İçeriğe geç

Bölüm 20: Sapma

Heliorum Yolu — Aurelys

Silea

Arx’tan ayrıldığımızda arkamızda kalan şey bir mekân değildi. Hele aldığımız şey bir cevap! Hiç değildi… Daha çok… tamamlanmamış bir müdahale gibiydi. Sanki bir noktada bir şey yapılmış, ama özellikle yarıda kesilmişti. Bu hissin adı da, yokluğu da yoktu. Benimle gelmişti, göğsümün tam ortasında durmaksızın zonklayan o yabancı sızı gibi her adımımda bana eşlik ediyordu. 

Serenai…

Adını zihnimde tekrar etmek bile yeterliydi. Söyledikleri, nasıl söylediği… ve daha çok, neden devam etmediği. Ne yaptığımızı, nereye gideceğimizi biliyordu. Buna rağmen önümüze geçmedi ya da yolumuzu kesmedi. Uyardı ama engellemek için değildi. O bir  tercih sunmuştu. Ve bu düşünceyi taşımak istemiyordum. Çok ağır ve yanlıştı. Yüce Işık'ın asil düzeninde her şeyin bir yasaya bağlı olduğunu sanırdım; oysa şimdi o mühürlü kulelerin önünde, konseyin en katı muhafızının bize bilerek yol vermesinin tekinsizliğiyle sarsılıyordum. 

Yanımda yürüyen Lioren birkaç kez konuşmaya niyetlendi. Hissettim. Adımları her sarsıldığında, üzerime yönelen o gümüşi enerji dalgalanmasını tenimde açıkça duyabiliyordum. Ama her seferinde vazgeçti. Bu, onun doğasına aykırıydı. Normalde boşluk bırakmazdı. Bir düşünce oluştuğu anda onu hemen analitik parçalara ayırmak, tamamlamak isterdi. Şimdi ise… cümlelerini kendi içinde bırakıyordu. 

“Bizi neden durdurmadı?” dedim sonunda. Sesim sakin çıktı. Ama bu sakinlik… kararlığın göstergesi miydi? Emin olamıyordum. Düşünce kuyusunun mühürlediği o dilsizliği ilk kıran ben olmuştum. 

Lioren başını bana çevirdi. Bu soruyu bekliyordu. Belki de o da aynı yere takılmıştı, sadece farklı bir yerden, matematiksel kurallarla çözmeye çalışıyordu. Gözlerindeki o her şeyi tartan ışık çizgileri hafifçe kısıldı. 

“Durdurmak istememiş olabilir,” dedi, ses tonunu her zamanki mesafeli duruşuna çekmeye zorlayarak. “Ya da konsey kurallarına göre müdahalenin bir anlamı yoktur.” 

Başımı hafifçe iki yana salladım. “Hayır,” dedim, sesimdeki şüpheyi gizlemeden. 

Durmadım. Ama yürüyüşüm değişti. Daha keskin ve daha düz.

“Anlamı vardı, Lioren. Serenai gibi bir Ael, Albinor yasalarını hiçbir anlamı olmayan bir boşluk için esnetmez. Bunu seninde çok iyi biliyor olman lazım.” 

Bu kez Lioren sustu. Bu sert ve kesin tepkiyi beklemiyordu. Omzunun çizgisi istemsizce gerildi. 

“Ne yaptığımızı biliyordu,” diye devam ettim. “Ne bulamadığımızı da. Alt arşivde açtığımız o kitabı, parmaklarımın altından yükselen o kadim fısıltıyı çoktan sezmişti.” 

Kısa bir sessizlik oldu. Sadece Aurelys'in mermer yollarında yankılanan adımlarımızın o tekdüze ritmi doldurdu aramızı. 

“Belki de bu yüzden müdahale etmedi,” dedi bu kez daha dikkatli. Bana doğru biraz daha yaklaştı, sesini neredeyse Ael’lerin kulaklarından saklar gibi alçalttı. “Eğer o parıltı seninle ilgiliyse, konseyin yasakları bile o kadim kehanetin metinlerinin önünde diz çökmek zorunda kalır Silea. Tabi kehanet metinleri olduğunu varsayarak. Ayrıca Serenai sadece Yüce Işık'ın iradesine boyun eğmiş olabilir.” 

Bu cümle… eksikti. Her şey gibi buda eksik hissettiriyordu. Gerçeğin sadece kıyısına dokunuyordu. 

