, her şeyi önceden biliyormuş gibi duran stoik tavrı sıradan bir rehber duruşu değildi Elias," diye fısıldadı Astrid, ses tonundaki o keskin şüpheyi gizlemeyerek. "Acil fon parasıyla buraya indik ama sanki Yuhanon bizim o odaya gireceğimiz saniyeyi asırlardır bekliyor gibiydi."

Derin düşüncelerle balkonda durmaya devam ediyorduk. Astrid fincanı eline aldı ama içmedi. Ben bakışlarımı avludan çekmedim. Taş duvarların arasında gece bile gündüzün sıcaklığını taşıyordu; sanki konak gün boyunca içine çektiği güneşi şimdi yavaş yavaş geri veriyordu. Mardin'in hareketsiz esintisinde, havaya sinmiş o eski toz ve medeniyet kokusu zihnimi geriyordu.

Tam o anda Astrid'in telefonu titredi. Kısa ama keskin bir titreşim sesi balkondaki sessizliği bir anda parçaladı. Astrid ekrana baktı. Yüzündeki ifade bir anlığına değişti; şaşırmadı, ama dikkat kesilmişti.

"Emma," dedi. Telefonu açtı. "Evet?"

Bir süre dinledi. Telefondaki sesi duymuyordum ama Emma'nın hızlı konuştuğunu tahmin etmek zor değildi. Astrid'in gözleri yavaş yavaş ciddileşti. "Ne buldun Emma? Veri tabanları bir eşleşme verdi mi?" diye sordu sabırsızlıkla. Sonra dinlemeye devam etti.

"Tamam," dedi sonunda. Telefonu kapattı ve bana döndü. "Laptop."

Başımı salladım. Hemen balkondan içeri geçtik.

Odanın içi balkondan bile daha sıcaktı. Taş duvarlar gündüzün sıcaklığını tutmuş, odayı ağır bir hava ile doldurmuştu. Astrid masaya yöneldi, laptopu açtı. Laptopun ekranı açıldığında odanın karanlığı soluk bir ışıkla bölündü. Taş duvarlar bu ışığı mat bir şekilde geri yansıtıyor, odanın içindeki sıcak hava neredeyse hareket etmiyormuş gibi duruyordu. Sandalyeyi çekip Astrid'in yanına oturduğumda kazı alanındaki tozun hâlâ ellerime sinmiş olduğunu fark ettim. Omuzlarımız istemsizce birbirine değdiğinde, ikimizin de nefesi bu loş odanın durağanlığında bir anlığına senkronize oldu.

"Emma'yı ara," dedim.

Astrid başını kaldırdı.

"Hoparlöre al."

Telefonu tekrar açtı ve Emma'yı aradı. Hat birkaç saniye çaldı. Sonra Emma'nın sesi duyuldu.

"Sonunda..." dedi Emma. Heyecan ve gerginlik sesinde karışmıştı. Bunu anlamak hiç zor değildi.

Astrid telefonu masanın ortasına bıraktı. "Seni hoparlöre aldım."

Emma kısa bir nefes verdi. "Fotoğrafları tarayıcıdan geçirdim. Zeminin tamamını üç boyutlu modele dönüştürdüm. İlk bakışta dekoratif bir çember gibi görünüyor ama değil."

Astrid ekrana eğildi. Kızıl saçlarından birkaç tutam topuzdan kurtulmuş, ekrana bakarken yüzünün belirli kısımlarına düşüyordu. Çok dikkat dağıtıcı olabiliyordu bu durumlar. Ama hemen toparlandım ve ben de onunla birlikte görüntülere bakmaya başladım. Model döndürülmüş, kabartmaların derinliği daha belirgin hâle getirilmişti. Gün içinde çukurun başında gördüğüm semboller şimdi daha net görünüyordu.

"On iki sembol var," dedi Emma.

"Evet," dedim, gözlerimi o siyah obsidiyenin üç boyutlu izdüşümünden ayırmayarak.

"...ve hepsi aynı değil." diye devam etti telefondaki ses.

Astrid bana kısa bir bakış attı. "Lofoten'daki çukurun etrafındaki spiral işçiliğine ne kadar benziyor, fark ettin mi Elias?" diye mırıldandı, endişeyle.

