Heliorum Kütüphanesi
Silea
Taş göğsümdeydi.
Elimi çekmedim. Parmaklarımın altında sert bir yüzey vardı; soğuk, keskin, yabancı olması gereken bir şey olmaktan öte, içimde buna karşılık veren hissi tamamen uyandıran kadim bir parçaydı. Aksine, gecikmiş bir temas gibiydi. Bu an çok daha önce yaşanmalıydı. Geç kalmış bir şey nihayet yerini buluyordu. Zamanın boşluğunda, bu loş odanın duvarlarında ilk kez bana cevap veren birşey vardı.
Derin bir nefes aldım.
Bu kez sadece akciğerlerim dolmadı. Göğsümde bir ağırlık genişledi, sonra tüm bedenime yayılacak şekilde dağıldı. Kalbim atıyordu; ancak ritmi tek başına değildi. İçimde ikinci bir akış vardı. Daha yavaş. Daha derin. Onu duymuyordum… fakat tüm damarlarımda hissediyordum. İkisi çakışmıyordu. Birbirine direnmeden, aynı anda var oluyorlardı. Kütüphanenin yüzyıllardır sakladığı bu dilsiz enerji, parmaklarımın arasındaki bu yabancı kütleyle tek bir frekansta akmaya başlamıştı.
Başımı kaldırmadım.
Gözlerim açık olmasına rağmen etrafı izlemiyordum. Görüşüm sabit olmaktan ziyade, sürekli bir kırılmayla yanlara doğru kayıyordu. Sanki bulunduğum yerin sınırları netleşmek yerine çözülüyordu. Duvar, zemin, raflar… hepsi oradaydı. Ne var ki aralarındaki mesafe değişmişti. Derinlik aynı kalmamıştı.
Heliorum nefes alıyordu. Bu bir benzetme değildi.
Kubbenin altında dolaşan ışık damarları daha önce gördüğüm gibi akmıyordu. Yukarıdan aşağıya inen düzenli hatlar kırılmıştı. Bazıları hızlanıyor, bazıları neredeyse donuyordu. Işık, ilk kez kararsızdı. Sanki nereye akması gerektiğini bilmiyor… ya da kararını değiştiriyordu. Konsey’in anlattığı yüce tarihimize vurduğu o sahte düzen, başımızın üzerindeki o yüksek mermer kavislerde tek tek un ufak oluyordu.
Taşı göğsüme biraz daha bastırdım.
Bu bir refleks değildi. Geri çekilme isteği bir an için içimden geçti. Kısa, keskin bir dürtü. Bedenimin bir parçası bu teması reddetmek istedi. O hissi fark ettim. Ancak büyümesine izin vermedim. Parmaklarım sıkılaştı. Taşı yerinde tuttum.
Kaçmadım.
Bu küçük hareketin içimde yarattığı değişim… beklediğimden daha büyüktü. Göğsümdeki ikinci ritim netleşti. Dağılmadan sabitlendi. Sanki bir şey, benim verdiğim bu kararı bekliyordu.
Ve şimdi— karşılık veriyordu.
Enerji akışları hat değiştirdi. Bu kez daha belirgindi.
Yukarıya doğru ilerleyen akış, kırıldı. İnce çizgiler birbirine bağlandı. Heliorum’un içindeki enerji, tek bir noktaya yöneliyordu. Bu hareket rastgele olmaktan ziyade, asırlardır uykuda olan mühürlü bir mekanizmanın uyanışı gibi kusursuz bir düzene evriliyordu.
Merkez değişiyordu.
Ve bu değişim, odanın ortasında olmaktan öte, tamamen benim durduğum yerde, ayaklarımın altında yoğunlaşıyordu.
Lioren’in bunu farkettiğini biliyordum. Onu görmedim. Ama mırıldanışlarını duyuyordum. Nefesindeki küçük kayma, bakışlarının yön değiştirmesi… hepsi hissediliyordu. Bu kez beni değil, Heliorum’u izliyordu. Duvarın içindeki akışı takip ediyor, sonra tekrar bana dönüyordu. Fiziksel hareketlerini hissediyordum. Gördüğü şeyi çözmeye çalışıyordu.