“Hayır,” dedim tekrar. Daha net. “Bu izleme, duyma ya da kontrol altında tutma değil.”

Durmadan tek seferde söyledim: “Yönlendirmek...”

Kelimeyi söylediğim anda içimde bir şey yerine oturdu. Mantıklı olduğu için değil. Kaçınılmaz olduğu için. Bu bir cevap değildi. Zaten verilmiş bir yol çizgisinin belki de fark edilmesiydi.

Lioren kaşlarını çattı. Adımları aniden yavaşladı. “Bizi yönlendirdiğini düşünüyorsun. Bizi bile bile o bilinmez çemberin içine ittiğini mi savunuyorsun yani?” 

“Evet.” Bu kez adımlarımı durdurdum. Lioren de hemen durdu.

Aramızda küçük bir mesafe vardı ama bu mesafe benim açımdan ilk kez anlam kazandı. Aynı şeyi düşünmüyorduk, aynı yerden bakmıyorduk.

“Peki neden?” diye sordu, gözlerini doğrudan gözlerime dikerek. "Eğer her şey bir iknadan ibaretse, bizim o mühürlü odalarda kaybolmamız konseyin ne işine yarayacak Silea? Neden bizi açıkça cezalandırmak yerine bu gizemli patikaya mahkûm etsinler?" 

Cevabım yoktu. Sanırım bu eksiklik beni rahatsız etmedi.

“Çünkü durmayacağımı biliyordu,” dedim, sesimdeki o ödün vermez inatçılığı onun zihnine kazımak ister gibi. “Mührü bir kez kırdığımı ve o Kadim Işıkçıların diliyle yazılmış satırlara dokunduktan sonra, Albinor'un hiçbir katı kuralının beni durduramayacağını benden daha iyi sezmişti. Ne de olsa o Ael Serenai, saflığın ve gerçeğin koruyucusu.” 

Bu açıklama havada asılı kalmadı. Aksine aşağı doğru indi, yerleşti ve oturdu. İlk kez… içimde bir direnç yarattı. Bu bir seçim değildi. Bunu ben seçmemiştim. 

Lioren bu kez hemen karşılık vermedi. Gözleri kısa bir an yere kaydı. Hesaplıyordu ama verileri yetersizdi. Bu tür bir niyeti açıklayacak bir sistem yoktu elinde. Uzun bir süre öylece yüzüme baktı. Gözlerindeki o saklı kaybetme korkusu, dudaklarının kenarındaki o kasılmada yeniden belirginleşti. Beni korumak istiyordu ama mantığının bittiği o sınırda duruyordu. 

Heliorum’un dış hattı görüş alanımıza girdiğinde konuşma kendiliğinden bitmişti. Kütüphane her zamanki gibi duruyordu. Işık akışı düzenliydi. Yapılar kusursuzdu. Hiçbir şey değişmemişti. Bu değişmemişlik… artık doğru hissettirmiyordu. Her şeyin bu kadar kusursuz görünmesi, arkasındaki o devasa sırların en büyük kanıtı gibiydi. 

Girişten içeri adım attığım anda bunu net fark ettim. Daha önce burası beni karşılar, içimdeki akışı tanırdı. Bu kez o karşılık gelmedi. Ama bu reddedilmeden ziyade, dinlemek gibiydi. Kütüphanenin o uyanan bilinci, adımlarımızın altındaki taş damarlarda pusuda bekleyen bir avcı gibi sessizce soluyordu. Beni dinliyordu, izliyordu.

Kubbenin altına ilerledik. Işık damarları yukarıdan aşağıya akıyor, zemine ulaştıklarında ince hatlara ayrılıyordu. Bu düzeni sayısız kez görmüştüm. Ama artık bakışlarım değişmişti. Bakıyordum, izliyordum. Daha önce tanıdık olan bu akışa eşlik ederdim, sorgusuzca. Şimdi… neyin yanlış olduğunu görmeye çalışıyordum. Mimarinin kusursuz geometrisinde saklanan o dördüncü kule eksikliğinin gölgesini arıyordum rafların arasında. 

“Her şey aynı,” dedi Lioren.

Bu Lioren’in her zaman yaptığı standart bir tespitti. Ama şuan bu tespit benim için… yeterli değildi.

“Evet,” dedim. Ama bu da benim her zamanki standart onayım değildi. Bu da benim için bir sorun tespitiydi. Her şey aynıydı… Peki neden? Bunun doğru olmaması gerektiğini bence artık ikimizde biliyorduk. 

