Corven, vücudunu saran siyah paltosunun ceplerine ellerini yerleştirmişti. Rüzgarın sertliği yüzüne yüzüne vuruyorken başını hafifçe aşağı eğdi ve rüzgara karşın yürümeye devam etti. Artık her köşesini ezberlediği bu limanla eskisi kadar ilgilenemiyordu. Başını oynatmadan tek seferde gözlerini sol tarafında kalan denize çevirdi. Adımları ise istemsizce yavaşlamıştı.
Dalgaların ritmi onu düşünmeye itiyordu. Cidden bu şehir miydi nefret ettiği? Kendisi bir cevap bulamamıştı o an ama soru kafasına kurt düşürmüştü bile. Düşüncelerin ağırlığına inat hızlı adımlar ile ilerlemeye devam etti Corven. Pis su, arsız martılar ve şu ışığa düşman bulutlar..
Şehirde karşılaştığı her imge aslında ona daha da kendini hatırlatıyordu her ne kadar kabul etmek istemese de. Şehiri sevmediği kadar kendini de sevmiyordu bu yüzden. Havadan ona erişmeyen ışık, ulaşamayacağı o ideallik; Arsız martılar, hiç bir zaman anlam veremediği misyon ve yine de kazanmak için savaştığı para... Pis su ise karakterine sıçramış kandı onun için.
Her iş öncesi bu düşünceler kafasına düşerdi ve hep vicdanını arka plana atardı Croven ama bu sürece alışmak yerine her seferinde daha da zorlanıyordu. Düşüncelerinden sıyrıldığı ilk an, kendini küçük bir bara atmıştı. Eliyle kapıyı pek güç uygulamadan itti. Çıkan o küçük gıcırtı, herkesin odağını anlık ona yöneltmesine yetmişti. Kafasını öne eğdi ve kimse ile en ufak göz teması kurmadan tezgahın karşısına yerleştirilen sandalyeden bir tanesine oturdu.
Tek parmağını kısa bir sürleğine havaya kaldırarak baristaya işaret etmişti. Genç kız sanki onunla aynı şehirde yaşamıyormuşcasına büyük bir gülümsemeyle Corven'a doğru yöneldi.
"Ne arzu ederdiniz?" diye sordu Barista. Corven tekrardan parmağı ile hemen baristanın arkasında duran buzlu su şişesini işaret etti. Konuşmayı pek zaten tercih etmezdi, diğerleir tarafından garip karşılanmasına rağmen kendisinde kabul edebildiği nadir özelliklerdendi. Barista bir cam bardağı bez ile üstünkörü temizlerken Corven kızı küçük bir bakışla süzmüştü.
Bardağı önüne yerleştirdiğinde Corven baristanın gözlerinin içine baktı ve bardağı eliyle kavradı, sahiplenirmişcesine kendine çekti. Barista, Corven'ın bu halinden biraz ürkmüştü. Simsiyah kıyafetler, ölümün getirdiği kadar soğuk gözler...
Corven ise barista için tam terisini düşünüyordu. Sarhoş olunan bir ortam için gereksiz naif, masum ve yaşca küçük bir kızdı. En azından genç duran teni, kaybetmediğ o gülümseme ona böyle söylüyordu. Barista'nın şişeden bardağa su boşaltması ile aralarındaki oluşan gerginlik hafifçe kırılmış gibiydi. Corven fırsatdan istifade sormuştu.
"Burayı sen mi işletiyorsun?"
Barista hem onun bu tavrlarından hem de tüm gün hizmet etmenin getirdiği yorgunluktan dolayı cevaplamak istememişti lakin hiç cevap vermemesinin de başa bela olacağını düşünmüş, bu yüzden kısa bir cevap vermek istemişti.
"Babamla işletiyoruz."
Cevabın duruşlu ama kısa oluşundan sonra Corven başını sallamak ile yetindi. Dudaklarında ki küçük büküklük ise baristaya konuşmanın burada bittiğini söyler nitelikteydi. Barista da küçük bir "Afiyet olsun.." dedikten hemen sonra dikkatini Corven'in etrafa verdiği gibi başka bir müşteriye vermişti.
Bir kaç dakika parmağını bardağın üzerinde gezdirme işini tek seferde tüm bardağı içmek kovaladı. Onu bu melankolik havadan çıkaran, duyduğu küçük mırın kırın sesleri oldu. Elini paltosunun içinde bulunan küçük bir bıçağa götürdü. Ayağı kaltığında ise seslerin baristadan geldiğini fark etti. Kendisiyle hemen hemen aynı yaşlarda olan bir adamın kızın kolunu sardığını ve zorla bırakamdığını görünce ne kadar istemese de kayıtsız kalmayacaktı. Kızla göz göze geldikleri an içinde belki de vicdanından kalan son kırıntılar yanmıştı. Sade bir tonla ve orayla ilgili değilmişcesine bir eda ile konuştu.
"Borcum ne kadar?"
Kız yardım etmyeceğine inandığından inanılmaz bir titrek ses ile bir sayıyı yuvalamıştı. Corven iyice adamın dibine kendini yerleştirmişti. Paltosunun altından zaten sıkıca kavradığı bıçağı çıkardı. Hiç acele etmeden, sanki sıradan bir iş yapıyormuş gibi, çeliği adamın eline gömdü. Önce çığlığın sona ermesini ve sonra karşılık vereceği anı bekledi. Adam tam doğrulacağı sırada yüzüne yumrukları ardı ardına yapıştırdı. Adamın vücudu yer ile buluşana kadar da devam etti. En ufak duygu göstermeden gözlerini tekrar tüyleri diken diken olmuş ve kendini köşede konumlandırmış baristaya götürdü. İnanılmaz sakin bir ton ile şunları söyledi:
"Sen beni görmedin. Ben de seni görmedim."
Kızın tepkisinin ne olacağını umursamadan arkasını dönerek kapıya doğru yavaş adımlarla ilerledi. Ceplerinin içine yerleştirdiği ellerini kapının önünde durduğu sırada hafifçe sıktı. İçten içe onu kemiren bir huzursuzluk vardı. Bu huzursuzluktan çok ona anlam verememek canını sıkıyordu. Zihninin içindeki yumağı bir kenara bırakar avucu ile kapının kulbunu kavradı. Kapıyı araladığında ise görmek isteyeceği son manzarayı, askerlerin içeriye girmek için kapının kulbuna yöneldiğini görmüştü. Sanırsa, özgürlüğün kapılarını kendine kitlemişti.