"Derinlik fazlarını gördük," dedi Emma sakinliğini korumaya çalışarak.

Devamında Emma'nın sesi biraz daha ciddi bir tona döndü. "Rastgele değil."

Ekrandaki modele baktım. Model döndükçe sembollerin düzeni daha da belirginleşiyordu. Kabartmalar, oyuklar ve yarı yükselmeler tek bir ritim gibi ilerliyordu. Gün içinde gördüğüm şeyin şimdi daha net bir düzeni vardı. Bazıları yüzeye daha yakındı, bazıları ise derin oyuklar hâlindeydi. Bu farklılık yalnızca estetik değildi; bir akış vardı. Sanki semboller yükselip alçalan bir hareketi takip ediyordu.

Emma konuşmaya devam etti. "Bu bir döngü sistemi... olabilir."

Astrid sordu: "Nasıl bir döngü?"

Emma birkaç saniye sustu. Sanki doğru kelimeyi seçmeye çalışıyordu.

"Lunar."

Oda bir anda buz kesti, sessizleşti. Astrid ekrana biraz daha yaklaştı.

"Yani... ay?" diye tekrarladı, şaşkınlıkla.

"Muhtemelen," dedi Emma. "Mezopotamya'da ay kültleri genellikle tek bir tanrı etrafında toplanır, Sin... ya da Nanna. Özellikle Ur şehrinde büyük tapınakları var. Ayın döngüsü, eski Mezopotamya takvimlerinin merkezindeydi."

Bize düşünmeye fırsat vermeden, "Buradaki yerleşime görede sembollerden dolunay ve yeni ay olduğunu düşündüğüm iki sembol karşılıklı konumda. Ara fazlar da arada ilerliyor gibi görünüyor."

Sonra devam etti, "Tüm sembollerin yapısı yüksek ve alçak karması. Bu kesinlikle bir faz döngüsü. Dolunay bu durumda en başta. Yani doğuya bakıyor. Yeni ay ise batıya."

Emma'yı dinlerken ekrandaki modeli izledim. Çemberin çevresindeki semboller gerçekten bir döngüyü anlatıyor gibiydi. Ama zihnim başka bir noktaya takılmıştı. Gün boyunca zihnimden çıkmayan aynı noktaya.

Merkez... "Bir sorun var," dedim.

Astrid başını çevirdi. "Ne?"

Ekrandan gözlerimi ayıramadım. "Burası," dedim, ilk kelimenin üzerine basa basa ve sesimi iyice yayarak. "...bir ay odası değil."

Astrid birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça başını salladı. O da aynı şeyi düşünmüştü. "Haklısın," diye fısıldadı Astrid, parmaklarını laptopun kenarına sıkıca bastırarak. "Doğuya bakan o dar pencereden sabahın ilk ışıkları doğrudan o mühürlü zemine vuruyor. Ay ışığı o dehlizlerin derinliğine asla bu açıyla sızamaz. Yani burası hala bir Güneş odası kuramını koruyor."

"Evet," dedim. "Burası bir Gü-neş odası."

Emma telefonda sessizleşti.

Astrid tekrar ekrana baktı. Çemberdeki semboller hâlâ aynı düzenle duruyordu ama artık o görüntü başka bir soruyu doğuruyordu.

"Peki ayın burada işi ne?" dedi.

Doğuya bakan pencereyi düşündüm. Sabah güneşi doğrudan odaya giriyordu. Bu oda güneşi karşılamak için yapılmıştı. Güneş ritüelleri için. Ne var ki şimdi ekranın üzerinde gördüğümüz düzen... ayın döngüsünü anlatıyor gibiydi. Bu coğrafi ve astronomik olarak rasyonel bir delilikti.

Oda bir anda daha da sessizleşti. Laptop ekranının ışığı taş duvarlara vuruyor, odanın sıcaklığı ağır bir perde gibi üzerimize çöküyordu. İçimdeki o katı bilim insanı bu çelişki karşısında tamamen çaresiz kalmıştı.

Ben hâlâ merkeze bakıyordum. Çember ayın döngülerini anlatıyor olabilir. Fakat merkezdeki taş... ay sembolü değildi. En azından aklımda kalan kısımlarıyla.

Bunu biliyordum. O taşa dokunduğum milisaniyede kulaklarımda çınlayan o puslu fısıltıyı ve altın gözleri hatırlıyordum.