Çözümleyemiyordu. Çünkü bir Albens olarak tüm hayatını adadığı o matematiksel kurallar, bu zamansız değişimin önünde tamamen yetersiz kalmıştı.
“Bu…” dedi. Sesi neredeyse fısıltıydı. Daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. Devam etmedi, edemedi. Bu, onun bildiği hiçbir şeye benzemiyordu.
Işık bir kez daha kırıldı. Bu kez daha sert.
Kubbenin iç yüzeyinde ince bir titreşim oluştu. Raflardaki bazı kitap sırtları aynı anda çok hafif oynadı. Ses yoktu. Ama hareket vardı. Heliorum, artık sadece bir yapı gibi durmuyordu. Canlanmış bir organizma gibi adımlarımıza sertçe tepki veriyordu.
Başımı yavaşça kaldırdım. Bakışlarım önce duvara, sonra Lysara’ya kaydı.
O hâlâ aynı yerdeydi. Duruşu sabit ve aynı yerindeydi. Ne var ki içindeki şey değişmişti. Gözleri artık sadece beni izlemiyor, hesaplıyordu ve tartıyordu. Belki de ilk kez… kesin değildi. Yüce Işık’ın asil Ael’i, karşımda bir rehber olmaktan ziyade, kurulan o dikey yalanların çöküşünü izleyen çaresiz bir Mivra gibi duruyordu.
Bu farkı gördüğüm an, içimdeki boşluk tamamen yerini buldu. Artık emindim. Bu benimle ilgiliydi. Nasıl olduğunu bilmiyordum. Ve bu— ilk kez rahatsız edici olmaktan uzak, içimde büyüyen tuhaf bir aidiyet hissiyle sarsılmaz bir karara dönüşüyordu.
Taş hâlâ göğsümdeydi.
Ve ben… onu bırakamıyordum. Bırakmak istemiyordum. Çünkü boşluğun rezonansı, ruhuma sızmaya devam ediyordu.
☽ ☀ ☾
Lysara…
Bu kez bakışlarım sabitti. Onu görmek için değil, karşısında durmak için. Aramızdaki mesafe değişmemişti, ancak anlamı değişmişti. Daha önce o mesafe bir sınırdı. Şimdi… kaldırılması gereken bir şeydi.
“Bunu biliyordun.” Sesim alçaktı. Ama yönünü bulmak için uğraşmadı. Doğrudan ona ulaştı.
Lysara cevap vermedi. Yüzünde hâlâ o alışıldık denge vardı. Ne var ki sabit değildi. Çok küçük bir gecikme… gözlerinde, nefesinde, duruşunda kendini ele veriyordu. Bu bir şaşkınlık olmaktan ziyade, düşüncelerindeki o kusursuz analitik hesapların ilk kez tam oturmadığı çaresiz bir andı.
Bir adım attım.
“Ya da en azından… bunun olabileceğini,” dedim, sesimdeki o sarsılmaz netliği odanın duvarlarında yankılatarak. Sözlerim devam etti. Durmadı. “Beni buraya getiren şeyin ne olduğunu bilmiyorum.” Kısa bir nefes aldım. Bu kez bilinçli. “Bunun benimle ilgili olduğunu biliyorum. O fısıltının zihnimde açtığı o derin yarığı artık benden saklayamazsın.”
Lysara’nın bakışları sertleşti.
“Ne gördüğünü bilmiyorsun,” dedi. Sesi sakindi. Ama bu sakinlik doğal değildi. İçinde bastırılmış bir gerilim vardı.
“Ve neyle uğraştığını da...” Cümlesini tamamladı. Benim içinse hala tamamlanmamıştı.
Bakışlarımı ondan ayırmadım. “Bilmiyorum,” dedim. Bu bir geri adım olmantan öte, gerçeğin çıplak sınırını onun yüzüne çarpmak gibiydi. “Bilmiyorum… çünkü kimse bilmiyor.” Kelimelerim bu kez daha ağırdı. Daha bilinçli.
“Bu…” Göğsümdeki sabit ağırlığı hissederek “…yanlış değil.”
Bu cümle çıktığı anda odanın içindeki hava değişti. Heliorum’un damarlarında dolaşan ışık bir an için kararsız kaldı. İnce çizgiler titredi. Akış kesilmedi. Ama düzeni değişti. Bu küçük sapma… görmezden gelinecek gibi değildi. Kütüphane yalan ve gerçek dengesizliğine tepki verir gibi soluyordu.