Adımlarımı yön değiştirmeden sürdürdüm. Lioren bir an duraksadı. Sonra benimle aynı yöne döndü.

“Arşive mi gidiyoruz?” diye sordu, sesindeki o hafif huzursuzluk bu devasa salonun asil akustiğinde yankılanırken. "O parıldayan satırın başına mı döneceğiz?" 

Başımı salladım. “Evet.”

Bu kez nedenini açıklamadım. Çünkü açıklamak için erken olduğunu biliyordum.

Merdivenlere ulaştığımızda ışık hemen değişti. Yukarıdaki akış burada zayıflıyor, yerini daha sabit, daha ağır bir aydınlığa bırakıyordu. Taş basamaklar aşağıya doğru daralıyordu. Her adımda ses biraz daha belirginleşiyor, yankı daha kapalı bir alanda toplanıyordu. Bu adımların hareketi elbette tanıdıktı. Ama bu kez… aynı ritimde değillerdi.

Lioren arkamdan geliyordu. Onun varlığını hissediyordum ama dikkatimi dağıtmıyordu. Çünkü zihnim artık başka bir yerdeydi.

Serenai… Bizi durdurmadı. Çünkü… durmayacağımı biliyordu. Bundan emindim… 

Bu düşünceyi bu kez içimde tuttum. Ama orada kaybolmaması için kendime bir söz verdim. 

Durmamalısın Silea!

Alt kata ulaştığımızda duraksamadan koridora girdim. Taş duvarlar daha kalındı, ışık daha azdı. Bu yer her zaman sessizdi. Ama şimdi bu sessizlik… sanki haykırıyordu.

Sanki bir şey… burada, tam bu anda bizi, beni bekliyordu.

“Burada ne arıyoruz?” dedi Lioren, yanımda belirdiğinde. Omzu omzuma değdi ve o anlık temas, bu karanlık koridorun soğuk havasını bir kez daha sarsmaya yetti. "Eğer o kitap bize yeni bir satır göstermeyecekse, bu karanlıkta neyi kovalıyoruz Silea?" 

Bu kez beklemeden: “Başlangıcı,” dedim, bakışlarımı koridorun sonundaki o girilmesi yasak odaya dikerek.

Başlangıç… bu farklı hissettirdi. Aramaktan ziyade, geri dönmek gibi. Ve bu düşünce… ilk kez beni durdurmak yerine ileri itti. İçimdeki o rasyonel kütüphaneci son kez fısıldadı ama onu dinlemedim; çünkü yasaklar bir kez kırılmıştı ve Yüce Işık bile bizi bu çemberin dışına fırlatamayacaktı.

☽ ☀ ☾

Merdivenlerin başlangıcına ulaştığımda durmadım. Alt katın havası yukarıdan farklıydı; daha serin değilde, daha ağırdı. Sanki burası yalnızca ışığın değil, zamanın da daha yavaş aktığı bir yerdi. İlk basamağa adım attığım anda bu fark netleşti. Nefesim bir anlık aksadı. Nedensiz… ama görmezden gelinemeyecek kadar belirgindi. Yukarıdaki düzenli akış burada yoktu. Işık sabitti. Gölgeler sabitti. Bu sabitlik… olağan değildi. Dikkat gerektiriyordu. Işık korusun, Heliorum’un bu mühürlü damarları, sanki az önce attığım her adımı ezbere biliyormuş gibi hırsla zonkluyordu. 

Adımlarım taş zeminde yankılandı. Ses geri döndü, ama olduğu her zaman ki gibi değildi. Biraz gecikmiş ve bastırılmış gibiydi. Bu küçük fark, mekânın düşündüğümden daha derin olduğunu hatırlattı. Burası sadece saklanan şeylerin olduğu bir arşiv değildi. Aynı zamanda… kendini koruyan bir yerdi.

Lioren arkamdan geliyordu. Hiç konuşmadı, soru sormadı. Onun sessizliğide değişmişti. Yukarıdaki sessizliği, anlamaya çalışan bir zihnin duraklamasıydı. Bu ise… temkinli bir Lioren sessizliğiydi. Zihnimden yayılan keskin huzursuzluk dalgasını hissettiğini biliyordum; aramızdaki görünmez bağ, bu loş koridorlarda adeta gergin bir ip gibi titriyordu. 