Çember ayı anlatıyor olabilirdi.

Ama merkez taş... başka bir şeyi temsil ediyor olmalıydı.

☽ ☀ ☾

Astrid'in sorusu odanın içinde adeta kurşundan bir örtü gibi asılı kaldı. Laptop ekranının soluk ışığı taş duvarların pürüzlü yüzeylerine vuruyor, yeraltı odalarının o boğucu durağanlığını andıran sıcak hava, hareket etmeyi reddeden ağır bir kütle halinde üzerimize çöküyordu. Telefonun ucundaki Emma birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Bu gerilimli sessizlikte yalnızca bilgisayar fanının ince, monoton uğultusu ve taş konağın dışından, Mardin'in dar sokaklarından sızan o boğuk gece sesleri işitiliyordu.

Sonra Emma yeniden konuştu. Bu kez sesi çok daha yavaştı; sanki kendi ulaştığı o şüpheli sonucu dile getirirken bile kelimelerini birer birer tartıyor, gerçeği geciktirmeye çalışıyordu.

"Eğer bu gerçekten kusursuz bir lunar sistemse," dedi, sesi telefondan pürüzlü bir fısıltı gibi sızarak, "tam merkezde tüm bu döngüyü kilitleyecek bir referans göstergesi olması gerekir. Fakat jeoradar verilerinde orası tamamen boş bir oyuk..."

Astrid hemen başını kaldırdı. Omuzlarındaki kıvırcık kızıl saçlar hareket etti; bakışları ekrandan bana kaydı, ardından o yakut yeşili gözlerindeki hırslı inatçılıkla tekrar telefona döndü.

"Merkez boş değildi," dedi, sesini olabildiğince dik tutarak.

Emma aniden sustu.

Astrid, bana doğru biraz daha sokulup tenindeki o tanıdık, güvenli sıcaklığı bu sıcak odaya yayarak devam etti. "Orada bir taş vardı. Elias'ın parmaklarının altında dokunduğu somut bir taş."

Telefondaki sessizlik bu kez çok daha uzundu. Sanki Emma duyduğu şeyi zihnindeki o akademik katmanların arasında bir yere oturtmaya, rasyonel bir kalıba sığdırmaya çalışıyordu.

"Ne?" dedi sonunda, ses tonundaki o sarsılmış inançla.

"Bir taş," diye tekrarladı Astrid. "Tam merkezdeydi. Elias ona dokundu. Sonra..." Cümlesinin devamı gelmedi. Gerek de yoktu. Üçümüz de o yeraltı odasında, ilk kırılma anından sonrası hakkında yeterince şey biliyorduk. Astrid'in kusursuz beyaz tenindeki çiller, o dakikaları hatırlamanın verdiği ürpertiyle hafifçe belirginleşti; parmakları masanın kenarını daha sıkı kavradı.

Ben hâlâ ekrana bakıyordum. Çember dönmüyordu elbette, ancak üç boyutlu modelin üzerinde yükselip alçalan semboller, göz uzun süre baktığında kendi içinde hareket eden tekinsiz bir ritim taşıyormuş gibi görünüyordu. On iki işaret. Bir döngü. Bir akış. Ne var ki o akışın tam merkezinde artık olmayan, sökülüp alınmış bir şeyin derin izi vardı.

Emma'nın sesi yine duyuldu. "Peki, taş şimdi nerede?"

Astrid bu kez cevap vermeden, sadece bana baktı. Gözlerini, beni bu bilinmezliğin ortasında tek başıma bırakmak istemeyen korumacı duruşuyla yüzüme kilitledi.

Ben de bakışlarımı ekrandan ayırmadan cevap verdim. "Yok."

Bu tek kelime odanın içinde kısa ama ağır bir şekilde kaldı. Beni sonsuzluk alanına fırlatan o nesne, fiziksel dünyadan tamamen silinmiş gibiydi.

"Yok derken?" dedi Emma.

"Oradaydı," dedim, sesimdeki o mesafeli, katı tonu korumaya çalışarak. "Ben dokunduğumda tam ortada, o dairesel yapının merkezindeydi. Sonra beni çukurdan çıkardılar. Avluya, açık havaya döndüğümüzde taş artık merkezde değildi."

