Deyrulzefaran Manastır Avlusu
Elias
Soğuk hava yüzüme çarptığında içeride olmadığımızı fark ettim. Kapalı alanın boğucu basıncı gitmiş, yerini açık havanın o keskin sertliğine bırakmıştı. Nefes aldığımda içime dolan hava daha keskin, daha gerçekti. Ne var ki bu gerçeklik içimdeki boşluğu düzeltmekten ziyade, sadece etrafımdaki bulanıklığı netleştiriyordu.
Manastırın avlusundaydık.
Taş zemin geniş bir alana yayılıyor, manastırın kadim duvarları etrafımızı sarıyordu. Buna rağmen gökyüzü açıktı. Yukarı baktığımda gri bir boşluk gördüm. Sakin olmaktan uzak, aynı zamanda tamamen kapalı da olmayan bu tuhaf fark içimde bir türlü yerine oturmuyordu.
Astrid yanımdaydı. Elimi hâlâ bırakmamıştı. Parmakları benimkilerin etrafına sıkıca dolanmıştı. Bu bir destekten öte, beni bu dünyada tutmak için bırakmamak üzere kilitlenmek gibiydi. Sanki gevşetse bir anda kaybolacağım bir an vardı aramızda.
“Beni korkuttun,” dedi, sesindeki o titremeyi bastırmaya çalışarak. Sesi bu kez daha kontrollüydü. Ancak altındaki kırılma hâlâ duruyordu.
Başımı ona çevirdim. Gözlerinin içine baktım. Tanıdıktı. Bu kez doğruydu. Buna rağmen içimdeki o tekinsiz eksiklik kapanmadı.
“İyiyim,” dedim.
Kelime dışarıda doğru duyuluyordu. Oysa içeride devasa bir boşluk gibi eksikti. Astrid gözlerimi bırakmadı.
“İyi değilsin,” dedi. Bu bir itiraz olmaktan ziyade, durumun kaçınılmazlığını tamamen kabul etmek gibiydi.
Cevap vermedim. Çünkü bu kez… mantıklı bir açıklama yapma isteğim yoktu.
Arkamızda adım sesleri duyuldu. Daha düzenli ve kontrollü adımlardı bunlar.
Yuhanon… Yaklaştı. Durdu. Bakışı doğrudan üzerimdeydi.
“Ne gördün?” dedi. Sesi sakindi. Sesinde merak olmaktan ziyade, sadece o dilsiz ve her şeyi tartan ölçümü hissediliyordu.
Astrid anında araya girdi.
“Ne saçmalıyorsun sen?” Başını ona çevirdi. Gözleri sertleşmişti. “Kapalı bir odada, bir çukurun içinde ne görmüş olabilir ki? Bize anlat bakalım. Taş duvarlar mı konuştu? Zemin mi cevap verdi?” Bir adım attı. “Adam daha kendine bile gelememişken, sen hâlâ ne gördün diye soruyorsun. Bu sorunun kendisi saçmalık.”
Yuhanon bakışını ondan ayırmadı. Ama cevabı hâlâ benden bekliyordu. Sessizlik uzadı. Sonra tekrar konuştu.
“Ne gördün?” Bu kez daha netti. Daha doğrudan.
Astrid geri çekilmedi. “Aynı şeyi tekrar sormak cevabı değiştirmeyecek,” dedi. Sesi daha düşüktü fakat daha keskindi. “Çünkü ortada cevap yok.”
O anda konuşmam gerektiğini anladım. Kelimeler kendiliğinden geldi.
“Birini gördüm,” dedim, sesimdeki o uyuşukluğu aşmaya çalışarak.
Sözlerim dağılmadı. Aksine, avlunun o rustik akustiğinde muazzam bir ağırlık kazandı.
Astrid dondu. Gerçek anlamda. Elinin tutuşu sertleşti. Nefesi kesildi.
Yuhanon kıpırdamadı. Ama dikkatinin bir anda değiştiğini hissettim. Ben… onlara bakmıyordum. Bakışlarım sabitlenmiş, zemini düşünüyordu. Sanki kelimeleri o siyah obsidyen zeminden çıkarıyordum.