“Bu yer…” dedi sonunda, sesini alçaltarak. Bana doğru bir adım daha yaklaştığında, gümüşi enerjisinin o tanıdık, korumacı sıcaklığı sırtıma hafifçe çarptı. “Her zamankinden daha kapalı hissettiriyor. Sanki kütüphanenin uyanan bilinci, konsey mühürlerini bizim üzerimize atmak için pusuda bekliyor Silea.” 

Bunu söylemeden öncesinde hissetmiş olmalıydı. Ama şimdi dile getirmeyi seçmişti. Cümlesi bitttiğinde dönüp ona bakmadım. Çünkü aynı şeyi bende hissediyordum. Ama bu hissin nedeni mekânda değildi. Benim bakış açım değişmişti.

Merdiven boyunca ilerledik. Duvarlar aynı, yüzeyler pürüzsüz, çizgisiz, müdahalesizdi. Bu alanın en belirgin özelliği buydu: iz bırakmıyordu. Ne gelenlerin, ne geçenlerin. Her şeyi olduğu halinde tutuyordu. Ama bu kez… birşey farklıydı. Doğru gelmeyen birşey vardı. Durmadım ama yine de adımlarım istemsizce yavaşladı. Her şeyin bu kadar kusursuz bir sessizlik içinde korunması, ardında saklanan o devasa etkinin göstergesiydi.

Arşiv odasının bulunduğu kapıya yaklaştığımızda bunu daha net hissettim. Daha önce defalarca geldiğim bu yer şimdi… farklı duruyordu. Girişi, yüzeyi aynıydı. Fakat ışıkla kurduğu ilişki kırılgan hissettiriyordu. Her zaman o bağ kopacak gibi.

Son adımda dengem çok hafif kaydı. Düşecek gibi oldum ama durmama neden olacak kadar değildi. Ama o anda— içimde bir şey durdu. Tanıdıktı, güçlüydü ve burada olmaması gerekiyordu. Bunu neden şimdi hissettiğimi bilmiyordum. Ama yanılıyor olamazdım.

Bu bir histen ziyade, kokusu olan— koku mu? Biri olmalıydı ve buraya ait değildi. Kütüphanenin kendi enerjisinden tamamen bağımsız, Arx'ın tepelerinden süzülen o asil ve ezici Ael frekansı tam karşımızdaki mühürlü odadan dışarıya sızıyordu. 

Sadece ilerledim… ve içeri girdim.

İlk fark ettiğim şey… hiçbir şeydi. Bir an, sadece bir anlığına hiçbir şey yok gibiydi. Bakışlarım odanın içinde dolaşıyordu. Adım adım… Ama aradığım şey… görünmüyordu. Ne aradığımdan da emin değildim. 

Sonra onu gördüm.

Oradaydı. Hareket etmiyordu. Konuşmuyordu. Bakıyordu. Sanki bizim gelmemizi beklemiyordu… burada karşılaşacağımızı zaten biliyordu. Masanın hemen yanında, o parıldayıp sönen kadim kitabın birkaç santim ötesinde, tüm ihtişamıyla dikiliyordu. 

Bu farkı anladığım anda içimde çok net bir şey değişti. Bu… başlamış olan bir şeyin devamında gelmesi en muhtemel olmayan andı.

Lioren bir adım geride kaldı. Nefesini duydum. Kısa ve hızlı. Bu kontrol etmeye çalıştığı bir refleksti. Tepkisini saklamaya çalışıyordu ama başarılı olamıyordu.

“Lysara…” dediğinde; sesinde ilk kez net bir belirsizlik ve bir Albens'in asla taşıması gerekmeyen o derin şok dalgası vardı. 

Ama ben… konuşmasını beklemedim. İlk fırsatı ona vermek istemiyordum.  Gözlerimi ondan ayırmadan bir adım daha yaklaştım.

“Burada neler oluyor?” dedim. Cümle ağzımdan çıktığı anda bunun tek bir anı kapsamadığını fark ettim. Bu soru… yalnızca bu odadaki durum için değil,  son gün dönümlerinde olan her şey içindi. Ama hangisi için sorduğumu bilmiyordum.

“Benden… ne gizliyorsun? Naraelis’teki o enerji kırılmasında senin hakkında gördüklerimi, kütüphanenin uyanan bu tekinsiz bilincini ve her şeyin başladığı bu yasaklı odadaki o kadim satırların varlığını benden neden sakladın?” 