Lysara bunu gördü. Ama kabul etmedi. Kelimelerini seçtiğini anlıyordum.
“Bu… tek bir merkezle ilgili olmalıydı.” dedi. Sesi bu kez kontrolsüz ve daha sertti.
“Denge… tek bir varoluşla sağlanmalıydı.” Kısa bir duraksama. Gözleri üzerimde sabitlendi.
“Ama sen…” Bu kez tereddüt etti. Çok kısa bir an... Bunu saklayamadı.
“Senin varoluşunun temelinde hata var.”
Cümle odanın içinde olduğu gibi kaldı. Hareket dahi ettirmedi.
Göğsümde bir şey sıkıştı. Bu, taşın ağırlığı olmaktan ziyade, o katil gibi soğuk kelimenin ruhuma vurduğu sarsıcı bir darbe gibiydi.
“Varoluşum…”
Sözcükler dudaklarımda kilitlendi. Çıkamadılar, boğuldular. Boğazımda bir yerde takılı kaldılar. Nefesim değişti. Ordaydı, dolaşıyordu. Sadece… yerini kaybetti.
“…bir hata mı?” Bu sözler bana ait olmaktan uzak, adeta dışarıdan gelen istemsiz bir fısıltıyı sadece mekanik bir refleksle tekrar etmişim gibiydi.
Başımı çevirdim. Lioren’e baktım.
Gözleri hâlâ hareket halindeydi. Duvarın içindeki akışı izliyordu. Hesaplıyordu. Parçaları birleştirmeye çalışıyordu. Bu onun karşı koyamadığı en temel özelliğiydi. Bilgi… Her zaman öyle olmuştu. Ama bu kez… hesaplamalarını yarıda bıraktı. Bakışlarımız kesişti. Yalvarırcasına ondan bir cevap vermesini, açıklamasını bekledim.
Bir açıklama…
Bir itiraz…
Bir düzeltme…
Bir şey… Herhangi bir şey.
Ama hiçbir şey gelmedi. Gözlerinde ilk kez gördüğüm şey… bilgi olmaktan ziyade, analitik zekasının iflas ettiği devasa bir boşluktu. Bu boşluk göz açıp kapama kadar kısa sürdü. Ama bana yetmişti. İçimde bir çok şey o anda kargaşaya karıştı. İçimde duygusal bir savaş başlamıştı. Bakışlarımı hızlıca ondan ayırdım. Tekrar Lysara’ya döndüm. Cevaplar hâlâ oradaydı. Ama vermiyordu. Daha çok ucu açık soru okyanusuna atıyordu beni. Susamazdı. Susamazdım.
Bu kez— susmak benim için bir cevap olmayacaktı.
“Bir hata…” dedi Lysara. Sesi tekrar sertleşmişti. Kontrolünü geri toplamaya çalışıyordu.
“Bir hata başka bir hatayı doğuramaz.”
Ağırlık bu kez sadece odanın içinde oluşmadı. Lysara’nın bakışlarında, omuzlarının neredeyse fark edilmeyecek kadar sertleşen çizgisinde, parmaklarının yanındaki taş yüzeye çok hafif bastırışında kendini gösteriyordu. Kontrol hâlâ ondaydı, evet… ama bu kontrol artık gereklilik değil, taşınması gereken ağır bir yüke dönüşmüştü.
Bunu gördüm. Bu gördüm ve üzerine gittim. Cevap almak için yolu değiştirdim. Soruyu direk değil, karmaşık hale sokmam gerekiyordu bu sefer. Kafasını karıştırmalıydım. Yoksa cevapları alamayacaktım.
“Bu kitaplar ne?” dedim.
Sesim alçaktı ama bu kez keskinliği saklanmıyordu. Kelimeleri yumuşatmadım, yönünü değiştirmeden doğrudan ona gönderiyordum.
Bakışlarım bu kez kısa bir anlığına raflara kaydı. Sırtlarındaki işaretler, çizgiler, tekrar eden formlar… tanımadığım bir düzenin parçalarıydı. Ama tamamen yabancı olmadıklarını, beni tanıdıklarını anlamıştım.