Astrid sessizce başını salladı. Bu kısmı o da benim kadar net, gözlerini bir an bile benden ayırmadığı o panik saniyelerinden hatırlıyordu.

Emma derin bir nefes aldı. "Bir dakika," dedi. "Yani ben burada merkez bu denklemin çözülmesi için gerekli olabilir diyorum... ve siz bana merkezde gerçekten bir taş olduğunu, buna karşılık şimdi orada olmadığını söylüyorsunuz. Patron, orda ne yaşadığınızı bilmiyorum ama anlattıklarınızla kendimi fantastik bir kitabın içinde gibi hissetmeye başladım."

"Evet," dedi Astrid, elini çok hafifçe elimin üzerine koyarak. O anlık dokunuş, ensemde dün geceden beri biriken o uyuşuk gerilimi biraz olsun yatıştırdı.

Emma birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra sesi çok daha keskin, ama çocuksu bir heyecanla karışık bir tona dönüştü. "Bu önemli."

Astrid kaşlarını çattı. "Biz de onu söylüyoruz zaten."

"Hayır," dedi Emma kelimeleri uzatarak. "Şimdi sadece önemli değil. Bu her şeyi değiştirir. Eğer çevredeki sistem gerçekten lunar fazları temsil ediyorsa ve merkezde özel bir taş varsa, o taş yalnızca dekoratif olamaz. Sistem bilmem kaç zamandır onu bekliyor olmalı."

Bu düşünce içimde yankılandı. Rahatsız ediciydi. Çünkü ben de o boşluğa bakarken benzer bir şey hissetmiştim. Çemberin tamamı merkeze yöneliyor, bütün düzen orada tamamlanıyormuş gibi duruyordu. O anda ilk kez, taşın eksikliği yalnızca fiziksel bir yokluk olmaktan çıkıp daha büyük, tekinsiz bir anlam kazandı. Sanki o harçsız on iki blok taş, yukarıdaki tavanı değil de o merkez parçasının yaydığı enerjiyi kilitlemek için oradaydı.

Astrid ekrana biraz daha yaklaştı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o yeşil harelerin titreyişini en ince ayrıntısına kadar seçebiliyordum. "Yani taş olmadan bu sistem tamamlanmış sayılmaz?"

"Büyük ihtimalle hayır," dedi Emma. "Merkez taşı burada yalnızca bir nesne gibi durmuyor olmalı. Referans noktası, hizalama taşı, belki de bütün döngünün sabitlendiği esas parça... ne derseniz deyin, çevredeki on iki işaretin anlam kazanması için merkezin boş olmaması gerekir."

Ben yavaşça arkamı sandalyeye verdim. Başım hâlâ ağrıyordu ama düşüncelerimiz artık yorgunluğun bulanıklığından çıkıp tek bir noktada toplanmaya başlamıştı.

Taş... taşa dokunduğum an. Parmaklarımın altındaki yüzey...

"Elias?" dedi Astrid. Sesi uzaktan gelmiş gibi duyuldu. Başımı hafifçe çevirdim. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar kalmıştı; beyaz tenindeki gerginliği dudaklarının kasılışından okuyabiliyordum.

"Bir şey hatırlıyorum," dedim.

Astrid ve Emma bir şey söylemedi. Beklediler. Beni bu rasyonel sınırların ötesine geçiren hafızamdaki anıyı kelimelere dökmem için gözlerimin içine dikkatle baktı.

"Taş... obsidyen değildi."

Bu cümleyi söyler söylemez odadaki hava sanki biraz daha ağırlaştı. Emma da Astrid de suskunluğunu korumaya devam etti. İkisi de pür dikkat devam etmemi bekliyordu.

"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Astrid sonunda dayanamayıp.

Ekrana tekrar baktım. Modeldeki siyah yüzey ışığı mat bir şekilde yutuyor, kabartmaların çevresinde ince gölgeler bırakıyordu. Gündüz bunu yalnızca hissetmiştim. Şimdi ise daha net biliyordum.

"Zemin obsidyen," dedim. "Keskin, soğuk, sert, bir nevi cam gibi. Ancak taş..." Durup doğru kelimeyi bulmaya çalıştım. "Taşın yüzeyi, materyali farklıydı. Daha mattı. Işığı geri vermiyordu. Sanki hiçbir şeye cevap vermiyordu. Daha sıradan, daha bilindik."