Sorularımın boşlukta yok olmayacağına emindim. Ama cevaplar… cevaplar için emin değildim. 

Lysara’nın bakışları değişmedi. Aynı sakinlik ve ölçü. Ama bu  kez sakinliği güven vermiyordu. Tanımadığım bir kontrol gücü vardı. Yüce Işık’ın eğitici annesi, karşımda bu kez bir rehber gibi değil, zihnimizin her bir akışını mühürlemeye hazır katı bir yargıç gibi duruyordu. 

Lioren bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp elini hafifçe koluma koydu. Parmaklarının o sarsılan, endişeli dokunuşu alt arşivin tüm soğuk mermerlerini bir anda eritti. Gerginliği daha belirgindi artık. Sesindeki beni korumak isteyen hırslı inatçılıkla “Yüce Ael’e karşı konuşurken kelimelerini tartmalısın, kuralları tamamen esnetiyoruz.” Bakışlarını Lysara’ya dikmiş ve Ael olduğunu biliyorum tavrını takınmıştı. 

Devamında “Silea—”... derken sözünü tamamlamasına izin vermedim.

“Hayır,” dedim, sesimi bu loş odanın duvarlarında sertçe yankılatarak. 

Gözlerimi Lysara’dan ayırmadım.

“Artık değil, Lioren. Albinor’un hiçbir katı kuralı, konseyin hiçbir mühürlü yasağı artık bu odadaki gerçeğin üzerini örtmeye yetmeyecek.” 

Bu iki kelime odanın içinde ağırlaştı. Ama etkisi… netti. İtiraz etmiyordum. Artık çizgilerimi çekiyordum. 

Lysara hâlâ konuşmamıştı. Sessizliği, cevapları olmadığı anlamına gelmiyordu. Aksine bu bir tercihti. Konuşmamayı seçiyordu. En azından kelimelerle… 

Ve ben bunu anladığım anda… bende seçimimi daha net yaptım. 

Artık geri adım atmayacaktım. 

Yüzleşmeye hazırdım. 

☽ ☀ ☾

Lysara hareket etmedi. Ne geri çekiliyor, ne de kımıldıyordu. Bu da seçiminin bir duruşuydu. Sadece sözsüzlüğü değil, fiziksel sessizliğini de kullanıyordu.

Bakışları üzerimde sabit kaldı. Ne sertti ne de yumuşak. Ne şefkatliydi ne de uzak. Tanıdık bir şey vardı o bakışta… ama yanlıştı. Daha önce beni tutan, yön veren o bağ… eski yerinde değildi. Yerine başka bir şey gelmişti. Daha soğuk ve daha keskin.

Yerimde duramıyordum. Bir adım attım, üzerimdeki o ezici Ael baskısına inat çenemi hafifçe yukarı kaldırdım. Nasılsa ben Ael olan Lysara’yı tanımıyordum. Ben beni eğiten, büyüten Lysara’yı tanıyordum. Bu da baskısını kabul etmeme şansı veriyordu.

“Cevap vermeyecek misin?” dedim. Sesim sakindi ama içinde beklemekle ilgili bir tını yoktu. Bu farkı ben de o anda anladım. Eskiden açıklama arardım. Bir çerçeve. Bir yön. Şimdi… doğrudan cevapları istiyordum. Kusursuz bildiğimiz bu düzende saklanan o devasa yalanları onun ağzından duymak istiyordum. 

Lysara’nın bakışları çok hafif değişti. Yüzünde değil, dikkatinde. Söylediklerime değil… arkasında gezinen söylemediklerime bakıyordu. Zihnimden yayılan o hırslı enerji dalgalanmasını tarttığını biliyordum. 

“Ne duymayı bekliyorsun?” dedi sonunda. Sesi sakindi. Ama araya mesafe koyuyordu. Kelimeleri sanki bu loş arşivin duvarlarına mühürler gibi mesafeliydi. 

Kaşlarım çok az gerildi. “Gerçeği,” dedim. Tek kelime.

Lysara başını çok az eğdi. Bu bir onay değildi. Daha çok… merak ediyordu. “Gerçek,” dedi, ses tonundaki o mutlak otoriteyi bozmadan. “...senin düşündüğün kadar basit değil.” 

Bu cümle yabancıydı. Hemde çok yabancı. Aurelys’te herşey çok basittir. Kurallar, yaşam, döngü. Hepsi kayıt altında ve olağan sınırlar. Ama şimdi “basit değil” dediği anda hiçbirşey yumuşamadı. Aksine o kadar keskinleştirdiki, ikiye bölüneceğimi hissettim. Dikkatimi topladım ve devam ettim.