“Koruyorsun,” dedim “Neyden?”. Ona sabitlenmiştim. “Pekala kapağını açmıyorsun.” Durmadım; kelimeler kendi ağırlıklarıyla devam etti.
“Ya da açtırmıyorsun. Aurelys’in eski hafızasını bu mühürlü oda da saklarken neyi hedefliyordun Lysara?”
Heliorum’un damarları anında tepki verdi. Işık hatları bir an için hızlandı, sonra keskin bir şekilde yön değiştirdi. Bu artık titreşim olmaktan çıkıp, kütüphanenin içimdeki o yabancı ritme verdiği hırslı bir karşılıktı. Heliorum bu halimi de kabul etmiş miydi? Farklı enerjime destek mi olmak istiyordu? Yoksa aksine bana karşımı çıkıyordu? Bunları sonraya bırakmalıydım. Şuan Lysara’dan uzaklaşamazdım.
Lysara’nın çenesi çok hafif gerildi. Bu hareket o kadar küçüktü ki fark edilmemesi gerekiyordu. Ama gözlerimi ondan ayırmadığım için kaçırmadım. Köşeye sıkışıyordu.
“Bu dil ne?” dedim. Bu kez soru daha netti. Daha direkt.
“Bu işaretler…” Bakışlarım çok kısa bir an için duvara kaydı, sonra tekrar ona döndü. “…ben bu dili bilmiyorum.” Kısa bir nefes aldım.
“Ama yabancı da gelmiyor. Bu… mümkün olmamalıydı.”
Bu düşünceyle içimdeki ikinci ritim bir an için daha belirginleşti. Odadaki ışık damarları buna yine cevap verdi. İnce çizgiler hızlandı, sonra ani bir kırılmayla değişti. Lysara’nın gözleri bu kez daha belirgin bir şekilde duvara kaydı. Sonra tekrar bana döndü. Duvar ve benim aramda gidip geliyordu.
“Bunu sorgulamak sana düşmez,” dedi. Tepkisi kesindi. Geri çekilmiyordu. Ama bu kesinliğin altında, çok kısa bir an için beliren o gecikme… bunu saklayamamıştı.
Başımı çok hafif yana eğdim. İmalı bir tavırla; “Sana düşmez…” dedim, kelimeyi bu kez ben aynı tonu kullanarak.
“Yani bana yerimimi hatırlatıyorsun?” Soruyu olduğunu bıraktım. Bu bir yorum ya da belirtme değildi. Aksine bir çıkarımdı ve bu çıkarım… onu rahatsız etti. Bir adım attım. Mesafe artık bir sınır değildi.
“Ael’ler ne gizliyor, Lysara? Unutma ki ben Aurelys’in Kütüphanecisiyim. Heliorum da ki her şeyi sorgulamak bana düşer…”
Bu sefer karşı sınırları çizdim. Konum mu konuşacaktık? Tamam konuşalım. Ama önce bana cevapları vermek zorundaydı.
Heliorum’un içindeki akış bir kez daha hızlandı. Işık damarları duvarın içinden geçerek tek bir noktada toplanıyor, sonra keskin bir şekilde yeniden dağılıyordu. Bu artık bir tepki olmaktan çıkan, parmaklarımın arasındaki o taşla ruhumun kurduğu kusursuz bir eşleşmeye tanık olan bir kayıt mekanizmasıydı.
Arkamdan Lioren’in sesi geldi. “Silea…”
Bu güçlü olmayan bir uyarıydı. “Sakin olmalısın.”
Bu kez döndüm; hızlı değil, keskin de değil— kontrollü. Gözlerim onunkine kilitlendi.
“Lioren…” dedim. Sesim yumuşak olmaktan biraz uzak çıktı. “Lütfen bana izin ver.” Kısa bir duraklama yaşadım. Ama kararsızlıktan değil, sadece kontrolü devam ettirmek istememdendi.
“Ne yaptığımı bilmediğimi sanıyorsun,” dedim, çok hafif bir ara nefes alarak, “ama ilk kez… nasıl yapmam gerektiğini biliyorum.”
Lioren’in bakışları değişti. Endişe vardı o gümüşi bakışlarda. Ama onun altında… anlayamadığı bir şey daha vardı. Bunu anlamasını sağlamalıydım.
