Uyandığımda ilk aktif olan duyum kokuydu: yanık şeker kokusu aldım.
İyi türden bir şeker kokusu değildi. İnsanın midesini bulandıran cinstendi. Yatağımdan kalktığımda onu gördüm. Camdan içeri sızmakla meşguldü.
Bal peteği desenleri, altıgen ardına altıgen, açık sarı, sanki nefes alıyormuş gibi yavaşça inip kalkan bir doku.
"Bal Kaynağı," dedim kendi kendime. "Tabi ki yine sensin," diye de ekledim.
Neyse ki zeki değil. Olayı da o zaten. Aç değil, öfkeli değil, saldırgan değil. Tek amacı yayılmak, başka hiçbir amacı yok nedense. Sana saldırmaz ama nerede durması gerektiğini de bilmez. Ciğerlerine dolabilir, dikkat etmekte yarar var.
Çakmağımı çekmecenin üstünden alıp en yakındaki altıgene doğru tuttum. O ısıdan nefret eder.
Anında geri çekildi, adeta yumruk yemişçesine. "İyi," dedim kendimce. "Hâlâ çalışıyor."
Sonraki 10 dakikayı odadaki Bal Kaynağı'nı temizlemekle geçirdim. Yavaş yavaş her yerden onu temizledim. İşim bittiğinde kolum uyuşmuştu ve evin içinde o iğrenç koku duruyordu. Ama en azından artık ölme ihtimalim yoktu.
Bazen sabahları tamamen bununla geçer, alışsanız iyi olur.
Giyindim, çantamı aldım, İris'in kafasını okşadım ve işlerim için yola koyuldum.
İki sokak aşağıda terk edilmiş bir market vardı. Zaten yağmalanmış bir yerdi ama yine de gitmeye karar verdim çünkü insanlar bir şeyleri geride bırakmış olabilirdi. Ve yalan olmasın, beklediğimden iyi çıktı. Oldukça fazla protein bar ve... Şükran Hanım Bisküvileri. Üstünde o garip tavuk maskotuyla beraber, o tatsız tuzsuz, dandik bisküviler... Evet, kıyamet zamanı bile insanlar almak istememiş. Tatları o kadar kötü. Ama yemek yemektir. Bulduğum ne varsa çantama koydum ve bir an önce mekândan ayrıldım. Fazla durmamakta fayda var yoksa garip bir Bilinçdoğan aniden gelip sıkıntı çıkarabilir.
Şimdi sıra Deli Davut'u ziyaret etmekte.
Deli Davut zamanında bir züccaciye olan mekânın tekine çöküp orada silah dükkânı açmış. Silahları nereden buldu? Allah bilir. Emin olun kimsenin buna bir cevabı yok. Ama Davut bu, bulmuştur bir yerden. Adam kıyamet başladığından beridir işinin başında. Takdir etmek lazım. Silahları raflara dizmiş, mermileri eski kaselere doldurmuş, bir de pişmiş kelle gibi sırıtışı yok mu, bitiriyor insanı.
"Mehmet!" Kapıyı açıp içeri girdiğimde söyledi. "Gene hayatta kalmışsın? Ne getirdin bakalım?"
Masaya taze bir süt koydum. Sütü çocukluktan beri sevmem, ama o çok sever. Tenha bir yerde bulunan eski bir çiftlikten almıştım. Güzel bir maldır.
Davut'un gözleri parladı; o an dükkânı bana ver desem belki de kabul ederdi.
"Oh oh, şuna bak hele!" dedi ve kova kova mermileri bana hazırladı. "Geçen bir Bilinçdoğan avına çıkmışım var ya, görmen lazım! Böyle bir şey yoktu," dedi.
Alın size Davut. İçinde korku diye bir şey kalmamış herhalde. Eleman balık avlar gibi Bilinçdoğan avlıyor. Onun için bu bir aktivite. Aksiyon arıyor sanırsam. Saygı duyarım, ne diyeyim? Ona hiç sormadım niye böyle bir şey yapıyorsun diye. Sormaya da gerek yok bence.
Mermileri alıp yola koyuldum.
Sokaklarda ilerlerken yine kader cilvesiyle geldi.
Halk onlara Tanıdıklar diyor. Kabuslarında tanıdıklarını görürsün ya, ha işte o mantıktan. Bizim gibiler... Yani büyük oranda. İki kol iki bacak, gövde, surat. Ama orantılar biraz sıkıntılı. Bazılarının suratları fazla büyük, bazılarının kolları yere uzanıyor. Bazıları ise tarif edilemeyecek düzeyde deforme olmuş.
Üç tanesi bana doğru gelmeye başladı. Kesinlikle oldukça isteklilerdi. İkisini onlar çok yaklaşmadan indirdim. Neyse ki dayanıklılıkları bir insan kadar. Ayrıca o kadar atış talimini boşuna yapmadık, değil mi? Üçüncü olan bayağı yaklaştı, lanet olsun ki suratını net bir şekilde gördüm. Hızlıca onun işini bitirip bir daha bakmamak üzere geri gittim.
Yolumda ilerledim. Düşündüm, ne ara ben bu ucubeliklere alıştım, diye. İnsanın normal bir gününün böyle olması bir yandan rahatsız edici, ama bir yandan da değil. Rahatsız edici olmalı mı yoksa olmamalı mı, hangisi daha iyi, tartışmaya açık bir konu.
Eve vardığımda güneş batıyordu.
Koltuğuma oturdum, bir gazete aldım ve ne gibi gelişmeler olmuş diye okudum. Ebedi Yanan Adam hâlâ etkisiz hale getirilememiş. Sonra da radyo; hafif cızırtılı ve bozuk, ama iş görür. Boğuk sesli, neşeli bir şarkı çalmakta. Huzur verici... biraz.
İris kucağımda iken bir yandan radyom, bir yandan gazetem ile günü kapattım.