“Basit olduğunu söylemedim,” dedim, adımlarımı masanın kenarına doğru sabitleyerek. “ Gerçeklerin saklanmaması gerektiğini söyledim. Heliorum'un en alt katında, bu oda da konsey mühürlerinin arkasında parıldayan kadim yazıları benden gizlemeye hakkın yoktu Lysara.”

Arkamda Lioren hareket etti. Müdahale edeceğini biliyordum. Hep böyle yapardı. Gümüşi Albens o korumacı gerilimiyle araya girmeye yeltendi. 

“Bu konu—” diye başladı Lioren, sesindeki o saf endişeyle. 

“Karışma!” diyerek sözünü kestim. 

Sesim yükselmedi. Ama hiçbir açık bırakmadı. Lioren sustu. Bu ilk değildi. Ama bu kadar net… ilk kezdi. Göz ucuyla onun gerilen omuz çizgisine ve beni korumak için nasıl hırsla soluduğuna baktım ama bakışlarımı hemen geri çektim. Bakışlarımı Lysara’dan ayırmadım. 

“Beni buraya getiren şey ne?” dedim. “Bu oda mı? Bu şehir mi? Yoksa sen mi? Bizi Heliorum'dan çıkarıp o kulelere kadar sürükleyen bu görünmez akışın arkasında ne var?”

Duraksamadım. “Bir şey değişti,” diye devam ettim, sesimdeki o ödün vermez inatçılıkla. “Ve sen bunu biliyorsun. Aurelys'in tüm enerji frekansı yön değiştirirken sen şuan burada, bu sessizliğin ortasında ne arıyorsun ya da neyi bekliyorsun?” 

Oda… dinliyordu. Zemin altındaki ışık damarları bile bu sözel savaşın ortasında adeta nefesini tutmuştu. 

“Serenai.” dedi ve isim havada çakılı kaldı. Buz gibi hissettirdi. Lioren bu kez tepki verdi, istemsizce bir adım öne çıktı. Ama konuşmadı. Lysara’nın bakışları değişti. Çok az. Ama yeterli. 

“Onu gördün,” dedi. Bu tabi ki bir soru değildi. 

Geri çekilmedim. “Bizi engellemedi,” dedim sadece.  

“Çünkü durmayacaktın,” dedi Lysara. Cevap hazırdı. Şaşırmadım.

“Biliyordu,” dedim. “Ne yapacağımızı. Mührü bir kez kırdıktan sonra kütüphanenin hiçbir katı kuralının beni durduramayacağını benden daha iyi sezmişti. Çünkü o öngörünün sahibi.” 

Bir adım daha attım. Mesafe neredeyse kapandı. Lysara’nın daha önce hiç görmediğim o asil cüppesinden süzülen parıltı yüzüme sert gölgeler düşürüyordu. “Ve sen de… bunu durdurmadın.” 

Bu bir suçlama değildi. İlerlemenin sonucuydu. Lysara bu kez doğrudan gözlerimin içine baktı. Kaçınmadan. Ölçmeden.

“Bildiğimi mi düşünüyorsun?” dedi. Bu soru gelişigüzel yüzeysel bir soru değildi. Altında yatan birçok şey vardı. Hissettim.

Durmadım. “Hayır,” dedim. Kısa. Kesin. “Bildiğini değil… izin verdiğini düşünüyorum. Bizim o yasaklı koridorlarda kaybolmamıza, o kadim dille yazılmış yazıları uyandırmamıza bilerek göz yumdun Lysara.” 

Cümle aramızda asılı kaldı ve bu kez… içimde bir şeyler yer değiştirdi.

Lioren öne çıktı, elini bu kez omuzuma koydu. Parmaklarının o sarsılan, beni bu tehlikeden çekip çıkarmak isteyen hırslı dokunuşu elbisemin altındaki tenimde zonkladı. 

“Bu saçma,” dedi Lioren, sesindeki o bastıramadığı panikle. “Lysara’nın böyle bir manipülasyona ortak olması—”

“Elini çek!” Bu kez sesim sertti. Yer bırakmadı. Lioren durdu. Ama sadece durmadı. Aldığı şokla geri çekildi. Artık bu sahnede yeri yoktu. Ve bu… benim seçimimdi. Onu konseyin ve Lysara'nın öfkesinden uzak tutmanın tek yolu, bu çemberin ortasında tek başıma dikilmekti. 

