İçeriğe geç

Bölüm 3 - Üçlü

Yine normal bir gündü, market yağmalamaya gidecektim.

Evden çıkmadan önce İris beni durdurdu.

Önümde yuvarlanmaya başladı; bir çeşit altı bacaklı kedi gibi bir hissiyat veriyordu. Yanına çöktüm ve onu nazikçe okşadım.

"Market ziyareti," dedim ona, sanki cevaba ihtiyacı varmış gibi. "Hava kararmadan geri gelirim. Ben yokken uslu dur."

Çantamı aldım, eşyalarımı kattım ve yola koyuldum.


Daha bir kilometreyi bulmamışken hayat, işlerin her zaman ters gideceğini bana yine gösterdi.

Tanıdıklar'dı bunlar. Yine onlar gelmişti. Şaşırmış değildim. Onların olayı buydu zaten; bitmeden, usanmadan gelmeye devam ederlerdi. Bir nevi... aylaklar gibi? Herhalde.

Altı taneydiler. Normalde bir veya iki tane görürdüm; bu biraz fazla, yalan olmasın. Benim için problem mi? Hayır, değil. Mermi işleri çözüyor zaten benim yerime.

Çalışmayan birkaç arabanın arkasında siper aldım ve icraata başladım. İsabetliydi. Hâlâ formdayım herhalde. Biz de boş değiliz sonuçta. İlk ikisi anında düştü, üçüncüsü ise biraz daha yürümeye devam etti ama işin sonunda yere yığıldı.

Mermimi dolduruyordum, üç hedefim vardı. Ama işler pek iyi gitmedi. Bir şey beni arkadan tuttu ve sonra da duvara fırlattı.


Hazırlıksız yakalandım. Bir anlığına dünya yan dönmüş gibi oldu, omzum duvara sertçe çarptı ve o şey boğazıma uzandı.

Bir eldi. Sert bir el. Normal gibiydi, tabii ki bir gardırobun içinden çıkması dışında. Uzaktan buraya kadar uzanmıştı. Sadece bir el yoktu, düzinelerce vardı.

Evet, bu bir gardıroptu. Dört ayağı üstünde ayakta duran, kapıları yarım açık, tahtadan bir gardırop. Ellerin hepsi farklıydı. Yaşlı olanın yanındaki bir çocuk eli ince ve küçüktü. Ojeli bir kadın elinin hemen dibinde soluk renkli, kılsız, tüysüz bir el. Hiçbiri uyuşmuyordu.

Ellerden buğday tenli olan bir tanesi beni boğmakla uğraşan idi. Onun bileğinden tuttum ve kolunu kırdım. Fakat geri çekilmedi. Acı onun için bir hiç gibiydi.

Beni tekrardan tutup fırlattı. Bu sefer bir çöp kutusuna. Ona ateş ettim. Etkilemedi. Gittikçe daha da fazla kol çıkarmaya devam etti.

---

İşte bu anda bir silah sesi duydum. Yaratık geriye doğru çekildi.

"Dedim size, burası doludur diye." Aras'ın sesiydi bunu söyleyen. Tanıdıklara doğru ilerliyordu bile, yanımdan geçerek. Sanki bu an için yaşıyormuş gibi gidiyordu adeta. Yumrukları ve darbeleri sokak dövüşü gibiydi.

"Aras, sağ!" diye bağırdı Bahçıvan. Elindeki sprey ve çakmağı Tanıdıklara doğru sıktı. İyi iş çıkardı harbi. Yaratık alev aldı. Bu da yetmedi ama, çünkü hâlâ üzerine doğru geliyordu. Bahçıvan ise bu sefer yaratığın suratına asidi fırlatıverdi.

Ondan sonra ise Çarpık geldi.

Bir şey söylemedi. Zaten söylemezdi de. Sadece yanımdan geçip hedefe doğru ilerledi. Yaratık ona yumruklar attı, ama ayıboğan bir adama işlemeyecek düzeydeydi bu yumruklar. Çarpık lakabını boşuna almamıştı bu adam. Hep yanında taşıdığı levyesi ile gardıroba doğru ilerledi ve ona bir darbe indirdi.

Hassas noktasından indirdiği darbe onda küçük bir açıklık yarattı.

Bahçıvan ve Aras, daha doğrusu "Kan Çanağı Aras" (evet, kendine bu lakabı taktı. Bunun havalı olduğunu düşünüyormuş... Daha 19 yaşında sonuçta, eminim bu dönemde geçer), Tanıdıklar ile uğraşıyordu.

Çarpık gardırobu yara yara açmayı başardı. İçinde odun yapıya bağlanmış damarlı bir kalp bulunuyordu. Çarpık bir süre baktı, inceledi. Sonra ise levyeyi kalbe sapladı ve işi bitirdi.

Bütün kollar aniden hareketsiz kaldı. Sonra ise hepsi birden yere düştü.

"Rica ederim," dedi Aras bana sırıtarak, ellerinde kanla ve anın tadını çıkarırken.

Üçlüye bir baktım: adrenalin ve heyecan ile dolu bir genç gülümsemekle meşgul, Bahçıvan yana çökmüş, şimdiden gardırobu inceliyor ve "mükemmel moleküler kararlılık..." diye bir şeyler söylüyor, Çarpık ise sadece... duruyor.

"Zamanlamanızı seviyorum, beyler," dedim.

"Her daim, her zaman!" dedi Aras gururla.

Çarpık ise hiçbir şey demedi. Sadece levyesindeki kanı temizledi.

Gardıroba bir baktım. Beni öldürme potansiyeli olan bir şeyin şu an tamamen hayattan kopmuş olması garip bir his.

"Buna Parmaklı Dolap adını taktım," dedim.

"Hepsine bir ad veriyorsun," dedi Bahçıvan, dolaptan gözünü ayırmadan. "Sende bilim insanı potansiyeli var aslında, yanlış kariyer seçmişsin sen."

Kimse aksini iddia etmedi. Bilmem. Belki de cidden potansiyelim vardı?