Kendimden emin bir şekilde devam ettim. “Bunca yıl sorgulamadan kabul ettiğim, ettiğimiz her şey…” kelimeler bu sefer daha dönülmezdi, “…belki de koca bir yalandı.”
Bu cümle çıktığında Heliorum’un delirmiş gibi ışık damarlarını sert bir şekilde titreştirdi. Eskiden böyle bir ana denk gelsem, korkar ve kabuğuma çekilirdim. Ama şimdi yine de durmadım.
“Ben…” dedim. Kelime bu kez teklemedi. “Silea…” Çok kısa bir an gözlerimi kapadım, “…belki de sadece Öksüz Kütüphaneci değilimdir.” Bunu o kadar içten ve hissederek söylemiştim ki, yanlış gelmiyordu. Aksine damarlarımda akan enerjinin daha belirginleştiğini hissettim.
Lioren hiçbir şey söylemedi. Kilitlendi. Bu onun anlaması için yeterli olmuştu.
Başımı tekrar çevirdim. Lysara’ya döndüm. Artık sadece bakmakla, takip etmekle kalmıyordum. Emin adımlarla üzerine gidiyordum.
“Elimdeki taş,” dedim, göğsümdeki ağırlığı saklamadan, “bana ait değil.” Yavaş, yavaş mesafe kapanıyordu. “Olmamalı.” Nefesim hızlandı, ama sesim değişmedi.
“Ama bana karşılık veriyor.” Sessizlik bu sefer tek taraflıydı. Baskı bende değildi.
“O yüzden,” dedim, artık kelimelere engel olmadan, “eğer bu bir hataysa…”
Bakışlarım kilitlendi. “…bu hata başka bir yerden, başka bir zamanda ve başka birinden kaynaklı olmalı.”
Heliorum bu sefer daha da sert bir tepki verdi. Işık damarları bir an için neredeyse durdu, sonra ani bir kırılmayla yeniden hareket etti. Kubbenin iç yüzeyinde dalga gibi yayılan titreşim, odanın merkezinde toplanıp tekrar dışa açıldı ve üst salonla, üst kubbenin camlarının zangır zangır titrediğini duydum.
Lysara’nın omuzları çok hafif gerildi. Nefesini verdi ve gerginliğini saklayamadı.
Bu kez— konuşmadan önce düşünüyordu.
Sorumun yersiz olmadığını, Lysara’nın duyduktan sonra geriliminden doğru yeri bulduğunu anlamıştım. Heliorum’un enerjisi bile bu sorunun ağırlığını taşımayı reddedemiyormuş gibi görünmüyordu. Bekleme anından ışık damarlarının akışı çok hafif, neredeyse fark edilmez bir şekilde değişti. Yukarıdan aşağıya inen düzen kırıldı, ince hatlar kararsızlaştı ve sonra, geri dönüşü olmayan bir yön kaymasıyla, merkezden saparak başka bir noktaya eğildi.
Bu kaymayı ben umursamadım. Ama Lioren de gördü. Arkamdan gelen o neredeyse duyulmayan nefes değişimi, onun bakışlarının sabitlendiğini ele veriyordu; artık çözemediği her durum onu içinden çıkılmaz bir karmaşaya sokuyordu. İzliyordu ve gördüğü şeyin ne olduğunu tam olarak anlayamasa da, mantığını bir kenara bırakıp öylesine olmadığını hissediyordu. Bu bir bozulma olmaktan ziyade, kadim bir düzenin hırslı bir şekilde yer değiştirmesiydi. Bu Heliorum’un da cevap istediğinin kanıtıydı.
Dönüp Lioren’e bakmadım. Gözlerim Lysara’daydı. Çünkü cevaplar hâlâ oradaydı. Ve hâlâ verilmemişti.
Lysara’nın duruşu değişmedi— sıkışmışlığı hala aynıydı. Buna ek olarak omuzlarının çizgisi çok hafif sertleşmişti, çenesindeki kas bir an için gerildi, sonra bastırıldı; nefesi ise göğsünün ritminde ki çok kısa bir aksama kendini ele verdi. Bu korkunun haricinde, kontrolün hesaplanandan çok daha fazla kaydığını anladığı andı. Ve o an uzadı. Çünkü bu kez susması bir tercih olmaktan çıkıp, zihnindeki o sarsılmaz denklemlerin yaşadığı derin bir gecikmeye dönüşmüştü.