“Oradaydı,” dedim. Sesim dışardan sakindi. Oysa içimde devasa bir fırtına kopuyordu. “Yakındı,” diye devam ettim, duraksamadan. “Net olmaktan ziyade, hatları sürekli dalgalanan bir biçim gibiydi.” Başımı çok az eğdim. “Yüzünü hem seçebiliyordum… hem de seçemiyordum.” Bir anlık boşluk oluştu aramızda.
Astrid’in nefesi hızlandı. Buna rağmen konuşmadı.
Yuhanon bu kez çok hafif öne eğildi. “Devam et,” dedi. Sesinde baskı olmaktan ziyade, geri adım atmaya hiç niyeti olmayan güçlü bir kararlılık vardı.
“Bana benziyordu,” dedim. Kelimeyi düşünmedim. Ama doğruydu. “Tam olarak değil, farklı bir formdaydı.” Bakışlarım hâlâ sabitti. “…farklıydı.” Kelime kendiliğinden gelmişti… “Işık vardı. Üzerinde değil— içinde.”
Astrid’in eli titredi. Yuhanon’un bakışları sertleşmedi. Ama derinleşti.
“Gözleri…” Sesim bu kez yavaşladı. “…aynıydı.”
Bu cümle ortama olduğu gibi yerleşti. Bende dahil kimse konuşmadı. Ama henüz bitmemişti. Nefesim değişti. Daha yavaş ve ağır soluyordum.
“Oradaydı,” dedim tekrar. “...ama aynı zamanda orada değildi.” Bu çelişki beni rahatsız etmedi. Etmeliydi… Eskiden ederdi. Çünkü bir bilim insanı olarak mantığımın bittiği o sınır çizgisindeydim.
Bu… daha önce böyle değildi. İçimde bir şey o anda yer değiştirdi. Bir düşünce olmaktan ziyade, kendi kendine dolmak isteyen muazzam bir boşluktu. Ve bu kez yerini buldu.
Başımı kaldırdım. Ama kimseye bakmadım. Gözlerim avlunun içinde dolaştı. Zemine. Duvarlara. Boşluğa. Bir şey yoktu. Olması gerekiyordu. Göğsümde bir sıkışma oluştu. Bu panik olmaktan ziyade, az önce o sınırsızlık alanında bulduğum o şeyi bir anda kaybetmekti.
“Taş,” dedim. Kelime bu kez net çıktı. İkisi de bana döndü. “Taş… nerede?” Sesi yükseltmedim. Ama bu bir soru olmaktan öte, içimdeki o yarım kalmışlık hissinin çıplak bir çığlığı gibiydi.
Bakışlarım sabitlendi.
Ve o an anladım— ben hâlâ tamamen geri dönmemiştim.
Bir parçam hâlâ oradaydı.
☽ ☀ ☾
Avludaki sessizlik kısa sürdü. Yuhanon ilk hareket eden oldu. Bakışları benden kaydı, kazı alanına açılan geçide yöneldi. Sanki orada olmayan bir şeyi değil… orada olması gereken bir şeyin eksikliğini görüyordu. Duruşu sertleşti. Kararını çoktan vermişti.
“Alan kapatılacak,” dedi. Sesi sakindi. Ancak tartışmaya yer bırakmıyordu. “Şu an, hemen.”
Astrid hemen karşılık verdi. Bu kez sesi korkudan değil, öfkeden besleniyordu. “Ne demek kapatılacak?” dedi, bir adım öne çıkarak. “Az önce ne olduğunu gördün. Onu oradan çıkardık ve sen hâlâ—”
Yuhanon elini hafifçe kaldırdı. Sözünü kesmek için değil, çizgiyi belirlemek için.
“Bu tartışmaya açık değil.” Cümle kısa kaldı. Buna rağmen yeterliydi.
O ana kadar sustuğumu fark ettim. Fakat artık susamazdım. Başımı kaldırdım.
“Size taş nerede diye sordum.” Sesim yükselmedi. Cevap gelmedi. Bakışlarım önce Astrid’e, sonra Yuhanon’a kaydı. “Cevap alamadım. Üstelik siz hâlâ burayı kapatmayı tartışıyorsunuz.” Gözlerimi ondan ayırmadım. “Hayır.” Kelime net çıktı. Yuhanon’un bakışları bana döndü. “Bu senin kararın değil,” dedim. Sesim sakindi. Ancak bu kez içinde daha fazla sertlik vardı.