Astrid'in yüzündeki ifade değişti. Düşünüyordu. Emma da sessizce dinliyordu.

"Bir de," dedim. Bu kez gerçekten durdum. Çünkü bir sonraki cümle yalnızca taşın fiziksel yapısı ile ilgili değildi. O anı, çukuru, dokunuşu ve sonrasında olan şeyi yeniden çağırıyordu. Ve bu görüntü ne kadar netleşirse, içimdeki huzursuzluk da o kadar büyüyordu. "Taşın üzerinde bir işaret vardı."

Astrid hemen bana döndü. "Nasıl bir işaret? Elias, hafızanı zorla lütfen."

Bir süre cevap veremedim. Çünkü hafıza bazen bir görüntüyü zihninizde canlandırabilir, ama onu kelimeye çevirmek aynı hızda ve benzerlikte olmaz. Gözlerimi ekrandan çekip masanın ahşap yüzeyine sabitledim. Taşa dokunduğum anın görüntüsü yavaşça geri geldi. Parmak uçlarımın altındaki doku. Merkez. Sonra taşın üst yüzeyi.

"İlk bakışta bir çizim gibi görünmüştü," dedim yavaşça. "Ama değildi. Daha... işlenmiş gibiydi. Ortasında küçük bir odak vardı. Ve oradan dışarı doğru ince çizgiler yayılıyordu."

Emma'nın sesi dikkatliydi. "Bir daire gibi mi?"

"Evet," dedim. "Ama sadece bir daire değil."

"Bir güneş?" dedi Astrid dudaklarını büzerek. "Tamam tamam kolay yol düz mantık. Güneş odası eşittir Güneş sembolü..."

Başımı ona çevirdim. Yakut yeşili gözleri, odadaki soluk ekranda birer kristal gibi parıldıyordu. Bunu benim yerime onun düşünmesi garip bir rahatlama yarattı; sanki zihnimde şekillenip duran şey ilk kez dışarı çıkmıştı. "Evet," dedim, elimi hafifçe onun elinin üzerine yerleştirerek; bu kez geri çekilen taraf ben değildim. "Bir güneş gibi. Ortası oyulmuş, hatları sola doğru bükülen bir güneş sembolü."

Astrid fikrine karşı güleceğimi düşünmüş olmalı ki onu onayladığımı fark ettiğinde tek kaşını kaldırıp emin misin bakışı attı. Ama oda yeniden sessizleşmişti.

Bu kez sessizliğin ağırlığı farklıydı. Emma artık yalnızca bir lunar sistemden söz etmiyordu. Astrid yalnızca taşın kayıp olduğunu düşünmüyordu. Ve ben de artık gördüğüm şeyi yalnızca eksik bir hatıra olarak tutamıyordum.

Emma derin bir nefes verdi. Sonra konuştu.

"Bir dakika," dedi. "Çevre ay fazlarını anlatıyor. Merkezde ise güneş benzeri bir sembol taşıyan taş var. Bu..." Cümlesini yarım bıraktı. Ama buna gerek yoktu. Düşüncesinin ulaştığı yer zaten belliydi.

Astrid yavaşça arkasına yaslandı. "Burası bir ay odası değil," dedi.

Ben de cümlenin gidişatını tamamladım. "Burası bir güneş odası." Yine başa dönmüştük. Bilimin tüm denklemleri bu odanın geometrisinde iflas ediyordu.

Emma sessizliğe gömülmüştü. Tabi bizde. Bu sessizlik, az önceki sessizliklerden farklıydı. Öncekiler belirsizlikten doğuyordu. Bu ise yeni bir bağlantının, iki zıt ucun tek bir merkezde birleşmesinin yarattığı o muazzam ağırlıktan.

Astrid ekrana tekrar baktı. On iki sembol hâlâ aynı yerdeydi; dolunay ve yeni ay olduğunu varsaydıkları iki uç karşılıklı duruyor, ara fazlar aralarında ilerliyordu. Buna rağmen şimdi o görüntü yalnızca ayı değil, daha büyük bir sistemin eksik parçasını düşündürüyordu.