Sonunda dudaklarını araladı ve konuştu.
“Ben…” dedi; kelimenin çıkışı tamamen kontrolsüz değildi ama başlangıcındaki o küçük kırılmayı saklayamamıştı.
“…sıradan bir eğitmen değilim.” Kısa bir duraksama oldu, fakat bunu zayıflıktan değil, bir eşiğin kırılmasını yaşayacağı için yapmıştı. Çenesi bir an için sertleşti.
“Evet! Ben bir Ael’im.”
Heliorum bu kelimeyi çok net duydu. Işık damarları duraksadı, sonra keskin bir şekilde yeniden hareket etti. Akış düzleşmedi, aksine yoğunlaştı, sanki yapı bu kimliği tanıyor ama bu itirafı kabullenmekte tereddüt ediyordu. Lysara’nın bakışları üzerimde sabit kaldı, ama bu bakış yalnızca bana yönelik değildi; aynı anda bir şeyi de kontrol ediyordu— kendisini.
“Anlamıştım. Ama Aurelys’in üç Ael’i…” cümlemi tamamlayamadan Lysara devam etti.
“Lafımı kesme!” dedi ve tek kaşını kaldırdı.
“Ael’lik geri alınabilen bir şey değildir.” dedi, bu kez sesi daha sert, daha sabitti.
“Gerektiğinde geride durur… durduğu yerden akmaya ve kontrol etmeye devam eder.”
Cümle içimde bir yere dokundu. Zihnimde canlanan ışığın bana gösterdiği birşey oldu.
Bir halka. Naraelis… Çocukluğum, gençliğim ve şimdim. Tüm hayatım. Naraelis ve Lysara denklemi üzerine kurulmuştu.
Bu bir hatırlama olamazdı. Çok daha fazlasıydı. Çok uzak bir zamandan kopup gelen sarsıcı bir geri dönüş gibiydi. Yaşanmış anıların çöküşünün ilk adımıydı. Bakışım içimdeki çaresizlikle çok hafif değişti. Saklanamayacak kadar acı vericiydi.
Ve Lysara bunu gördü. Kıstığı gözlerindeki o küçük gecikme bir an için tamamen kayboldu. Yerine başka bir şey geldi. Bu kez— o beni ölçmüyordu. Benim neyi fark ettiğimi tartıyordu. Ama ben konuşmadım. Çünkü artık sorunun cevabını zorlamıyordum. Onun kendiliğinden açılmasını istiyordum.
Lioren arkamda tamamen durmuştu. Parçaları birleştirmeye çalışmaktan çoktan vazgeçmişti. Öylece izliyordu ve gördüğü, duyduğu şeylerin bir hata olmadığını, aksine bir düzenin içinde yer değiştirmesi olduğunu inkâr edemiyordu. Ama bunu asla dile getiremeyecekti.
Lysara devam etti. Duramazdı artık.
“Ben Denge’nin Ael’iyim.” Kelimeyi sanki söylemedi— kelime zaten orada duruyordu.
Bu cümleyle birlikte odanın içindeki hava tamamen değişti; ışık damarları keskinliği bırakıp sakince titreşti, sonra yeniden akmaya başladı ama bu akış artık eski düzende değildi. İçinde bastırılmış bir gerilim kaldı. Lysara’nın sesi tamamen sabitti ve sabitlik huzurdan değil, özündeki denge enerjisinden geliyordu.
“Bu yüzden,” dedi, kelimeleri artık saklamadan, “benimle konuşurken neyi sorguladığına dikkat etmelisin.”
Bir uyarı... Bunun için artık geç kalmıştı. Çünkü ben artık neyi ve neden sorduğumu biliyordum. Cevaplar içinde değil sadece denge, diğer üç Ael’e de aynı soruları sorabilecek bir duruma gelmiştim.
Göğsümdeki taş hâlâ oradaydı, ağırlığını değil, sakinliğini hissettiriyordu. İçimdeki ikinci ritim hala dağılmamış, geri çekilmemiş, aksine kendine yer bulmuştu.
Artık… asıl soru sadece Lysara değildi.
Ve ben sorularımın cevaplarını bulacaktım.