Yuhanon’un yüzünde küçük bir değişim oldu. Hatırladı. “Ne olduğunu bilmiyorsun,” dedi. Bu bir uyarı olmaktan öte, durumun ciddiyetini bildiren ağır bir itiraftı. “Ne olacağını da artık ben kestiremiyorum.”
Geri adım atmadım. “Doğru,” dedim. “Bilmiyorum. Fakat bu yüzden kapatamazsın.” Bir adım attım. “Bu iş böyle yürür.” Gözlerimi ondan ayırmadım. “Kazı dediğin şey… ne bulacağını bilmeden devam etmektir.” Sesim sakindi. Buna rağmen geri çekilmiyordu. “Ne olduğunu öğrenmek için devam edersin. İşte bu yüzden biz de devam edeceğiz.”
Astrid bana baktı. Bu kez sadece şaşkın olmaktan fazlası vardı. İçimdeki bu yeni ve dirençli adamı adeta yeniden değerlendiriyordu. Yuhanon sustu. Ama geri çekilmedi. Sadece kulağını kabartmış ve dinliyordu.
Emir… Fakat artık eskisi gibi etkili değildi. Başımı çok hafif yana eğdim. “Bu seni de aşan bir durum,” dedim. Cümlem yavaş ve netti.
Sessizlik indi. Yuhanon ilk kez cevap vermedi. Astrid nefesini tuttu. Ben başımı çevirmeden odaya giden geçide baktım. Görmüyordum. Ama hissediyordum.
“Orada bir şey eksik,” dedim. Bu cümle bu kez daha sakindi. “Elimizde olması gereken bir şey.” Gözlerimi tekrar Yuhanon’a çevirdim. “Ve ben onu hissediyorum.”
Yuhanon bunu anladı. Ama kabul etmedi. Henüz.
“Hiç kimse o alana inmeyecek,” dedi. Kesin ve bastırarak.
Başımı kaldırdım. Gözlerinin içine baktım. “Ben ineceğim,” dedim, duraksamadan. “Ve buna engel olabilecek bir gücün yok, artık.”
Bu cümle havada serin bir rüzgar gibi dolaştı ve yerini buldu. Sessizlik ise… parçalandı.
Yuhanon’un bakışı üzerimde kaldı. Söyleyecek bir şeyi vardı. Belliydi. Buna rağmen söylemedi. Bu kez beni durdurmaya çalışmadı. Bu küçük fark yeterliydi. Arkamı döndüm ve kazı alanına açılan dar geçide yöneldim. Taş duvarların arasından aşağı inen yol, yukarıdaki açık havadan keskin bir çizgiyle ayrılıyordu. Işık daralıyor, sesler kısılıyor, adımlar daha belirgin duyuluyordu. Arkamda Astrid’in geldiğini fark ettim; adımlarında tereddüt vardı ama geri çekilmiyordu. Yuhanon ise daha ağır ilerliyordu. Yetişmeye çalışıyor, ancak her adımında kararını yeniden ölçüyordu
Geçidin sonuna ulaştığımızda alan bir anda açıldı. Çukurun kenarında durdum. Aşağıdan yükselen yapay ışık yukarıya vuruyor, taş duvarların yüzeyinde kırılarak yayılıyordu. Aydınlatma rastgele olmaktan çok, aşağıda gizlenen bir gerçeğin mutlaka görülmesi için kurulmuş gibi fazla düzenliydi. Aşağıdaki ekipten biri başını kaldırdı. Beni fark etti.
“Köprüyü hazırlayın,” dedim. Sesim çok yüksek değildi. Ama aşağıya net bir şekilde ulaştı. “Aşağı iniyorum.”
Astrid yanıma geldi. Omzuma yaklaşacak kadar yakındı. Omuzlarındaki kızıl saçların gölgesi, bu loş çukurun dibinde beni gerçeğe bağlayan tek şeydi.
“Elias… bu iyi bir fikir mi?” dedi. Sesi alçaktı. Sorguluyordu ama beni geri çekmeye çalışmıyordu.