Lysara uzun uzun bana baktı. Sonunda ifadesi tamamen değişti. Gözlerindeki daha önceden tanımadığım o asil ışık, yerini tamamen soğuk bir mesafeye bırakmıştı. 

“Sen,” dedi yavaşça, ses tonundaki o ezici güçle. “...kendini bir merkezin parçası sanıyorsun.” 

Cümlesi dışarıdan bakıldığında sıradandı. Ama altı yine fazlasıyla doluydu. Devam etmeden öylece durdu ve bekledi.

Göğsümdeki baskı geri geldi. Ama bu kez çekmiyordu da içimde kendini sabitliyor gibiydi. Kendine bedenimde bir yer arıyordu. O uzaklardan gelen tekinsiz rezonans, sanki bu odanın içinde tamamen vücut bulmuştu. O vücut… bendim!

“Öyleyim,” dedim hiç düşünmeden. Bunun refleksle ya da kızgınlıkla söylenen bir kelimeyle alakası yoktu. Bu… inançtı. 

Lysara’nın gözleri bir an kapandı. Kısa bir an… Açıldığında ise farklıydı.

“Hayır,” dedi. Tek kelime. “Sen,” diye devam etti, sesini bu odanın duvarlarında adeta bir idam fermanı gibi yankılatarak. “...bir merkez değilsin, Kütüphaneci… Sadece kayıt tutmak için varsın.” 

İsmimi söylemedi.  İlk defa… görevimle hitap etti. Bu kez bana seslenmiyordu. Beni Aurelys’teki konumumla tanımlıyor, sınıflandırıyor ve aramıza mesafe koyuyordu. 

İçimde bir şeyin kaydığını hissederek çaresizce son bir adım daha attım. 

“Sen,” dedi, daha net, adımlarını bana doğru atarken. “...bir bütünün parçası da değilsin.” 

Odanın dengesi kırıldı. Hissi değişti. Bana doğru bir adım daha attı. Oda küçülmüyordu, ama kaçacak mesafem kalmadığını hissettim. Zemin altındaki ışık damarları hırsla, nabız gibi atarak akmaya başladı. 

“Sen…” Durdu. Bakışlarını üzerimde tuttu. 

“...düzenin dışında kalan bir hatasın.” Zaman… durdu, uzadı. 

Ardından kontrolsüzce kaldığı yerden akmaya devam etti.

“Sen sadece bir sapmasın.”

☽ ☀ ☾

O an… bir şey koptu. Ve yerine hiçbir şey gelmiyordu.

Cümlelerler göğsümde bir yerde durdu. Kulaklarımın kabul ettiği, ama mantığımın süzmeyi reddettiği o cümleler içime yerleşti. Nefes aldım, almaya çalıştım. Ama tamamlayamıyordum.  Lysara’nın ilk kez tanık olduğum o asil ve cellat gibi soğuk sesi, Albinor’un tüm yasalarını zihnimde un ufak etmişti: “Sen sadece bir sapmasın.” 

Lysara hâlâ karşımdaydı. Aynı yerde. Aynı duruşta. Bakışlarım onun üzerindeydi… fakat dikkatim kaymıştı. İçimde hala bir şeyler yer değiştiriyordu. Duygularım tamamen kontrolü ele almıştı. 

Lioren bir şey söyledi. Duyuyordum ama anlamlandıramıyordum. Sesler zihnime akıyordu. Kelimeler vardı… anlamları yoktu. Onun beni korumak için çırpınan o gümüşi enerjisinin uğultusu bile kulağımda boğuk bir gürültüye dönüşmüştü. 

Başım istemsizce döndü. Bunu ben yapmadım. O anda fark ettim ve artık Lysara ile Lioren’in arasında durmuyordum. Bedenim yönünü değiştirmişti. Tüm ağırlığım, tüm dikkatim… duvara dönmüştü.

Her şeyi başlatan şeye.

Bir adım attım.

“Silea—”

Lioren yaklaştı. Kolumu tuttu. Bu bir refleks değildi; beni durdurmak istiyordu. Parmaklarının endişeyle sarsılan sıcaklığı tenime sertçe battı, beni bu tehlikeli döngünün dışına çekmeye çalışıyordu. 

Durmadım. Durmak istemedim.