"Peki," dedi Astrid sonunda, sesi daha alçaktı, "Sorumu tekrarlıyorum. Ayın burada işi ne?"

Başımı kaldırıp doğuya bakan pencereyi düşündüm. Sabah güneşi doğrudan odaya giriyordu. Bunu biliyorduk. Bu oda güneşi karşılamak için yapılmıştı. Güneş ritüelleri için. Işık belirli bir açıyla giriyor, zemini kesiyor ve doğrudan çemberin o tarafına vuruyordu. Ama şimdi ekranda gördüğümüz düzen... ayın döngüsünü anlatıyor gibiydi.

"Belki de tek başına ay değil," dedi Emma.

Astrid kaşlarını çattı. "Ne demek istiyorsun?"

"Şunu demek istiyorum," dedi Emma. "Bu yalnızca bir ay sistemi olmayabilir. Belki çevresi ayı anlatıyor ama merkez başka bir şeyi sabitliyor. Yani... iki katmanlı bir sistem olabilir. Güneş ve ayın, gece ve gündüzün aynı zamanda kilitlendiği bir eşik."

İçimde bir şey yerine oturdu. Çember ayı anlatıyor olabilir. Ama merkez...

Ben yeniden merkeze baktım. Modelde hâlâ boştu. Siyaha yakın bir oyuk gibi duruyordu. Eksik. Bekleyen. Tamamlanmamış.

"Ama merkezdeki taş..." dedim.

Astrid gözlerini benden ayırmadı. O yeşil harelerin ardındaki keskin zeka, benimle aynı düğümü çözmeye kilitlenmişti.

"Kesinlikle ay değildi," diye bitirdim.

Emma bir süre konuşmadı. Sonra çok daha sakin bir sesle, neredeyse kendi kendine söyler gibi konuştu. "O taş bu odaya ait olmayabilir."

Bu cümleyi duyduğum anda başımı yavaşça kaldırdım. Çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum. Taşa dokunduğum anda hissettiğim şey yalnızca güç ya da sıcaklık değildi. Uyumsuzluktu. Sanki o an orada olması gereken bir parçaya değil, yanlış yere konmuş konmuş, başka bir külte ait bir şeye dokunmuştum. Odanın tüm geometrisi o taşın frekansını reddeder gibi tasarlanmıştı.

Astrid sesli dünüşerek bizi böldü "Yani biri onu oraya mı koydu?"

Emma telefonun diğer ucundan konuştu: "Kısaca taş ortadan kayboldu. Buda onun nereye kime ait olduğunu bulmamızı imkansızlaştırıyor."

"Ya ortadan kaybolmadıysa. Yani kendi kendine. Ya da biri onu oradan aldıysa..." dedim.

Bu kez üçümüz de aynı kişiyi düşündük. Hiç kimse o an ağzından adını kelimelere dökmedi.

Ama o isim yine de odanın içinde belirdi.

Yuhanon.

Ben yavaşça sandalyeden doğruldum. Odanın sıcaklığı, laptop ekranının ışığı, taş duvarların sessizliği... hepsi bir anda dar gelmeye başlamıştı.

"Eğer bu doğruysa ki en büyük ihtimalimiz bu, Yuhanon bu taşın ne olduğunu biliyor olmalı," dedim.

Astrid yüzüme odaklandı. Emma sessizliğini devam ettirdi.

Başımı hafifçe salladım. Bu artık yalnızca bir tahmin gibi durmuyordu. Gün boyu hissettiğim o huzursuzluk, kazı alanındaki ifadesiz yüz, taş kaybolduğunda gösterdiği o neredeyse kusursuz sakinlik... hepsi tek bir yerde birleşiyordu. O Süryani rehber, bu yeraltı odasında bizim teknik cihazlarımızla neyi kovaladığımızı ya da neye ulaşacağımızı en başından beri çok iyi biliyordu.

"Artık sadece taşın nerede olduğunu değil... neden saklandığını da öğrenmek istiyorum." dedim.

Herkes sus pus olmuştu. Ne var ki bu derin sessizlik artık belirsizlikten doğmuyordu. Bu, bir eşiğe kadar gelmiş olmanın ardından, ortada duran yalan tavırları yırtıp atacak sarsılmaz kararın sessizliğiydi.

Bu noktadan sonra artık asla durmayacaktım.