Cevap vermedim. Çünkü o anda aşağıya bakmıştım. Ve gördüm. Bu gelişigüzel oluşmuş bir yüzey değildi.
Obsidiyen… Bunu tanımamak mümkün değildi. Koyu, derin, ışığı geri vermeyen yüzey. Ancak burada gördüğüm şey… alışılmışlığın dışındaydı. Işık zemine çarpıyor, geri dönmüyordu. Dağılıyor, yüzeyin üzerinde tutuluyordu. Parlaklık oluşmaması için, sanki yüzey ışığı dışarı itmek yerine tamamen içinde tutmayı tercih eden bilinçli bir yansıma yokluğu gibiydi.
Obsidyeni tanıyordum. Ama bu… bildiğim hali değildi. Tüm alan tek parça bir karanlık cam gibi uzanıyordu. Bir adım daha yaklaştım. Kenara. Görüş açım genişledi. Ve o zaman detaylar ortaya çıktı.
Yüzey düz değildi. İçine işlenmiş bir düzen vardı. İlk bakışta seçilmeyen ince çizgiler, göz alıştıkça belirginleşiyordu. Dairesel bir form. Kusursuz bir çember. Fakat o çemberin etrafına yerleştirilmiş şekiller. Her biri farklıydı. Buna rağmen kopuk değillerdi. Aralarında boşluk yoktu. Birbirini izliyor, tek bir akışın parçaları gibi ilerliyordu.
Bakmak istemedim. Ama bakmayı bırakamadım. Bakışım durmadan birinden diğerine kaydı. Yaptığım bir inceleme olmaktan öte, gözlerimin kendi kararını verdiği ve benim sadece eşlik ettiğim tuhaf bir takip hissiydi.
Göğsümdeki boşluk bu kez dağılmadı. Toplandı ve tek bir noktaya yöneldi. Çemberin merkezine. Orası dolu değildi. Buna karşılık boş da sayılmazdı. Sanki orada bir şeyin yer alması gerekiyordu. Fakat o şey… henüz orada değildi. Tamam, orada olması gereken şey yoktu. Dokunduğum o taş… Neredeydi? Bu sorunun cevabını hâlâ alamamıştım. Ancak cevabı alacaktım… Nefesim değişti, ama düzensizleşmedi.
Aşağıdaki düzen eksik görünmüyordu. Yarım da değildi. Aksine… tamamlanmış bir şeyin içinde duruyormuşum hissi vardı.
“Sen… bunu fark ettin mi?” Astrid’in sesi yanımdan geldi. Gözlerimi zeminden ayırmadım. Cevap vermedim. “Ben fark ettim,” dedi. “Toz temizlenip, zemin ilk açıldığında.” Kısa bir duraksama oldu. “Ama sen… başka bir yere bakıyordun.” Sustu. “Merkezine…”
Bu cümle içimde yine o ana dokundu. Ne ve nasıl olduğunu hala bilmediğim. Ama doğruluğu ve gerçekliğine emin olduğum o an… Astrid devam etti.
“Tabi boş durmadım. Fotoğrafları Emma’ya yolladım. Şu an araştırıyor.”
Bu kez başımı çok hafif çevirdim. Ona bakmadım. Ama sesini daha net duydum.
Arkamızda Yuhanon vardı. Konuşmadı. Bu sessizliği… kesinlikle bilinçliydi.
Tekrar aşağıya baktım. Çember aynıydı. Şekiller aynıydı. Fakat bu kez farklı görünüyorlardı. Çünkü artık sadece görmüyordum. Anlamlandırıyordum. Ait olduğu yeri biliyordum. Bu sadece obsidyen bir zemin değildi. Beni içine çeken bir düzenin parçasıydı.
Ve ben de o düzenin içindeydim— benim de bir yerim vardı.
Arkamı döndüm. Yuhanon orada durmuş bekliyordu. Gözleri benimkilerde sabitlendi. Aramızda tek bir sesli kelime yoktu. Ama geri adım atanda yoktu.
Kaybetsem de durmayacaktım.
Astrid’e bakmadan söyledim.
“Emma’ya söyle…”
“Acele etsin.”