Elini tuttum. Yavaşça geri ittim. Tartışmaya açık değildi. Göz göze gelmedik. Gerek yoktu. “Bırak Lioren,” diyen dilsiz bir frekans yayıldı aramızda. 

Duvarın önünde durdum. Kristal yüzey devasa bir kütle gibi önümde yükseliyordu. Önceden gördüğüm yüzeydi. Yine de aynı değildi. Sabitti… fakat içinde bir hareket vardı. Çok derinde. Çok yavaş.

“Silea… o damar…” Lioren’in sesi bu kez netti. Gerilimle incelmişti. “Işıklar adına... Hareket ediyor!” 

Görüyordum. Daha önce fark ettiğimiz o ince enerji hattı artık sabit değildi. Yüzeyin altında ilerliyordu. Işık gibi akmıyordu. Daha yoğundu. Daha derindi. Taşın kendisi hareket ediyordu. Damar kıvrıldı ve yön değiştirdi. Sonra… doğrudan bana yöneldi.

Göğsümdeki baskı arttı. Bu bir çekilmeden çok çağrıydı. Geri çekilmedim. Dizlerimde bir boşalma anı hissettim. Direnmedim. Bedenim benden önce karar verdi. Dizlerimin üzerine çöktüm. Mermer zeminin altındaki o kadim damarlar, diz kapaklarımdan yukarıya doğru hırsla tırmanıyordu. 

Şimdi görüş alanımda yalnızca duvar vardı. Devasa… Mat… Derin…

Bakışım tek bir noktaya sabitlendi. Damar o noktaya ulaştı. Durmadı. Genişledi, genişledi… İnce bir hat olmaktan çıktı. Dağıldı ve budaklandı. Yüzeyin altında her noktaya yayıldı. Beni takip ederek büyüyordu.

Sonra— tam karşımda durdu. Kısa bir an. Ve duvar tepki verdi. Kırılmadı, damarlar hareket etmeye devam etti. Yüzey dışa doğru gerildi. Sanki içinden gelen bir baskıyla esniyordu. Kristal duvar, kendi içinde sarsılıyordu. Sanki… sanki içinde bir şey vardı ve yüzeye ulaşmaya çalışıyordu.

Nefes alışlarım yavaşladı. Gözlerimi kırpamadım. Damarın olduğu noktada yüzey bu kez inceldi. Sonra iki yana ayrıldı. Sessizce. Zorlama olmadan.

Ve içinden… bir parça havada hareket etti.

İlk bakışta ne olduğunu anlayamadım. Bildiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Kristal duvarın yapısına da aykırıydı. Işıksız… hatta neredeyse ışığı yutan bir yüzeyi vardı. Parıldıyordu; fakat yansıtmıyordu. Işık üzerine düşüyor, sonra kayboluyordu. Bakınca… içine çekiyordu, hapsediyordu. Sanki sınırı yoktu… derindi. Kesinlikle boğucu bir derinliği vardı. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Düşüyordum. Buna rağmen yinede  içinde bir sıcaklık hissediyordum. Soğuktu ama sıcaktıda.

Daha önce hiç görmediğim bir şeydi. Duvarla bağlantısı tamamen koptuğunda havada öylece asılı kaldı. Tam önümde. Göz hizamda. Aramızda mesafe kalmamıştı.

Elimi kaldırdım. Yavaşça.

Bu istemsizce bir hareketti. Kontrolüm tamamen benden alınmış ve karşılık veren başka bir istek uyanmıştı içimde. Korku yoktu. Şüphe yoktu. Soru yoktu. 

Sadece tanımlanmamış bir isteğin son adımı. Parmaklarım taşa yaklaştı. Odanın içindeki her şey ağırlaştı. Sesler tamamen kesildi. Işık yönünü kaybetti. Zaman… gerildi. Lioren'in arkamdan nefesini tuttuğunu, enerjisinin havada çaresizce asılı kaldığını hissediyordum ama artık parmaklarımı geri çekecek güç benim kontrolümde değildi.

Parmak uçlarım taşa değdi.

Ve— her şey sustu.

Işık sönmedi. Ama anlamını kaybetti.

Zaman durmadı. Ama anlamını yitirdi.

Nefesim zaten bedenimde gezmiyordu. Ve ben… hareket etmedim.

Zihnimde son kez çınlayan tek bir fısıltı vardı, odanın duvarlarında daha önce hiç işitmediğim o yabancı, puslu ses mırıldandı…